Читать книгу «Beyaz Aslan» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

“Onu ben öldürmedim,” dedi Gustafson. “İnsan nasıl böyle bir şey yapar, doğrusu aklım almıyor.”

“Ciddi misin?” dedi Wallander. “Onu sürekli rahatsız eden bir kişi olarak böyle mi düşünüyorsun?”

Wallander, Gustafson’un yüzünde oluşan belli belirsiz tedirginlik ifadesini gördü. Bildiğimizi anladı, diye geçirdi içinden Wallander. Birlikte danışmaya gittiler, Wallander, Gustafson’u evine götürecek arabaya bindirdi. Onu bir daha görmeyeceğim, diye geçirdi içinden. Onu artık defterden silebiliriz.

Bir saatlik öğle yemeği arasından sonra yeniden toplantı odasında buluştular. Wallander yemeğe eve gitmişti.

“O sıradan hırsızlar nerede artık?” diye sordu Martinson iç çekerek. “Bu dava sanki bir öykü kitabından fırlamış gibi… Elimizde yalnızca kuyuya atılmış dindar bir kadının cesediyle bir de kesik parmak var…”

“Haklısın,” dedi Wallander. “Ne kadar istesek de o parmağı görmezden gelemiyoruz.”

“Kontrolden çıkmış, yarım kalan birçok konu var,” dedi Svedberg tedirginlikle kel kafasını kaşıyarak. “Elimizdekileri bir araya getirmek zorundayız. Ve bunu hemen şimdi yapmalıyız. Aksi hâlde yolumuz iyice tıkanacak.”

Wallander, Svedberg’in sözlerinde soruşturmayı yürütme tarzına yönelik örtük bir eleştiri sezdi. Bunun, şu aşamada bile, bütünüyle haksız olduğunu söyleyemezdi. Bir ize çok çabuk saplanıp kalmak riski her zaman vardı. Svedberg’in çizdiği tablo hissettiği şaşkınlığı çok iyi yansıtıyordu.

“Haklısın,” dedi Wallander. “Elimizdekilere bir bakalım. Louise Åkerblom öldürüldü. Tam olarak nerede olduğunu ve kimin yaptığını bilmiyoruz. Ama ne zaman öldürüldüğünü tahmin edebiliyoruz. Cesedi bulduğumuz yerden pek de uzak olmayan bir yerde bir ev havaya uçtu. Nyberg küllerin arasında bir telsiz alıcısının parçalarıyla kömür hâline gelmiş tabanca kabzası buldu. Tabanca Güney Afrika malı. Buna ek olarak evin dışındaki avluda kesik bir parmak bulduk. Daha sonra da Louise Åkerblom’un göle atılmış arabasını ortaya çıkardık. Bunları bu denli çabuk bulmamız bir rastlantıydı. Aynı rastlantı ceset için de geçerli. Kadının alnından vurulduğunu biliyoruz, tüm bunlar bir infazın söz konusu olduğu izlenimini veriyor. Bu toplantıya başlamadan önce hastaneyi aradım. Tecavüz yok. Yalnızca vurulmuş, o kadar.”

“Bu bilmeceyi çözmeliyiz,” dedi Martinson. “Daha fazla kanıta gerek var. Parmak, telsiz ve tabancayla ilgili bir şeyler bulmalıyız. Evle ilgilenen Varnämo’daki avukatla hemen bağlantı kurmalıyız. Evde birinin olduğu açıkça ortada.”

“Toplantıyı bitirmeden önce kimin ne yaptığını çözmeliyiz,” dedi Wallander. “Üzerinden geçmek istediğim iki mesele var.”

“Dinliyoruz,” dedi Björk.

“Louise Åkerblom’u kim vurmak istemiş olabilir?” dedi Wallander. “Kadının ırzına geçmek isteyen biri olabilir. Ne var ki adli tıbbın raporlarına göre tecavüz edilmemiş. Dövüldüğüne ilişkin bir kanıt da yok elimizde. Kadının tek bir düşmanı bile yok. Tüm bu verilerden yola çıktığımda bu cinayetin yanlışlıkla işlendiğini düşünüyorum. Louise Åkerblom başka birinin yerine öldürüldü. Bir diğer olasılık ise görmemesi ya da duymaması gereken bir şeylere tanık olduğu için bu cinayete kurban gitti.”

“Bu senaryoya şu ev uyuyor,” dedi Martinson. “Louise Åkerblom’un görmeye gittiği evin çok uzağında değildi. O evde kesinlikle bir şeyler oluyordu. Dediğin gibi görmemesi gereken bir şeyi gördü ve öldürüldü. Peters ile Norén, onun görmeye gittiği yani gidemediği eve gittiler. Wallin adındaki dul bir kadına ait olan eve. Her ikisi de evin hemen bulunacak bir yerde olmadığını, insanın giderken yolunu kolayca şaşırabileceğini söyledi.”

Wallander onaylarcasına başını salladı. “Devam et,” dedi.

“Daha fazla söyleyecek bir şeyim yok,” dedi Martinson. “Bilmediğimiz bir nedenden ötürü de birinin parmağı kökünden kesildi. Tabii bu, ev havaya uçtuğunda gerçekleşmemişse. Ama bu bir kazaya benzemiyor. Böylesi bir patlama insanı paramparça ederdi. Parmak bence kesilmiş.”

“Yoğun şiddet olaylarının yaşandığı ırkçı bir ülke olması dışında Güney Afrika hakkında fazla bir şey bilmiyorum,” dedi Svedberg. “İsveç’in Güney Afrika’yla diplomatik ilişkileri yok. Onlarla ne ticaret yapıyoruz ne de tenis oynuyoruz. En azından resmi olarak. Güney Afrika’daki ipuçlarının İsveç’e uzanacağına hayatta inanmazdım. İnsan İsveç’in bu tür olaylara adı karışacak en son ülke olduğunu sanır.”

“Belki de bu nedenden ötürü,” diye mırıldandı Martinson.

Bu yorum Wallander’in dikkatini çekti. “Ne demek istiyorsun?”

“Hiçbir şey,” diye yanıtladı Martinson onu. “Eğer bu davada bir yere ulaşmak istiyorsak çok daha farklı şekilde düşünmeye başlamamız gerek.”

“Yürekten katılıyorum,” dedi Björk araya girerek. “Yarına kadar hepinizin bu olayla ilgili ayrıntılı bir rapor yazmanızı istiyorum. Bakalım bu bizi bir yere götürecek mi?”

Kendi aralarında iş bölümü yaptılar. Wallander, Varnämo’daki avukatı bulma işini üstlendi, Björk ise kesik parmağa ilişkin raporu incelemeye karar verdi.

Wallander avukatın bürosuna telefon ederek acil bir konuda Bay Holmgren’le görüşmek istediğini söyledi. Holmgren’in telefona gelmesi çok uzun sürdü.

“Sizinle Skåne’deki evle ilgili konuşmak istiyorum,” diye söze başladı Wallander. “Hani şu yanan evle…”

“Hiçbir açıklaması yok,” dedi Holmgren. “Ama sigorta poliçesine baktım, poliçe yangını da kapsıyor. Peki polis yangının nasıl çıktığını öğrenebildi mi?”

“Hayır,” dedi Wallander. “Ama çalışıyoruz. Size telefonda sormak istediğim bir iki sorum var.”

“Umarım uzun sürmez,” dedi avukat. “Çok yoğunum.”

“Sorulara telefonda yanıt vermek istemezseniz, Varnämo emniyetine gitmek zorunda kalırsınız,” dedi Wallander kaba bir tavır sergilediğine aldırmayarak.

Kısa bir sessizlikten sonra avukatın cevabı duyuldu. “Peki, sizi dinliyorum.”

“Evin vârislerinin adlarını ve adreslerini içeren faksı bekliyoruz.”

“Hemen göndereceğim.”

“Evden kimin sorumlu olduğunu da öğrenmek istiyorum.”

“Ben sorumluyum. Bununla ne demek istediğinizi anlamadım.”

“Her evin zaman zaman bakıma ihtiyacı olur. Çatının bakımı, farelerin öldürülmesi gibi. Bunları da siz mi yapıyordunuz?”

“Mirasçılardan biri Vollsjö’de oturuyor. Genellikle evle o ilgilenir. Adı Alfred Hansson.”

Wallander adamın adresini ve telefon numarasını yazdı.

“Demek ev bir yıldan beri boştu, öyle mi?”

“Bir yıldan daha uzun zamandan beri. Mirasçılar satıp satmama konusunda görüş birliğine varamamışlardı.”

“Bir başka deyişle, evde kimse kalmıyordu, öyle mi?”

“Elbette, ev boştu.”

“Bundan emin misiniz?”

“Nereye varmak istediğinizi anlamıyorum. Evet, ev boştu. Alfred Hansson belli aralıklarla beni arar ve her şeyin yolunda olduğunu söylerdi.”

“En son ne zaman aradı?”

“Bunu hatırlamamı benden nasıl isteyebilirsiniz?”

“Bilmiyorum. Ama soruma bir yanıt almak istiyorum.”

“Yılbaşı sırasındaydı, galiba. Ama öyle olduğuna yemin edemem. Bu neden önemli?”

“Şu anda her şey önemli. Ama yine de verdiğiniz bilgi için teşekkür ederim.”

Wallander telefonu kapattı, ardından telefon rehberini açtı ve Alfred Hansson’un adresini kontrol etti. Sonra da yerinden kalkarak, ceketini alıp odadan dışarı çıktı.

Martinson’un odasının önünden geçerken, “Vollsjö’ye gidiyorum,” diye seslendi. “Şu havaya uçan evle ilgili garip bir şeyler va r. ”

“Bana sorarsan her şey garip,” dedi Martinson. “Ha, bu arada, az önce Nyberg’le konuştum. Telsizin Rus malı olabileceğini söyledi.”

“Rus mu?”

“Öyle, dedi. Bana sorma, ona sor.”

“Bir ülke daha,” dedi Wallander. “İsveç, Güney Afrika, şimdi de Rusya. Bu iş nerede bitecek?”

Yarım saat sonra Wallander arabasını Alfred Hansson’un evinin önünde durdurdu. Oldukça modern görünümlü bir evdi burası. Wallander arabasından inerken bir Alman çoban köpeği havlamaya başladı. Saat dört buçuk olmuştu ve karnı açlıktan zil çalıyordu.

Kırk yaşlarında bir adam kapıyı açtı. Üstü başı, saçları darmadağınıktı. Wallander ona doğru bir adım atınca adamın içki koktuğunu fark etti.

“Alfred Hansson?”

Adam başını evet dercesine salladı.

“Ben Ystad emniyetinden geliyorum,” dedi Wallander.

“Lanet olsun!” diye haykırdı adam, Wallander adını söylemeden.

“Anlayamadım?”

“Beni kim gammazladı? Bengtson hıyarı mı?”

Wallander hızla düşündü. “Bu konuda bir şey söyleyemem,” dedi. “Polis tüm muhbirleri korur.”

“Bengtson olmalı,” dedi adam. “Beni tutuklayacak mısınız?”

“Bunu içeride konuşalım,” dedi Wallander.

Adam, Wallander’i mutfağa götürdü. Burada içki yapımında kullanılan alkolün kokusunu duydu Wallander. Birden kafasında bir şimşek çaktı. Alfred Hansson yasa dışı işler yapıyordu ve Wallander’in kendisini bu yüzden tutuklamaya geldiğini sanmıştı.

Adam kendini mutfaktaki sandalyelerden birine atarak başını kaşımaya başladı. “Amma da şanssızım,” diye iç çekti.

“Kaçak içki konusunu daha sonra konuşuruz,” dedi Wallander. “Seninle konuşmak istediğim başka bir şey var.”

“Ne?”

“Şu yanan ev.”

“O konuda hiçbir şey bilmiyorum,” dedi adam. Ancak yüzünde beliren endişeli ifade Wallander’in gözünden kaçmamıştı.

“Hangi konuda hiçbir şey bilmiyorsun?”

Adam titreyen elleriyle bir sigara yaktı. “Ben aslında duvar yazıları yazarım,” dedi adam. “Ama her sabah saat yedide işbaşı yapamam. Onun için de o küçük kulübeyi kiralamayı düşündüm. Aslında satmak istiyordum ama aile istemiyordu.”

“Kime kiralayacaktın?”

“Stockholm’lü birine. Uygun bir yer arıyordu. Evi görmüş, bulunduğu yeri beğenmişti. Ama hâlâ bana nasıl ulaştığını anlayamadım, doğrusu.”

“Adı neydi?”

“Adının Nordström olduğunu söylemişti. Ama ben buna pek inanmamıştım, doğrusu.”

“Neden?”

“İsveççesi çok iyiydi ama yabancı aksanla konuşuyordu. Nordström adında bir yabancı olabilir mi?”

“Yine de evi kiralamak istemişti öyle mi?”

“Evet, hem de çok iyi bir para verecekti. Aylık on bin kron alacaktım. İnsan böylesi bir paraya burun kıvıramaz, değil mi? Bunun kimseye bir zararı olacağı da aklıma gelmemişti doğrusu. Eve iyi baktığım için aslında bunu bir ödül olarak değerlendirmiştim. Avukat Holmgren’in ya da vârislerin bunu duymasına hiç gerek yoktu.”

“Evi kaç aylık kiralamıştı?”

“Nisan başında geldi. Mayıs sonuna dek eve ihtiyacı olduğunu söyledi.”

“Evi ne için kullanacağını söyledi mi?”

“Huzur içinde resim yapmak için demişti.”

“Resim mi?” Wallander’in aklına babası geldi.

“Sanatçıydı yani. Önden avans vermek istemişti. Tabii ki kabul ettim.”

“Onu bir daha ne zaman gördün?”

“Görmedim.”

“Görmedin mi?”

“Bu bir tür konuşulmayan kuraldı. Burnumu bu işe sokmayacaktım. Ben de sokmadım. Anahtarları verdim ve oradan uzaklaştım, hepsi bu.”

“Anahtarları geri aldın mı?”

“Hayır. Postayla gönderecekti.”

“Ve tabii adamın adresi sende yok, değil mi?”

“Yok.”

“Adamı tarif edebilir misin?”

“Akıl almayacak denli şişmandı.”

“Başka?”

“Şişman bir adamı başka nasıl tarif edebilirsin ki? Kel kafalı, kırmızı suratlı ve şişkoydu. Şişko dediğim zaman öyle sıradan şişman birini düşünme. Fıçı gibiydi.”

Wallander başını evet dercesine salladı.

“Paranın tümünü harcadın mı?” diye sordu parmak izi olasılığını düşünerek.

“Evet. Zaten bu yüzden yeniden içki imal etmeye başladım.”

“Eğer bu işe bugün bir nokta koyarsan seni Ystad’a, emniyete götürmem,” dedi Wallander.

Alfred Hansson kulaklarına inanamadı.

“Söylediğimde ciddiyim,” dedi Wallander. “Ama işi gerçekten bırakıp bırakmadığını da denetleyeceğim. Ve yaptığın bu içkileri de dökmelisin.”

Wallander evden çıkıp gittiğinde adamın ağzı hâlâ bir karış açıktı. Görevimi yapmadım, diye geçirdi içinden, ama şu anda kaçak içki imalatçılarıyla da uğraşamam.

Ystad’a geri döndü. Nedenini bilmeden Krageholm Gölü’nün kıyısındaki otoparka doğru sürdü arabasını. Arabadan inerek gölün kıyısına doğru gitti.

Bu araştırmada, Louise Åkerblom’un ölümünde kendisini korkutan bir şey vardı. Sanki her şey daha yeni yeni başlıyor gibiydi. Korkuyorum, diye geçirdi içinden. Sanki o kesik parmak beni işaret ediyor. Anlayamadığım bir işin içindeyim.

Bir kayanın üstüne oturdu. Bezgin ve yorgun hissetti. Bu davaya boğazına kadar battığını düşünerek bakışlarını göle çevirdi. Olayın çözümlenmesinde sanki kontrolü kaybetmiş gibi hissediyordu. İç çekti, Louise Åkerblom’un katilini aramada ve kendi özel yaşamında hiç de hoş bir yerde olmadığını düşündü.

Ne yapmalıyım, dedi kendi kendine yüksek sesle. Yaşama saygısı olmayan acımasız katillerle uğraşmak istemiyorum. Yaşadığım sürece hiçbir şekilde anlayamayacağım türden şiddet ve vahşetle ilgilenmek istemiyorum. Belki de bu ülkede bizden sonraki polis kuşağının çok daha farklı deneyimleri ve görüş açıları olacaktır. Ama artık benim için çok geç. Daha farklı biri olamam artık.

Ayağa kalktı, bir ağacın tepesinden havalanan saksağana baktı.

Soruların tümü de hâlâ yanıtsız, diye geçirdi içinden. Tüm yaşantımı suçluları yakalamaya adadım. Bazen başarılı oldum, çoğu kez de başarısız. Ama bu dünyadan çekip gittiğimde en önemli sorgulamada başarılı olamayacağım. Yaşam çözülemeyen bir bilmeceden öte bir şey değil.

Kızımı görmek istiyorum, diye geçirdi içinden. Bazen onu o kadar çok özlüyorum ki bu, bana acı veriyor. Özellikle Louise Åkerblom’un katili olan bir parmağı kesik bir siyahiyi bulmalıyım. Ona bir soru soracağım: Neden Louise Åkerblom’u öldürdün?

Stig Gustafson’un peşini bırakmamalıyım, onun suçsuz olduğuna inandım ama yine de sahneden bu kadar çabuk çekilmesine izin vermemeliyim.

Arabasına geri döndü.

Korku ve nefretten arınamayacaktı. Kesik parmak hâlâ anlam veremediği bir şeyleri işaret ediyordu.