Читать книгу «Beşinci Kadın» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

4

Adam ağzındaki halatı yine kemirmeye başladı.

Çıldırmasına ramak kaldığını düşünüyordu. Gözleri bağlı olduğundan hiçbir şey göremiyordu, hiçbir şey de duyamıyordu. Kulaklarının içine bir şey sokulmuştu ve bu her neyse kulak zarına baskı yapıyordu. Bazı sesler vardı ama bunlar kendi içinden gelen seslerdi. Bir an önce dışarı çıkmak isteyen telaşın ve paniğin sesiydi bu, ama onu en çok tedirgin eden şey kıpırdayamamasıydı. Onu çıldırtan buydu işte. Sırtüstü yatmasına karşın nedense hep düşüyormuş gibi bir duygu içerisindeydi. Dipsiz bir kuyuya düşüyormuş gibi hissediyordu kendini. Bu belki de iç dünyasındaki panikten kaynaklanıyordu. Çıldırmak üzereydi.

Yaşananlardan kopmamaya çalıştı. Düşünmek için kendini zorladı. Mantığı ve paniğe kapılmama yeteneği sayesinde başına ne geldiğini anlayabilirdi. Neden kıpırdayamıyorum? Neredeyim? Neden buradayım?

Paniğe kapılmamak ve aklını yitirmemek için uzunca bir süre dakikaları, saatleri saymaya çalıştı. İçinde bulunduğu karanlık hiç değişmedi. Uyandığındaysa yine sırtüstü aynı yerde yatıyordu. Artık orada doğmuş olabileceğini bile düşünmeye başlamıştı. İçinde bulunduğu panikten kendini kısa bir an için bile soyutlayabildiğinde gerçekle ilgisi olan her şeye dört elle sarılmaya çalışıyordu.

Acaba nereden başlasaydı? Yattığı yerden. Tüm bunlar kesinlikle hayal gücünün bir oyunu değildi. Sırtüstü, sert bir şeyin üstünde yatıyordu. Gömleği hafifçe sıyrıldığından sert ve pürüzlü bir zeminde yattığını biliyordu. Hareket etmeye çalıştığında bu sert ve pürüzlü zemin canını acıtmıştı. İçinde bulunduğu bu karanlıktan önceki son normal ânı hatırlamaya çalıştı ama normal olan o son an bile artık net değildi. Hem ne olduğunu biliyor hem bilmiyordu. Önce tüm bunların bir kuruntu ya da hayal olduğunu sanmıştı ama artık öyle olmadığını biliyordu. Birden hıçkırarak ağlamaya başladı ama hıçkırıkları başladığı gibi ânında kesildi. Bazı insanlar, çevresinde başkaları varken dikkat çekmek için ağlardı ama o bu tür biri değildi.

Aslında tek bir şeyden, yani kimsenin kendisini duyamayacağından son derece emindi. Bulunduğu yerde, bu beton zeminde, kendini dipsiz bir kuyuya düşer gibi hissettiği bu yerde yanında hiç kimse yoktu. Dolayısıyla sesini duyurması olanaksızdı.

Aklını yitirme korkusu dışında artık dört elle sarılacağı bir şey kalmamıştı. Bunun dışında her şeyini almışlardı, pantolonunu bile. Henüz kimliğini yitirmemişti ama bunun da fazla uzun sürmeyeceğini hissediyordu. Tüm bunlar Nairobi’ye gideceği günden bir gün önce olmuştu. Saat gece yarısına yaklaşıyordu, valizini kapatmış ve son bir kez daha yolculuk planlarını gözden geçirmek üzere çalışma masasının başına oturmuştu. Bunları son derece net anımsıyordu. Oysa Nairobi yerine başka bir yolculuğa çıkmak üzere olduğunu bilmesine olanak yoktu o sırada. Pasaportu masanın sol tarafında, uçak biletiyse elindeydi. İçinde dövizlerin, kredi kartlarının ve çeklerin bulunduğu cüzdanıysa kucağında duruyordu. Kısa süre sonra telefon çalmıştı. Kucağındakileri ve elindeki bileti masanın üstüne koyup ahizeyi kaldırmıştı.

Duyduğu son ses bu olduğundan bu sese var gücüyle sarıldı. Bir kenarda sinsi sinsi bekleyen deliliğe karşı gerçekle tek bağıydı bu.

Telefondaki, hiç tanımadığı ama son derece yumuşak ve güzel ses bir kadına aitti.

Kadın gül almak istediğini söylemişti. Kendisini evden ve bu denli geç bir saatte aradığı için defalarca özür dilemiş ama çok acil gül istediğini belirtmişti. Nedenini açıklamamıştı. Ne var ki kadına ânında güvenivermişti. Güle ihtiyacı olduğunu söyleyen biri neden yalan söylesindi ki? Acaba neden tüm çiçekçilerin kapalı olduğu gece yarısı durup dururken güle ihtiyacı olduğunu düşünmüştü? Bunu bir an için aklından geçirmiş, hemen sonra da bir kenara atmıştı. Dükkâna çok yakın oturuyordu, ayrıca henüz yatmamıştı. Nasılsa kadının gül sorununu çözmesi on dakikadan fazla zamanını almayacaktı.

Karanlığın içinde sırtüstü yatarken bir şeye açıklık getiremediğini düşündü. Kendisine telefon eden kadının yakınlarda bir yerden aradığından emindi. Kadının neden başka birini değil de kendisini aradığını çok merak ediyordu. Kimdi bu kadın? Sonra ne olmuştu?

Paltosunu giymiş ve sokağa çıkmıştı. Elinde dükkânın anahtarları vardı. Hava rüzgârlı değildi, sokakta yürürken serin havayı derin derin solumuştu. Gün boyunca sürekli yağmur yağmıştı. Sokaklar ıslaktı. Dükkânın ön kapısının önünde durmuştu. Kapıyı açıp içeri girdiğini anımsıyordu. Sonra da tüm dünyası kararmıştı.

Evden çıkıp dükkâna kadar olan yolu kafasında defalarca yürümüştü. Dükkânda mutlaka biri vardı. Kapının önünde beni bekleyen bir kadın göreceğimi sanmıştım ama kimsecikler yoktu. Aslında orada bir süre beklemeli sonra da eve dönmeliydim. Birinin benimle dalga geçtiğini düşünerek buna öfkelenmeliydim ama kadının geleceğini yüreğimin derinliklerinde hissettiğimden kapıyı açıp içeri girdim. Gerçekten de güle ihtiyacı olduğunu söylemişti.

Güller hakkında kimse yalan söylemez.

Sokakta kimse olmadığından emindi ama tek bir şey canını sıkmıştı. Işıkları yanık bir araba vardı. Anahtarıyla dükkânın kapısını açarken arabanın farları kendisine doğru çevrilmişti. Hemen arkasından da dünya bembeyaz bir parıltıyla birlikte kararmıştı.

Tek olası açıklama korkudan kanının donmasına neden olmuştu. Biri mutlaka ona saldırmış olmalıydı. Gecenin karanlığında gizlenmiş biri arkadan saldırmıştı. Peki ama gece yarısı telefon edip gül istediğini yalvarırcasına söyleyen o yumuşak sesli kadına ne olmuştu? Bu noktadan daha ileriye gidemiyordu. Mantıklı olan her şeyin bittiği yer burasıydı. Aşırı bir çaba göstererek ağzındaki halatı çıkarmak için bağlı ellerini güçlükle ağzına götürdü. Vahşi bir hayvanın, avını büyük bir iştahla parçalayışı gibi ağzındaki halatı parçaladı. Ne var ki bunu yaparken ağzının sol alt tarafındaki dişlerden biri de kırıldı. Birden acıyla inledi ama ağrısı uzun sürmedi. Halatın parçalarını çiğnemeye başladığında kendini tuzağa düşmüş bir hayvan gibi hissediyordu.

Kuru ve sert halatı çiğnemesi aklını kaçırmasını engelliyor ve akılcı bir şekilde düşünmesine yardımcı oluyordu. Saldırıya uğramıştı. Bulunduğu yere getirilmiş ve yere yatırılmıştı. Günde ya da gecede iki kez yanı başından gelen bir ses duyuyordu. Eldivenli bir el ağzındaki halatı çıkarıyor, ağzını açıyor ve su döküyordu. Başka bir şey vermiyordu. Çenesini tutan el acımasız değil ama kararlı bir eldi. Daha sonra ağzına bir pipet dayandı. Biraz çorba içti, sonra yine karanlık ve sessizlikte kaldı.

Saldırıya uğramış, elleri ve ayakları bağlanmıştı. Beton bir zeminde yatıyordu. Biri ölmemesi için gerekli önlemleri alıyordu. Bir haftadan beri orada yattığını düşünüyordu. Bunun nedenini anlamaya çalışıyordu. Kendisine saldıran kişi mutlaka bir hata yapmış olmalıydı ama insan nasıl böyle bir hata yapabilirdi? Neden birinin karanlıkta kollarını bacaklarını bağlı tutarlardı? Aklını kaçırmasına ramak kaldığının farkındaydı. Aslında ortada yapılmış bir hata falan yoktu. Bu korkunç, tüyler ürpertici olay özellikle kendisi için hazırlanmıştı. Peki ama nasıl sona erecekti? Belki de sonsuza dek sürecek ve hiçbir zaman da neden orada olduğunu öğrenemeyecekti.

Günde ya da gecede iki kez kendisine su ve yiyecek veriliyordu. İki kez de yerdeki deliğe doğru birisi onu sürüklüyordu. Külotunu da çıkarmışlardı. Üstünde yalnızca gömleği vardı ve işini bitirdikten sonra da yine sürüklenerek eski konumuna geri getiriliyordu. Temizlenmesine olanak yoktu. Ayrıca elleri de bağlıydı. Çevresinden gelen kokunun farkındaydı.

Kir kokusuyla birlikte bir parfüm kokusu da duyuyordu.

Yanında biri mi vardı? Gül almak isteyen kadın mıydı bu? Yoksa yalnızca bir çift eldivenli el miydi? Kendisini yerdeki deliğe sürükleyen eller. Sonra çevreye yayılan parfüm kokusu. Eller ve parfüm başka bir yerden geliyor olmalıydı.

Elbette bu söz konusu ellerin sahibiyle konuşmaya çalışmıştı. Elleri olduğuna göre mutlaka ağzı ve kulağı da olmalıydı. Yüzünde ve omuzlarında bu elleri her hissedişinde ona yaklaşmaya çalışıyordu. Her defasında da farklı bir şekilde yaklaşıyordu. Kimisinde yalvarıyor, kimisinde öfkeyle homurdanıyor, kimisinde de kendini savunurcasına sakin bir sesle konuşmaya çalışıyordu. Bazen ağlayarak bazen de öfke içinde herkesin bir hakkı olduğunu ileri sürmeye çalışıyordu. Kolları bacakları bağlı olan bir insanın da hakları vardır. Tüm haklarımı neden yitirdiğimi bilmeye hakkım var. Serbest bırakılmasını istememişti ki. Öncelikle neden orada olduğunu öğrenmek istiyordu. Hepsi bu kadardı.

Elbette hiç yanıt alamıyordu. Eldivenli ellerin bedeni, kulakları ve ağzı yok gibiydi. Sonunda büyük bir çaresizlik içinde avazı çıktığı kadar bağırdı ama bu söz konusu eller hiç tepki vermedi. Yalnızca ağzını bağlamakla yetindiler. Bir kez daha aynı parfüm kokusunu duydu.

Sonunun ne olacağını görebiliyordu. Kendisini yaşama bağlayan tek şey ağzındaki halatı çiğnemesiydi. Yaklaşık bir hafta sonra halatın sert yüzeyini birazcık inceltebilmişti. Tek kurtuluşunun bu olduğuna inanıyordu. Ancak halatı çiğnemekle kurtulabilecekti.

Bir hafta sonra çıkmayı tasarladığı Nairobi yolculuğundan dönecek ve çiçek dükkânının başına geçecekti. Şu anda Kenya’daki orkide ormanlarında dolaşıyor olmalıydı, hayalinde o görkemli orkidelerin kokularını canlandırdı. Vanja Andersson geri gelmediğini görünce endişelenecekti. Ya da belki daha şimdiden endişelenmeye başlamıştı. Bu kesinlikle göz ardı edemeyeceği bir olasılıktı. Seyahat acentesi müşterileriyle yakında ilgilenmeliydi. Biletinin parasını ödemiş ama uçağa binmemişti. Birileri onun uçağa binmediğini mutlaka fark etmiş olmalıydı. Vanja ile seyahat acentesi onun tek kurtulma umuduydu. Bazen salt aklını kaçırmamak için ağzındaki halatı çiğnemeyi sürdürüyordu. Cehennemde olduğunun bilincindeydi ama bunun nedenini bilemiyordu. Panik içinde halatı çiğnemeyi sürdürdü. Kurtuluşu yaşadığı paniğe bağlıydı. Çiğnemeyi sürdürdü. Ara sıra ağlama krizleri geliyordu ama bunun dışında var gücüyle halatı çiğniyordu.

Kadın odanın kutsal bir yer gibi olması için elinden geleni yapmıştı.

Kimse onun bu sırrını bilmiyordu. Bunu tek başına yapmıştı.

1
...
...
15