Ayrıksı e-Kitap: 16
Kurgu: 16
Bana öyle bir kitap verin ki başkahramanıyla birlikte olay çözelim: 16
Özgün Adı: Den femte kvinnan
e-Kitap Adı: Beşinci Kadın.
Dizi Adı: Kurt Wallander
Yazarlar: Henning Mankell
İngilizceden Çeviren: Fatoş Dilber
Editör: Tayfun Koç
Kapak Tasarım: Ülke Design/ www.ulkedesign.com
Sayfa Tasarım: Alla Özabat
Kapak Görseli: Shutterstock/Couperfield
e-Kitap ISBN: 978-605 -71714-8-1
Copyright © by Henning Mankell (1996)
© Ayrıksı Kitap, 2023
Published by agreement with Palco Media AB, Malmö, Leopard Forlag, Stockholm and Copenhagen Literary Agency ApS, Copenhagen. Türkçe yayın hakları Kalem Ajans aracılığıyla alınmıştır.
Tüm hakları saklıdır. Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.
Ayrıksı Kitap
Yayıncı Sertifika No: 42978
Küçükbakkalköy Mah. Flora Residence
No: 1 Kat: 28 Ataşehir-İstanbul
bilgi@ayriksi.com / www.ayriksi.com
Kutsal görevlerini yerine getirmek için geldikleri gece oldukça sakindi.
Dört adamın en küçüğü olan Ferid daha sonraları köpeklerden bile çıt çıkmadığını hatırlayacaktı. Adamlar kendilerini saran ılık havada ara sıra çölden esen hafif esintileri zar zor hissediyorlardı. Karanlık çöktüğünden beri bekliyorlardı. Onları Cezayir’den Dar Aziza’daki buluşma yerlerine getiren araba eskiydi ve yolda onlar için kötü sürprizler hazırlamıştı. Yolculukları iki kez kesintiye uğramıştı. İlkinde sol arka lastikteki patlağı onarmak için durduklarında daha yolu yarılamamışlardı bile. Daha önce başkentin ötesine geçmeyi hiç göze almamış olan Ferid, bir kayanın gölgesine oturmuş, manzaradaki dramatik değişimleri hayretle izlemişti. Lastiğin kauçuk yüzeyi çatlamış ve aşınmıştı, Bou Saâda’nın biraz kuzeyinde patlamıştı. Eski somunları sökmek ve yedek lastiği takmak uzun zaman almıştı. Ferid diğerlerinin mırıldanmalarından, bu gecikmenin yemek için duracak zamanları olmayacağı anlamına geldiğini anlamıştı. Yolculuk nihayet yeniden başladı. Ardından El Qued’in hemen dışında motor arızalandı. Ancak bir saat sonra sorunu tespit edip geçici bir çözüm bulabildiler. Otuzlu yaşlarında, koyu renk saçlı, alev alev yanan gözlere sahip solgun bir adam olan liderleri, kızgın motordan terleyen şoförü öfkeyle azarladı. Ferid, liderin adını, kim olduğunu veya nereli olduğunu bilmiyordu. Bu bir güvenlik önlemiydi.
Diğer iki adamın isimlerini de bilmiyordu.
Sadece kendininkini biliyordu.
Sonunda yola devam ettiklerinde karanlık çökmüştü ve sadece içecek suları vardı. Yiyecek hiçbir şey yoktu.
El Qued’e vardıklarında, bahsedildiği gibi sakin bir gece buldular. Şehrin labirent gibi dar sokaklarından geçerek pazara yakın bir yerde durmuşlardı. Arabadan indiler, iner inmez de araba hızla gözden kayboldu. Karanlığın içinde bir yerlerden beşinci bir adam çıkarak onlara rehberlik etti. Ferid ancak o zaman, bilmedikleri karanlık sokaklarda aceleyle koşarlarken az sonra olacakları ciddi bir şekilde düşünmeye başladı. Kaftanının cebinin derinliklerinde kınında duran bıçağın hafif kavisli sapını eliyle hissedebiliyordu.
Yabancılardan ona ilk bahseden, abisi Raşid Ben Mehdi olmuştu. Sıcak bir gece, babalarının evinin çatısında oturup Cezayir’in parıldayan ışıklarına bakmışlardı. Daha o zamanlar bile Ferid, Raşid’in, ülkelerini bir İslam devletine dönüştürmek için verilen mücadeleye gönülden katıldığını biliyordu. Her akşam yabancıları topraklarından kovmanın önemi hakkında Ferid’le konuşuyordu. İlk başta Ferid, Raşid’in söylediği her şeyi anlamasa da abisinin siyaset konuşmak için kendisine zaman ayırmasından gurur duymuştu. Raşid’in bu kadar çok zaman ayırmasının başka bir nedeni olduğunu ancak daha sonra anladı. Yabancıları ülkelerinden çıkarmak için Ferid'den kendilerine katılmalarını istemişti.
Bütün bunlar bir yıldan fazla bir süre önce gerçekleşmişti. Şimdi Ferid, tamamen durgun, karanlık bir gecede ve dar sokaklarda kara giysili adamları takip ederken, Raşid’in isteğini yerine getirmek üzereydi. Yabancıların defedilmesi gerekiyordu. Ancak onlara limanlara veya havaalanlarına kadar eşlik edilmeyecekti. Öldürüleceklerdi. O zaman henüz bu topraklara gelmemiş olanlar, oldukları yerde kalmaya karar vereceklerdi.
Kutsal bir görevin var, demişti Raşid ona defalarca. Peygamberimiz için yapacaksın bunu. Bu ülkeyi onun isteklerine göre dönüştürdüğümüzde geleceğimiz çok parlak olacak.
Ferid cebindeki bıçağa dokundu. Raşid önceki gece çatıda vedalaştıklarında vermişti. Fildişi güzel bir sapı vardı.
Şehrin gettolarına vardıklarında durdular. Sokaklar bir meydana çıkıyordu. Üstlerindeki gökyüzü çok açıktı. Altında kepenkleri kapalı sıra sıra dükkân olan alçı duvarlı uzun bir binanın karanlık gölgesinde beklediler. Sokağın karşı tarafında demir parmaklıklarla çevrili taş bir villa vardı. Onları buraya getiren adam ses çıkarmadan ortadan kayboldu. Yine dört kişi kalmışlardı. Her şey çok sessizdi. Ferid daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Cezayir hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Bu âna kadar yaşadığı on dokuz yılda, kendisini asla şimdi yaşadığı gibi bir dinginlik içinde bulmamıştı.
Köpekler bile ortalıkta yok, diye düşündü. Bu karanlıkta dışarıdaki köpeklerden bile çıt çıkmıyor.
Sokağın karşısındaki villanın birkaç penceresinde ışıklar yanıyordu. Kırık, titreyen farları olan bir otobüs sokaktan takırtıyla geçti. Sonra sessizlik yeniden çöktü. Penceredeki ışıklardan biri söndü. Ferid saati tahmin etmeye çalıştı. Belki yarım saattir bekliyorlardı. Sabahtan beri hiçbir şey yemediği için acıkmıştı. Yanlarında getirdikleri iki şişe su da bitmişti. Daha fazla su var mı diye sormak istemiyordu. Bu, liderlerini kızdırabilirdi. Kutsal bir görevi yerine getirmek için oradalardı, fazladan su mu isteyecekti?
Bir ışık daha söndü, çok kısa süre sonra da sonuncusu. Sokağın diğer tarafındaki villa artık karanlıktı. Beklemeye devam ettiler. Sonra liderleri bir işaret yaptı ve sokağın karşısına hızla geçtiler. Kapıya yaslanmış yaşlı bir bekçi girişte uyukluyordu. Elinde tahta bir sopa vardı. Liderleri adama bir tekme attı. Bekçi uyandığında, Ferid liderlerini elindeki bıçağı adamın yüzüne dayamış, kulağına bir şeyler fısıldarken gördü. Ferid sokak lambasının zayıf ışığında bile yaşlı adamın gözlerindeki korkuyu görebiliyordu. Bekçi ayağa kalkıp topallayarak uzaklaştı. Hafifçe gıcırdayan kapıdan bahçeye girdi. Güçlü bir yasemin kokusu ve Ferid’in tanıdığı ama adını hatırlayamadığı bir bitki vardı. Her şey hâlâ çok sessizdi. Evin yüksek kapılarının yanında “Order of the Sisters of Christ” yazan bir tabela vardı. Ferid bunun ne anlama gelebileceğini düşünmeye çalıştı. Aynı anda da omzunda bir el hissetti. İçeri girdi. Ona dokunan liderleriydi. İlk kez konuşuyordu ama konuşması o kadar yumuşaktı ki gecenin kendisi bile duyamamıştı ne dediğini.
“Dört kişiyiz,” dedi. “İçeride de dört kişi var. Bir koridorun iki yanındaki ayrı odalarda uyuyorlar. İyice yaşlı olduklarından herhangi bir direniş gösteremeyeceklerdir.”
Ferid yanındaki diğer iki adama baktı. Kendisinden birkaç yaş büyüklerdi. Birdenbire Ferid, böyle bir şeyi ilk kez yapmadıklarını düşündü. Yeni olan tek kişi kendisiydi ama herhangi bir kaygı hissetmiyordu. Raşid, yaptığının Peygamber için olduğunu söylemişti.
Lider sanki düşüncelerini okuyormuş gibi ona baktı.
“Evde dört kadın yaşıyor,” dedi. “Toprağımızı isteyerek terk etmeyi reddeden kadınlar bunlar. Bu yüzden ölmeyi seçtiler. Üstelik Hristiyanlar.”
Bir kadını öldüreceğim, diye düşündü Ferid. Raşid bu konuda hiçbir şey söylememişti.
Bunun tek bir nedeni olabilir.
Hiçbir önemi yoktu. Fark etmezdi.
Sonra eve girdiler. Ön kapının kilidi keskin bıçağın ucuyla fazla uğraşmadan açıldı. İçerisi karanlık ve hiç esinti olmadığı için bunaltıcıydı, el fenerlerini yakıp evdeki geniş merdivenden dikkatlice çıktılar. Üst katın koridoru tavandaki tek ampulle aydınlanıyordu. Hepsi sessizleşti. Önlerinde kapalı dört kapı vardı. Adamlar bıçaklarını kınından çıkardılar. Liderleri kapıları işaret etti ve başını salladı. Ferid tereddüde yer olmadığını biliyordu. Raşid her şeyin çok çabuk yapılması gerektiğini söylemişti. Gözlerine bakmamaya çalışacaktı. Sadece boğazına bakacak, kesin ve kararlı bir şekilde kesecekti.
Sonrasında, yaşananların çoğunu hatırlayamadı. Yatakta, üzerine beyaz çarşafı çekmiş yatan kadının saçları muhtemelen ağarmıştı. Sokaktan çok az ışık geldiği için sadece ana hatlarını görebilmişti. Çarşafı çektiği anda uyanmıştı. Boğazını kesip kana bulanmamak için hemen geri çekildiğinde kadının ne çığlık atacak ne de ne olduğunu anlayacak zamanı olmuştu. Sonra arkasını döndü ve koridora çıktı. Her şey yarım dakikadan az sürmüştü. Sanki ona dakikalar geçmiş gibi gelmişti. İçlerinden biri alçak sesle bağırdığında koridordan tam çıkmak üzereydiler. Lider ne yapacağını bilmiyormuş gibi bir an için kaskatı kesildi.
Odalardan birinde başka bir kadın daha vardı. Beşinci bir kadın.
Orada olmamalıydı. O da bir yabancıydı. Belki de ziyaretçiydi.
Aynı zamanda bir yabancıydı. Onu bulan adam yabancı olduğunu hemen anlamıştı.
Lider odaya girdi. Arkasında duran Ferid, kadının yatakta kıvrılmış olduğunu görebiliyordu. Onun korkusu Ferid’in içini bulandırmıştı. Karşısındaki yatakta bir ceset vardı. Beyaz çarşaf kanla sırılsıklam olmuştu.
Lider bıçağını çıkardı ve beşinci kadının boğazını kesti.
Sonra da geldikleri gibi sessizce evden ayrıldılar. Karanlığın içinde bir yerlerde araba onları bekliyordu. Şafak vakti geldiğinde El Qued’i ve beş kadının cesedini çoktan geride bırakmışlardı.
Tarih 1993 Mayıs’ıydı.
19 Ağustos 1993 günü Ystad’a bir mektup geldi.
Zarfın üstündeki Afrika pulunu görünce mektubun annesinden geldiğini düşünerek hemen açmadı. Sakin bir kafayla okumak istiyordu. Zarfın kalınlığından mektubun bir hayli uzun olduğu anlaşılıyordu. Üç aydan fazla bir zamandır annesinden haber almamıştı. Haberler birikmiş olmalıydı. Annesinin yazdıklarını akşam okumaya karar vererek sehpanın üstüne koydu. Ne var ki içinde garip bir tedirginlik peyda olmuştu. Annesi bu kez neden adını ve adresini zarfa elle yazmamıştı? Bu sorunun yanıtının zarfın içinde olduğu kuşkusuzdu. Saksılarla dolu balkona çıktığında saat gece yarısına yaklaşıyordu. Ilık ve güzel bir ağustos gecesiydi. Sonbahar yaklaşıyordu. Yakında havaların bozacağından kuşku yoktu. Zarfı açtı, okumaya başladı.
Mektubun sonuna geldiğinde hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Artık mektubun bir kadın tarafından yazıldığını anlamıştı. Bunu salt el yazısından değil, mektubu yazan kişinin ılımlı anlatımından çıkarmıştı. Ne var ki mektupta anlatılanların ılımlılıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Acımasız ve yalın bir gerçek söz konusuydu.
Mektup polis memuru Françoise Bertrand adıyla imzalanmıştı. Konumunun tam olarak ne olduğu belli olmuyordu ama polis memurunun cinayet masasından bir memur olduğu açıkça ortadaydı. Kuzey Afrika’daki küçük kasabalardan birinde bir gece mayıs ayında gerçekleşen olayları işte bu şekilde öğrenmişti.
Olay anlaşılması kolay ve tüyler ürperticiydi. Fransız vatandaşı dört rahibe kimliği bilinmeyen kişilerce boğazları kesilerek öldürülmüştü. Katiller arkalarında kan gölü dışında herhangi bir ipucu bırakmamışlardı.
Katillerin bıçaklarla rahibelere saldırdığı akşam, orada beşinci bir kadın daha vardı. Bu, rahibeleri ziyarete giden İsveçli bir turistti. Kadının pasaportunda adının Anna Ander olduğu yazılıydı. 66 yaşındaydı ve Kuzey Afrika’ya turist olarak gitmişti. Dört rahibenin boğazlarının kesilerek öldürülmesi zaten yeterince kötü bir olaydı ve Anna Ander’in bu yolculuğa tek başına çıktığı anlaşıldığından, siyasi baskı altındaki polis, beşinci kadından söz etmemeye karar vermişti. Cinayetin işlendiği o korkunç kader gecesi Anna Ander orada değilmiş gibi trafik kazasında öldüğünü rapor etmişler ve kadını kimsesizler mezarlığına gömmüşlerdi. Anna Ander’le ilgili tüm ipuçları yok edilmişti. İşte tam bu noktada devreye Françoise Bertrand girmişti. Gönderdiği uzun mektupta, Bir sabah patronum beni erkenden aradı ve hiç zaman kaybetmeden arabama atlayıp rahibelerin yaşadığı manastıra gitmemi söyledi, diye yazmıştı. Bu arada Anna Ander çoktan gömülmüştü. Françoise Bertrand’ın görevi Anna Ander’in pasaportuyla eşyalarını kadıncağız hiç yaşamamışçasına ortadan kaldırmaktı.
Anna Ander ülkeye hiç adımını atmamış gibi hareket ediliyordu. Tüm yasal belgelerden adı silinmişti. Ne var ki Françoise Bertrand, dolabın arka tarafında polislerin gözünden kaçan çantayı bulmuştu. Çantanın içinden Anna Ander’in İsveç’in ücra kasabalarından biri olan Ystad’da oturan kızına yazmaya başladığı mektuplar çıkmıştı. Anna Ander zarfların üstünü yazmış, hatta pullarını bile yapıştırmıştı. Françoise Bertrand bu özel mektupları okuduğu için şimdi özür diliyordu. Başkentte yaşayan alkolik bir İsveçli sanatçıdan mektupları çevirmesini rica etmişti. Sanatçının söylediklerini teker teker yazarken kafasında bir resim oluşmaya başlamıştı. Bu beşinci kadının başına ne gelmiş olabileceğini o sırada tahmin etmişti. Françoise’nın çok sevdiği bu kasabada acımasız bir şekilde öldürüldüğü gerçeğinin dışındakileri de. Mektubunda ülkesinde olup bitenleri açıklamaya çalışmış, ayrıca biraz da kendisinden söz etmişti. Babası Fransa’da doğmuştu ama ebeveyniyle birlikte çocukken Kuzey Afrika’ya gelip yerleşmişlerdi. Daha sonra da Kuzey Afrikalı bir kadınla evlenmişti. Çocukların en büyüğü olan Françoise her zaman bir ayağının Fransa’da, diğerinin de Kuzey Afrika’da olduğunu hissetmişti. Artık köklerine ilişkin herhangi bir kuşkusu kalmamıştı. Françoise kendini gerçek bir Afrikalı gibi görüyordu. Zaten ülkesindeki karışıklıklar onu çok üzüyordu. Bu nedenle de o kadının kayıtlarını silerek kendisine ve ülkesine ters düşmek istemiyordu. Françoise Bertrand uykusuz ve huzursuz geceler geçirmeye başlamıştı. Sonunda öldürülen kadının kızına bir mektup yazıp gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatmaya karar vermişti. Polis teşkilatına bağlılığına rağmen bu mektubu yazmıştı ama adının gizli tutulmasını rica etmişti. Uzun mektubunun sonundaysa şunları eklemişti: Size yalın gerçeği anlattım. Belki de bunları anlatmakla hata ettim. Ancak aksini nasıl yapabilirdim? Bir kadının kızına yazdığı mektuplarla dolu bir çanta bulmuştum. Bu çantayı nasıl bulduğumu artık öğrendiniz.
Françoise Bertrand tamamlanmamış mektuplarla birlikte Anna Ander’in pasaportunu da göndermişti.
Anna Ander’in kızı annesinin mektuplarını okumadı. Mektupları balkonda yere koyarak hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Şafak sökünceye değin de yerinden kalkmadı. Daha sonra da içeri girip mutfağa gitti. Mutfak masasına geçip oturdu. Kıpırdamıyordu. Kafasının içi boşalmış gibiydi. Bir süre sonra her şey birden ona son derece basit geldi. Yıllarca oturup beklemek dışında hiçbir şey yapmadığını fark etti. Daha önce neyi ve neden beklediğinin farkında değildi. Oysa artık biliyordu. Artık bir misyonu vardı ve bunu gerçekleştirmesi için daha fazla beklemesi gerekmiyordu. Zamanı gelmişti. Annesi ölmüştü. Kapı artık ardına dek açılmıştı.
Ayağa kalktı, yatak odasına gitti, yatağın altından içinde gazete kupürleri ve kayıt defterinin olduğu kutuyu aldı. Sonra mutfağa döndü. Kâğıtları mutfak masasının üstüne serdi. Kırk üç tane olduklarını biliyordu. Kâğıtları teker teker açmaya başladı.
Çarpı işareti yirmi yedinci kâğıttaydı. Kayıt defterini açtı ve yirmi yedinci sıraya ulaşana değin isimleri taradı. İsme bakarken sahibinin yüzü de gözlerinin önünde canlanmaya başladı. Daha sonra kâğıtları toplayarak kutuya yerleştirdi.
Annesi ölmüştü.
Artık kafasında hiçbir şüphe kalmamıştı. Geriye dönüş de söz konusu değildi. Acısını unutmak ve hazırlıklarını tamamlamak için kendine bir yıllık süre tanıyacaktı.
Yeniden balkona çıkıp bir sigara yakarak uyanan kente baktı. Denizden gelen yağmur bulutlarını gördü.
Yatağına yattığında saat sabahın yedisi olmuştu. 20 Ağustos 1993 gününün sabahıydı.
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Beşinci Kadın», автора Хеннинга Манкелля. Данная книга имеет возрастное ограничение 12+, относится к жанру «Зарубежные детективы». Произведение затрагивает такие темы, как «расследование убийств», «скандинавский детектив». Книга «Beşinci Kadın» была издана в 2023 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
