Akşam saat on civarında şiiri bitirmişti. Son birkaç mısrayı yazması uzun sürmüştü ama sonunda olmuştu işte. Şiirin duygulu ve aynı zamanda da çok güzel olmasını istiyordu. İlk birkaç denemeyi çöpe atmıştı. İki kez, yazmaktan vazgeçer gibi olmuştu ama şimdi şiiri bitmiş, masanın üstünde duruyordu. Masadaki ahşap ağaçkakana hüzünle baktı. 1980’li yıllardan beri İsveç’te ağaçkakanlara rastlanılmıyordu. Bir kuş türü daha insanlık tarafından yok edilmişti.
Yerinden kalkıp gerindi. Her geçen yıl masa başında çalışmak daha da zorlaşıyordu.
Yaşlı adamlar şiir yazmamalı, diye geçirdi içinden. İnsan 78 yaşına geldiğinde düşüncelerinin zaten kime ne yararı dokunabilir ki? Bunları aklından geçirmesine rağmen yine de yanlış düşündüğünün farkındaydı. Yalnızca Batı dünyasında yaşlılara hoşgörü ya da acıma duygusuyla yaklaşırdı insanlar. Oysa diğer kültürlerde yaşlılık bilgelik dönemi gibi saygı duyulması gereken bir dönemdi. Eli kalem tutabildiği ve zihni açık olduğu sürece şiir yazmayı sürdürebilirdi. Bundan başka bir yeteneği de yoktu zaten. Uzun süre önce araba alım satım işleriyle uğraşmıştı. O dönemde bölgenin en başarılı galericisiydi. Çok iyi pazarlık yapmasıyla ün salmıştı. Birçok araba satmıştı. İşlerin iyi gittiği dönemlerde Tomelilla ve Sjöbo’da şubeleri de vardı. Yaşam standartlarını düşürmeden hayatının sonuna dek idare edecek kadar para kazanmıştı ama onun için önemli olan tek şey yazdığı şiirlerdi. Masanın üstünde duran mısralar onu çok mutlu ediyordu.
Bulunduğu yerden görünmeyen denize doğru uzanan tarlalara bakan pencerelerin perdelerini çekti. Kitaplarla dolu raflara yaklaştı. Dokuz şiir kitabı yayımlanmıştı. Kitapları rafta, karşısında duruyordu. Kitaplarının satışı beklediği gibi olmamıştı. 300 adetten fazla satılmamıştı. Satılmayanlar bodrumdaki karton kutularda duruyordu. Bu kitapları bir gün yakmaya yıllarca önce karar vermesine karşın yine de bunlar onun için gurur ve neşe kaynağıydı. Karton kutuları arka bahçeye taşıyıp bir kibrit yakması yeterli olacaktı. Doktorunun öleceğini söylediği ya da içgüdüsel olarak bunu hissettiği an kimsenin satın almak istemediği ince şiir kitaplarını kendi elleriyle yakacaktı. Ölümünden sonra birinin gelip de kitaplarını çöpe atmasını istemiyordu.
Raftaki kitaplara baktı. Kendini bildi bileli şiir okurdu ve şiirlerinin çoğunu da ezbere bilirdi. Yazdıklarının dünyanın en güzel şiirleri olmadığını biliyordu ama en kötüleri de değildi. 1940’dan beri her beş yılda bir yayımladığı kitaplarının her birinde birkaç tane gerçekten çok iyi mısra vardı. Ne var ki onun asıl mesleği araba alım satımıydı. Şair değildi. Bu yüzden de şiirleri gazetelerin ya da dergilerin kültür sayfalarında eleştirilmiyordu. Hiç edebiyat ödülü de almamıştı. Ayrıca kitaplarını kendi bastırmıştı. İlk şiir kitabını bastırmadan önce Stockholm’deki büyük yayınevlerine göndermişti. Yayınevlerinin tümü de bir iki kibar cümleyle şiirlerini basamayacaklarını bildirmişlerdi. Yalnızca bir editör kişisel görüşlerini açıklama zahmetine girmişti. Salt kuşlardan söz eden şiirleri okumaktan hiç kimse hoşlanmazdı. Editör, ak kuyruksallayan kuşlarının ruhsal yaşamı ne kadar ilginç olabilir ki, diye yazmıştı.
Bu olaydan sonra da artık bir daha yayınevleriyle zaman harcamamıştı. Kitabını kendi olanaklarıyla bastırtmıştı. Kapağının son derece sade olmasına özen göstermişti. Önemli olan kitabın içindeki mısraların arasına gizlenmiş sözcüklerdi. Her şeye karşın yıllar içinde, şiirlerini birçok kişi okumuş ve içlerinden bazıları da beğendiklerini belirtmişlerdi. Az önce bitirdiği şiir ise artık İsveç’te görülmeyen ağaçkakanlarla ilgiliydi.
Kuş şairi, diye geçirdi içinden. Yazdıklarımın neredeyse tümü kuşlarla; kuşların kanat çırpışlarıyla, gecenin karanlığına doğru yolculuğa çıkışlarıyla, uzaklardan gelen bir cıvıltıyla ilgili. Kuşların dünyasında, yaşamın en önemli gizemlerinin yansımasını buldum ben.
Masadaki kâğıtları topladı. Son mısra çok güzel olmuştu. Kâğıtları yeniden masaya koydu. Odadan çıkarken birden sırtında ani bir sancı hissetti. Hastalanıyor muydu? Her gün bedeninin artık kendisine ihanet edeceğine ilişkin ipuçlarını yakalamak istercesine pürdikkat bedenini incelerdi. Tüm yaşamı boyunca hemen hemen hiç hastalanmamıştı. Hiç sigara içmemişti. Yemeklerde ve içkide kesinlikle aşırıya kaçmamıştı. Bu da sağlığının her zaman iyi olmasını sağlamıştı. Neredeyse 80 yaşına dayanmıştı. Kendisine ayrılan zamanın sonuna yaklaşıyordu. Mutfağa gidip her zaman açık olan kahve makinesinden fincanına kahve doldurdu.
Az önce bitirdiği şiir hem hüzünlenmesine hem de neşelenmesine neden olmuştu. Yaşamımın sonbaharı, diye geçirdi içinden. Uygun bir ad. Belki bundan başka bir şey yazamam. Eylüldeyiz. Hem takvime hem de yaşamıma sonbahar geldi.
Fincanını alıp oturma odasına gitti. Kırk yıldan beri kendisine dostluk eden kahverengi deri koltuklardan birine yavaşça oturdu. Bu deri koltukları Güney İsveç’te Volkswagen bayiliğini aldığında satın almıştı. Koltuğun hemen yanındaki küçük sehpanın üstünde en çok sevdiği köpeği Werner’in bir resmi duruyordu. Yaşlandıkça yalnızlaşıyor insan, diye geçirdi içinden. İnsanın yaşamını dolduran dostları zaman içinde çekip gidiyor. Köpekler bile ölüyor. Aslında bir yere kadar herkes yalnız, diye düşündü. Geçenlerde bu konuyla ilgili bir şiir yazmak istemiş ama bir türlü tamamlayamamıştı. Bir kez daha denemeliyim, dedi kendi kendine. Oysa kuşlar söz konusu olduğunda ne yazacağını çok iyi bilirdi. Kuşları kolayca anlayabiliyordu. İnsanlar anlaşılmaz yaratıklardı. Bırak başkalarını, acaba kendini tam olarak anlayabiliyor muydu ki? İnsanın bilmediği bir konuda oturup şiir yazması çok saçma olurdu.
Gözlerini kapayınca birden aklına 1950’li ya da 1960’lı yılların sonuna doğru televizyonda çok popüler olan bir yarışma programı geldi. O günlerde televizyonlar siyah beyazdı. Şaşı gözlü, siyah saçlı genç bir yarışmacı “Kuşlar” konusunu seçmişti. Kendisine sorulan tüm soruları yanıtlamış ve o günlerde inanılmaz bir miktar olan 10.000 kronluk çeki almıştı.
O sırada kendisi de şu anda oturduğu gibi deri bir koltuktaydı. Kendisi de tüm soruları doğru bilmiş ve hiç düşünmesine gerek kalmadan soruları ânında yanıtlamıştı. Ne var ki 10.000 kron kazanamamıştı. Kimse onun kuşlar konusunda ne denli çok bilgiye sahip olduğunu bilmiyordu. O yalnızca kuşlarla ilgili şiirler yazmayı sürdürmekle yetiniyordu.
Bir gürültüyle anılarından sıyrıldı. Çevresine kulak verdi. Bahçede biri mi vardı? Bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı. Hayal gücünün bir oyunu olmalıydı. Yaşlanmak, demek sürekli kaygılanmak demekti. Ön ve arka kapılardaki kilitler sağlamdı. Üst kattaki yatak odasında av tüfeği, mutfaktaysa bir tabancası vardı. Ystad’ın kuzeyindeki bu çiftliğe eğer bir hırsız gelecek olursa kendisini koruyabilecek durumdaydı. Bunu yapmak için de bir an bile duraksamayacaktı.
Koltuğundan kalktı. Birden yine sırtında aynı sancıyı hissetti. Sancı belli aralıklarla gelip gidiyordu. Kahve fincanını mutfaktaki tezgâhın üstüne koydu, saatine baktı. On bir olmuştu. Vakit geldi, diye geçirdi içinden. Mutfak penceresinin kenarındaki termometreye baktı. Dışarıda hava 7 dereceydi. Hava ısınıyordu. Güneybatıdan gelen rüzgâr Skåne’yi yalayıp geçiyordu. Koşullar kusursuz, dedi kendi kendine. Bu gece güneye doğru uçacaklardı. Binlerce göçmen kuş gözle görünmeyen kanatlarını çırparak gökyüzünde uzaklaşacaklardı. Onları göremeyecekti ama karanlığın içinden varlıklarını hissedebilecekti. 50 yıldan fazla bir zamandan beri sayısız sonbahar gecesini tarlanın ortasında durup kuşların geçişini hissetmeye çalışarak geçirmişti. Başını kaldırıp baktığındaysa genellikle gökyüzünün kuşlarla birlikte hareket ettiği duygusuna kapılırdı.
Kuşlar daha sıcak iklimlere doğru yol almaya başlamıştı. İsveç’e kış geliyordu. Sıcak iklimlere doğru gitmek içgüdüseldi. Yıldızların ışıklarıyla yollarını bulurlardı. Uygun rüzgârları yakaladıklarında saatlerce kanat çırpmadan durabilirlerdi. Kanatlarla titreşen karanlık gökyüzünde kuşların Mekke’ye doğru yol alan yıllık hacları başlıyordu.
Gece uçan kuşlarla kıyaslandığında yalnız ve dünyevi bir adamın ne önemi vardı? Bu uçuşun her zaman kutsal bir eylem olduğunu düşünürdü. Onun sonbaharlardaki vazgeçilmez göreviyse bu göçebe kuşların gidişini iliklerine kadar hissetmekti. Daha sonra ilkbahar geldiğinde yine tarlanın ortasında duracak ve kuşları karşılayacaktı. Kuşların göçü onun için dünyanın en kutsal olayıydı.
Bir eli askıdaki ceketinde holde duruyordu. Birden silkinerek oturma odasına gitti ve masanın hemen yanındaki sandalyenin üstünde duran kazağını üstüne geçirdi. Tüm diğer sinir bozucu şeylerin yanı sıra yaşlanınca insan daha da çok üşüyordu.
Masada duran, az önce tamamladığı şiirine baktı bir kez daha. Belki onuncu ve sonuncu kitabını yayımlayacak denli uzun yaşardı. Kitabın adına şimdiden karar vermişti: Gece Ayini.
Hole gidip ceketini giydi. Şapkasını taktı. Ön kapıyı açtı. Hava serindi ve toprak kokuyordu. Kapıyı arkasından kapadı, gözlerinin gecenin karanlığına alışmasını bekledi. Bahçede kimse yoktu. Uzaklardan Ystad’ın ışıkları görülüyordu. Çevresinde oturan hiç kimse olmadığından Ystad’ın ışıklarından başka ışık yoktu. Gökyüzü pırıl pırıldı. Ufukta yalnızca birkaç bulut vardı. Göçmen kuşlar o gece onun topraklarının üstünden geçecekti.
Yürümeye başladı. Çiftlik evi üç bloklu eski bir yapıydı. Dördüncü blok yüzyılın başında yanmıştı. Binanın onarımı için çok para harcamış ama onarım işi hâlâ bitmemişti. Binayı Lund’daki Kültür Derneği’ne bağışlayacaktı. Hiç evlenmediğinden çocuğu yoktu. Araba alım satımıyla uğraşmış ve büyük paralar kazanmıştı. Köpekleri olmuştu. Sonra da kuşları.
Kendi zevki için inşa ettirdiği kuleye doğru giderken hiç de pişman değilim, dedi kendi kendine. İnsanın yaptıklarından ötürü pişman olması son derece saçma olduğundan hiçbir şeyden ötürü pişman değilim.
Harika bir eylül havası vardı. Buna karşın yine de garip bir tedirginlik hissediyordu. Bir an için durup çevresini dinledi ama rüzgârın yumuşak sesinden başka bir şey duyamadı. Yürümeye devam etti. İçindeki bu tedirginlik sırtındaki ağrıdan kaynaklanıyor olabilir miydi? İçinde yüreğini daraltan bir sıkıntı vardı.
Bir kez daha durup arkasını döndü. Hiç kimse yoktu. Yalnızdı. Yol önce aşağı gidiyor sonra da hafifçe yukarıya tırmanıyordu. Yokuşun başına gelmeden büyükçe bir hendek vardı. Hendeğin üstüne tahta bir köprü yaptırtmıştı. Yokuş kuleye uzanıyordu. Bu yolda kim bilir kaç kez yürüdüm, diye geçirdi içinden. Attığı her adımı artık ezbere biliyordu. Yine de dikkatle yürüyordu. Düşüp bir yerini kırmak istemiyordu. Yaşlıların kemiklerinin ne denli kolay kırıldığını biliyordu. Kalçası kırılır da hastaneye kaldırılırsa mutlaka orada ölürdü. Yaşamı için endişelenmeye başladığını hissetti.
Bir baykuş sesi duydu. Yakınlarda bir yerde bir dal hafifçe kıpırdadı. Ses kulenin bulunduğu taraftan gelmişti. Kaskatı kesilerek durdu. Baykuş bir kez daha öttü. Sonra ortalığı derin bir sessizlik kapladı. İçinden küfrederek yola devam etti.
Hem yaşlı hem de korkaksın, diye mırıldandı. Hayaletlerden, karanlıktan korkuyorsun. Artık kuleyi görebiliyordu. Karanlık gökyüzüne doğru uzanan siyah bir gölge gibiydi. Yirmi metre sonra orada olacaktı. Yürümeyi sürdürdü. Baykuş gitmişti. Alaca baykuş, diye geçirdi içinden. Kesinlikle alaca olmalı.
Birden durdu. Köprünün başına gelmişti.
Tepedeki kulede garip bir şey vardı. Farklı bir şey. Karanlıkta ayrıntıları görebilmek için gözlerini kıstı. Ne olduğunu çıkaramamıştı ama farklı bir şey olduğu kesindi.
Düş görüyorum, dedi kendi kendine. Her şey eskisi gibi. Değişen bir şey yok. On yıl önce yaptırttığım kule değişmedi. Değişen gözlerim. Artık eskisi kadar iyi göremiyorum. Bir adım daha attı. Bir adım daha. Gözlerini kuleden ayırmıyordu.
Yanlış giden bir şey var, diye geçirdi içinden. Dün geceye oranla bir metre daha yüksek olduğuna yemin edebilirim ya da hepsi bir rüya ve ben kulede dikilmiş kendime bakıyorum.
Bu düşünce aklına geldiği an, bunun doğru olduğundan şüphesi yoktu. Kulede biri vardı. Kıpırdamadan duran biri. Bir rüzgâr esintisi gibi korku tüm bedenini sarmıştı. Ardından hemen öfkelendi. Biri izin almadan arazisine girip kulesine çıkmıştı. Büyük olasılıkla yamacın diğer tarafında yaşayan geyik avcılarından biri olmalıydı bu. Kuşları izleyen biri olması olası değildi.
Kuledeki gölgeye seslendi ama gölgeden ne bir yanıt geldi ne de herhangi bir kıpırtı oldu. Bir kez daha kendinden kuşku duydu. Gözleri onu yanıltmış olabilirdi. Artık eskisi kadar iyi görmüyordu.
Bir daha seslendi. Karşılık gelmedi. Yoluna devam etti.
Tahta köprüde yürürken birden adımını boşa attı ve kafa üstü hendeğe düştüğü. Hendek iki metreden daha derindi.
Tüm bedeni ağrıyordu. Sanki biri bedenini bıçaklıyormuşçasına ağrı içindeydi. Ağrı o denli yoğundu ki bağıramıyordu. Ölmeden hemen önce hendeğin dibinde olmadığını fark etti.
Son düşüncesi, çok yükseklerde bir yerde, az sonra geçecek olan göçmen kuşlardı. Gökyüzü güneye doğru hareket ediyordu.
Bir kez daha kendini toparlamaya çalıştı. Sonra her şey sona erdi.
21 Eylül 1994 gecesi saat 23.20’ydi. O gece kırmızı kanatlı karatavuklarla ardıç kuşları güneye doğru uçmuştu.
Kuzeyden gelmiş, Falsterbo’dan yola koyularak daha sıcak iklimlere doğru kanat çırpmaya başlamıştı.
Ortalık yeniden eski sessizliğine kavuşunca dikkatle kulenin basamaklarını indi. El feneriyle hendeğe baktı. Holger Eriksson ölmüştü. Feneri kapattı, karanlığın içinde kıpırdamadan bir süre durdu. Sonra da sessizce oradan uzaklaştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
