Wallander’in Harald Berggren’in günlüğünü baştan sona okuması altı saat sürmüştü. Tabii kesintilerle birlikte. Telefon susmak bilmiyordu. Wallander telefon konuşmalarını mümkün olduğunca kısa kesmeye çalışmıştı. Günlük o güne değin okuduğu en büyüleyici ama aynı zamanda da en ürkütücü şeydi. Bir insan yaşamının birkaç yılını içeriyordu. Wallander için bu bambaşka bir dünyaya girmek gibiydi. Harald Berggren her kimse, dil uzmanı olmadığı ortada olmasına ve duygularını abartılı ifade etmesine karşın yine de deneyimlerini anlatış türü ve yaşadıkları ilginçti. Wallander günlükte yazılanların Eriksson’un başına gelenleri anlamaları açısından yol gösterici nitelikte olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncelerine karşın içinden bir ses bu yolu izlemelerinin yanlış olacağını söylüyordu. Wallander yaşanılanların büyük bir kısmının hem beklenilen hem de beklenilmeyen şeyler olduğunu biliyordu. Burada önemli olan insanın bağlantıları doğru yorumlamasıydı. Ayrıca hiçbir cinayet soruşturması bir diğerine benzemezdi, yalnızca yüzeysel bazı benzerlikleri olduğu sanılırdı.
Bu bir savaş günlüğüydü. Wallander günlüğü okumayı sürdürdükçe fotoğraftaki diğer iki erkeğin adını da öğrendi ama günlüğün sonuna geldiğinde yine de hangisinin hangisi olduğunu tam olarak çıkaramamıştı. Harald Berggren’in yanındaki erkeklerden biri İrlandalı Terry O’Banion, diğeriyse Fransız Simon Marchand’dı. Fotoğraf Raul adında biri tarafından çekilmişti. Afrika’daki savaşta bir yıldan daha uzun süredir paralı asker olarak görev yapıyorlardı. Günlüğün ilk sayfalarında Harald Berggren Stockholm’deyken paralı askerlerin gizli dünyasıyla Brüksel’deki bir kafe aracılığıyla bağlantı kurulacağını öğrendiği yazıyordu. Paralı askerlik konusunu ilk kez 1958 yılının Noel zamanı duymuştu ama neden paralı askerlik yapmaya karar verdiğini açıklamamıştı. Berggren ne geçmişinden ne de ailesinden söz ediyordu günlüğünde. Anılarını yazmaya birdenbire karar vermiş gibiydi. Günlüğü yazmaya başladığında 23 yaşında olduğu ve 15 yıl önce Hitler’in bozguna uğramasıyla sona eren savaşa çok üzüldüğü kesin olarak anlaşılıyordu.
Wallander bu noktada durdu. Bunlar Berggren’in kendi sözcükleriydi: Çok üzüldüm. Wallander o bölümü bir kez daha okudu: Hain generalleri tarafından bozguna uğratılan Hitler’e çok üzüldüm. Bu çok üzüldüm sözcüğü Berggren’le ilgili önemli bir ipucu verir nitelikteydi. Berggren burada acaba siyasi bir inançtan mı söz ediyordu? Yoksa bu günlüğün sahibi aklını yitirmiş biri miydi? Wallander bunların doğruluğuna ilişkin herhangi bir ipucu yakalayamamıştı. Berggren de zaten daha sonra Hitler’den bir daha hiç söz etmemişti. 1960 Haziran’ında İsveç’ten trenle ayrılarak Tivoli’ye gitmek için bir gün Kopenhag’da kalmıştı. Orada Irene adında bir kızla dans etmişti. Kızın çok sevimli ama çok uzun boylu olduğunu yazmıştı günlüğüne. Ertesi gün de Hamburg’a geçmişti. Bir sonraki günse yani 12 Haziran 1960’ta Brüksel’deydi. Bir ay sonra hedefine ulaşmış, paralı asker olarak yazılmıştı. Gurur dolu bir havayla artık bir maaşı olduğunu ve savaşa gideceğini yazmıştı günlüğüne. Bunları aslında çok daha sonraları, 20 Kasım 1960’da yazmıştı. O sırada artık Afrika’daydı. Günlüğüne ilk yazdıkları, aynı zamanda en uzun hikâyesi Afrika’ya nasıl gittiğine ilişkindi. Wallander atlasını çıkarıp Berggren’in sözünü ettiği Omerutu adındaki yere baktı. Haritada böyle bir yer adı yoktu ama günlüğü okumayı sürdürürken haritayı kaldırmamıştı. Terry O’Banion ve Simon Marchand’la birlikte Berggren yalnızca paralı askerlerden oluşan bir savaş takımına katılmıştı. Berggren’in hakkında fazla bir şey yazmadığı takım liderinden yalnızca Sam diye söz ediyordu. Berggren’in savaşın sona ermesine aldırmadığı anlaşılıyordu. Wallander o günlerde Belçika Kongosu’nda olan bitenlerle ilgili pek bir şey bilmiyordu. Berggren de paralı bir asker olarak rütbesini açıklamamıştı. Yalnızca özgürlük için savaştıklarını yazmakla yetinmişti. Kimin özgürlüğünden söz ettiği belli değildi. Eğer İsveçli BM askerleriyle kendisini bir çarpışma içinde bulursa silahını kullanma konusunda kesinlikle tereddüt etmeyeceğini belirtmişti. Berggren maaşını her alışını da günlüğüne yazmaya özen göstermişti. Her ayın sonunda kaç para aldığı, ne kadar harcadığı ve ne kadar biriktirdiği gibi basit hesaplar yapmıştı. Ayrıca ele geçirdiği her ganimeti de bir liste şeklinde defterine geçirmişti. Berggren paralı askerlerin terk edilmiş ve yanmış bir çiftliğe gelişlerini ve orada Belçikalı çiftlik sahibiyle karısının yanık cesetlerini nasıl bulduklarını da yazmıştı. Cesetler yataklarına el ve ayaklarından bağlıydı. Evdeki koku korkunç olmasına karşın paralı askerler yine de evi baştan sona aramış, pırlanta ve altın takılar bulmuşlardı. Daha sonra bu takıları Lübnanlı bir kuyumcuya götürmüşler ve takıların 20.000 İsveç kronundan daha fazla ettiğini öğrenmişlerdi. Berggren elde edilen para iyi olduğundan savaşın bir sakıncası olmadığını yazmıştı. Günlüğün yalnızca bir bölümünde Berggren kendisine, araba tamircisi olarak eğer İsveç’te kalsa bu parayı kazanabilir miydi, diye sormuş ve kazanamayacağına karar vermişti. İsveç’teki yaşam tarzını sürdürerek aynı noktaya gelmesi olanaksızdı. Büyük bir istekle savaşa olan katkısını sürdürmeye devam etmişti.
Ay sonları hesaplarının yanı sıra Berggren diğer konuları da düzenli bir şekilde günlüğüne yazmayı sürdürmüştü. Birçok kişiyi öldürmüştü. Cesetlerin sayılarını ve öldürdüğü günleri belirtmişti. Öldürdüğü kişilerin kadın, erkek ya da çocuk olduklarını yazmış, cesetleri yakından inceleme fırsatını ele geçirdiğinde de kurşunun nereye saplandığını yazmaya özen göstermişti. Wallander günlüğün bu bölümlerini öfke ve nefret içinde okudu. Berggren’in söz konusu bu savaşla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Ona öldürmesi için para veriliyordu ama bu emri kimin verdiği bilinmiyordu. Öldürdüğü kişiler genellikle sivildi. Paralı askerler korumaya çalıştıkları özgürlüğe karşı olduğunu düşündükleri köylere ve kasabalara baskın yapıyorlardı. Öldürüyor, yağmalıyor, sonra da basıp gidiyorlardı. Tüm Avrupalılar ölüm birliği gibiydi ve öldürdükleri kişileri kendileriyle eşit görmüyorlardı. Berggren siyahilerden nefret ettiğini gizlemiyordu. Yanlarına yaklaştığımızda zenciler keçi gibi çığlıklar atıp kaçıyor ama kurşunlarla rekabet etmeleri olanaksız, diye yazmıştı günlüğüne. Wallander bu satırları okuduktan sonra elindeki günlüğü fırlatıp atmak istedi. Kısa bir ara verdikten ve yorgun gözlerini biraz dinlendirdikten sonra kendini zorlayarak okumayı sürdürdü. Göz doktoruna gitmediği için şimdi çok pişmandı. Berggren ayda yaklaşık on kişiyi öldürdüğünü yazmıştı. Yedi ay savaştıktan sonra da hastalanmış ve uçakla Léopoldville’deki hastaneye gönderilmişti. Dizanteri tanısı konulmuş ve haftalarca hastanede yatması gerekmişti. Hastanede kaldığı süre içinde günlüğüne hiçbir şey yazmamıştı. O güne kadar da İsveç’te oto tamircisi olmak yerine katıldığı bu savaşta elliden fazla insanı öldürmüştü. Berggren iyileşince birliğine dönmüştü. Bir ay sonra da Omerutu’daydılar. Büyük kaya parçasının önünde O’Banion ve Marchand’la birlikte fotoğraf çektirmişti. Wallander fotoğrafı alıp mutfak penceresine yaklaşarak bir kez daha dikkatle baktı. Üç hafta sonra da pusuya düşürülmüşler ve O’Banion öldürülmüştü. Geri çekilmeye zorlanmışlardı. Wallander, Berggren’in içindeki korkuyu hissetmeye çalıştı. Berggren’in korktuğundan emindi ama günlüğüne bu duygusuyla ilgili hiçbir şey yazmamıştı. Yalnızca ölülerini gömüp mezarlarına tahta haçlar diktiklerini yazmakla yetinmişti. Bu arada savaş tüm acımasızlığıyla sürüyordu. Bir keresinde nişan tahtası olarak maymunları kullandıklarını yazmıştı Berggren. Bir başka kez ise nehrin kıyısındaki timsah yumurtalarını toplamışlardı. Berggren’in birikimleri 30.000 krona yaklaşıyordu.
1961 yazındaysa her şey birdenbire sona ermişti. Berggren birden günlük tutmaktan vazgeçmişti. Wallander, onun bu savaşın sonsuza değin süreceğini düşündüğünden emindi. Günlüğünün son sayfalarında ışıklarını söndürmüş bir kargo uçağıyla gece yarısı ülkeden nasıl kaçtıklarını yazmıştı. Uçak aprondan havalanırken motorlardan biri titremeye başlamıştı. Günlük sanki Berggren yazmaktan sıkılmışçasına ya da artık yazacak bir şeyi kalmamışçasına işte tam bu noktada sona eriyordu. Wallander uçağın nereye gittiğini öğrenememişti. Berggren karanlık Afrika gecesinde bir yerlere doğru uçup gitmişti.
Wallander gerinerek balkona çıktı. Saat beş olmuştu. Hava bulutlanmıştı. Bu günlük kesik kafayla birlikte neden Eriksson’un kasasındaydı? Berggren eğer hâlâ hayattaysa 50 yaşlarında olmalıydı. Balkonda duran Wallander birden ürperdi. İçeri girip kanepeye oturdu. Gözleri acıyordu. Berggren günlüğünü kimin için tutmuştu? Kendisi için mi yoksa başka biri için mi?
Afrika’da savaşa paralı asker olarak katılan bir delikanlı günlük tutmuştu. Olayları ayrıntılarıyla yazmıştı ama bazı açılardan da yazdıklarında yapay bir hava hissediliyordu. Wallander’in satır aralarında okuyamadığı bir şeyler eksikti.
Höglund zili çalıncaya değin bunun ne olduğunu çözememişti. Genç kadını kapının önünde görmesiyle anlaması bir olmuştu. Günlükte erkeklerin dünyasından söz ediliyordu. Berggren’in anlattığı kadınlar ya ölmüşler ya da panik içinde kaçmışlardı. Çok tatlı ama çok da uzun boylu Irene dışında hiçbir kadından söz etmemişti. İzinli olduğunda barlara gidip nasıl sarhoş olduğunu ve barlarda çıkan kavgalara nasıl karıştığını yazmıştı ama kesinlikle kadınlardan söz etmemişti. Wallander bunun önemli olduğunu düşünmekten kendini alamıyordu. Berggren, Afrika’ya gittiğinde gençti. Savaş ona göre bir serüvendi. Delikanlıların dünyasında kadınlar serüvenin önemli bir bölümünü oluştururlardı. Wallander merak etmeye başlamıştı ama şimdilik bu düşüncelerini kendine saklamaya karar verdi.
Höglund, Nyberg’in adli tıp teknisyenlerinden biriyle Runfeldt’in evine gittiğini haber vermeye gelmişti. Sonuç olumsuzdu. Runfeldt’in neden dinleme cihazı sipariş ettiğini açıklayabilecek bir şey bulamamışlardı.
“Gösta Runfeldt’in dünyasında yalnızca orkideler var,” dedi Höglund. “Onun çok yalnız bir dul olduğu izlenimini edindim.”
“Karısı boğulmuş galiba,” dedi Wallander.
“Çok güzel bir kadınmış,” dedi Höglund. “Düğün fotoğraflarını gördüm.”
“Kadına ne olduğunu öğrenmemizde belki de yarar var,” dedi Wallander.
“Martinson’la Svedberg çocuklarıyla bağlantı kurmaya çalışıyorlar.”
Wallander az önce Martinson’la telefonda konuşmuştu. Runfeldt’in kızıyla bağlantı kurmuştu bile. Babasının kaybolabileceği düşüncesine çok şaşırmış ve çok endişelenmişti. Babasının Nairobi’ye gittiğini sanıyordu.
“Bunlardan bir sonuç çıkarmamız olası değil,” dedi. “Svedberg oğluyla konuştuktan sonra beni arayacak. Runfeldt’in oğlu Hälsingland’da telefonu olmayan bir çiftlikteymiş.”
Pazar günü öğleden sonra erkenden soruşturma ekibini toplantıya çağırmaya karar verdiler. Bununla ilgili düzenlemelerle Höglund ilgilenecekti. Wallander daha sonra genç kadına günlükten söz etti.
“Berggren,” dedi Höglund, Wallander sözlerini bitirdiğinde. “Olabilir mi?”
“Bilmiyorum ama gençliğinde para için adam öldürmüş,” dedi Wallander. “Günlük, korku filmi gibi. Belki de şimdilerde, yaptıklarının bedelini ödemekten korkarak sürdürüyordur yaşamını.”
“Onu bulmalıyız,” dedi Höglund. “Ama nereden başlayacağımıza karar vermeliyiz.”
“Günlük Eriksson’un kasasındaydı,” dedi Wallander. “Bu şimdilik elimizdeki tek somut delil ama buna saplanıp kalmadan diğer delilleri aramayı sürdürmeliyiz.”
“Bunun olanaksız olduğunu sen de biliyorsun,” dedi Höglund. “Bir ipucu bulunca bunun tüm araştırmaya şekil verdiğini sen de biliyorsun.”
“Her şeye karşın yine de yanılabileceğimizi hatırlatmaya çalışıyorum.”
Telefon çaldığında Höglund kapıdan çıkmak üzereydi. Runfeldt’in oğluna ulaşmayı başaran Svedberg arıyordu.
“Oğlu deliye döndü,” dedi. “Hemen bir uçağa atlayıp buraya gelmek istedi.”
“Babasından en son ne zaman haber almış?”
“Nairobi’ye gideceği günden birkaç gün önce. Her şey olağanmış. Oğluna bakarsan babası bu yolculuğu iple çekiyormuş.”
Soruşturma ekibinin toplantısını söylemesi için telefonu Höglund’a uzattı. Wallander, Svedberg için yazılmış notu Höglund telefonu kapatınca anımsadı. Ystad Hastanesi’nin doğum koğuşunda garip davranışları olan bir kadınla ilgili bir nottu bu.
Höglund eve, çocuklarının yanına gitti. Wallander yalnız kalınca babasını aradı. Pazar sabahı görüşmeyi kararlaştırdılar. Babasının eski fotoğraf makinesiyle Roma’da çektiği fotoğraflar gelmişti.
Wallander cumartesi akşamının kalan bölümünü Eriksson cinayetinin özetini çıkarmakla geçirdi. Bu konuda çalışırken bir yandan da Runfeldt’in ortadan kayboluşunu düşünüyordu. Kendisini tedirgin, huzursuz hissediyor ve konsantre olmakta zorlanıyordu. İçindeki tedirginlik sürekli artıyordu. Bu duygudan arınamıyordu. Akşam saat dokuzda artık düşünemeyecek denli yorgun hissetti kendini. Not defterini bir kenara fırlatıp kızı Linda’ya telefon etti. Telefon çaldı, çaldı ama açan olmadı. Linda evde yoktu. Üstüne kalın bir ceket geçirip meydandaki Çin restoranına gitti. Restoran alışılmışın dışında kalabalıktı. Şarabını içip yemeğini yedikten sonra yağmurda yürüyerek eve döndü. Başı çok ağrıyordu.
O gece rüyasında kendini büyük ve karanlık bir yerde gördü. Berggren tabancasını çevirmiş, karanlığın içinde ona bakıyordu.
Sabah erkenden uyandı. Yağmur durmuştu. Yedi on beşte arabasına atlayıp Löderup’a babasını görmeye gitti. Wallander babasıyla Gertrud’u kandırıp birlikte sahile gitmeyi önermeyi düşündü. Yakında havalar soğuyacaktı.
Yüzünü buruşturarak gece gördüğü rüyayı anımsadı. Arabasını kullanırken bir yandan da o gün öğleden sonra yapacakları toplantıda yanıtlanması gereken soruların bir listesinin çıkarılması gerektiğini düşündü. Berggren’in yerini bulmak çok önemliydi.
Babası kapının önünde onu bekliyordu. Gertrud’un kahvaltı hazırladığı mutfağa gittiler. Fotoğraflara baktılar. Bazıları bulanık çıkmıştı ama babası çektiği bu fotoğraflarla gurur duyduğundan Wallander hoşnutlukla başını sallamakla yetindi.
Bir tanesi diğerlerinden ayrı duruyordu. Bu, Roma’da geçirdikleri son gece restoranın garsonu tarafından çekilen fotoğraftı. Yemeklerini yeni bitirmişlerdi. Wallander’le babası yan yanaydı. Beyaz masa örtüsünün üstünde kırmızı şarap şişesi duruyordu. Her ikisi de kameraya gülümsüyordu.
Birden Wallander, Eriksson’un günlüğündeki fotoğrafı anımsadı ama bu düşünceyi hemen kafasından uzaklaştırdı. O anda yalnızca babasının Roma’da çektiği fotoğraflara bakmak istiyordu. Bu yolculuk sayesinde bir şey öğrenmişti: Babasına hem fiziksel hem de duygusal açıdan çok benziyordu.
“Bu fotoğraftan ben de bir tane isterim,” dedi Wallander.
“Merak etme, yaptırdım bile,” dedi babası gülümseyerek. Masadaki zarfı uzattı.
Kahvaltıdan sonra babasının stüdyosuna gittiler. Babası bu kez içinde horoz olan bir manzara resmi üzerinde çalışıyordu.
“Kaç resim yapmışsındır?” diye sordu Wallander.
“Buraya her gelişinde bana bunu soruyorsun,” diye karşılık verdi babası. “Nereden bileyim? Ayrıca bunun ne önemi var? Önemli olan hepsinin birbirine benzemesi.”
Uzun süre önce Wallander babasının sürekli aynı şeyin resmini yapmasının tek bir açıklaması olduğunu fark etmişti. Bu şekilde çevresindeki değişikliklere karşı tepki gösteriyordu. Yaptığı resimlerde güneşin ışınlarını bile denetleyebiliyordu. Resimlerinde güneş hep aynı yerdeydi.
“Harika bir tatildi,” dedi Wallander boyaları karıştıran babasına bakarak.
“Harika olacağını söylemiştim sana,” diye karşılık verdi babası. “Eğer ben olmasaydım Sistina Şapeli’ni görmeden ölecektin.”
Wallander bir an için babasının Roma’da tek başına çıktığı yürüyüşe ilişkin soru sormayı düşündü ama sonra hemen vazgeçti. Bu yalnızca babasını ilgilendiren bir şeydi.
Wallander kumsala gitmelerini önerdi. Babası karşı çıkmadı ama Gertrud evde kalmak istediğini söyledi. Baba oğul arabaya atlayıp Sandhammaren’e doğru yola koyuldular. Rüzgâr durmuştu. Wallander direksiyonu kumsala doğru kırdı. Bir süre gittikten sonra denizi gördüler. Kumsalda hemen hemen hiç kimse yoktu. Uzaklarda bir yerde birileri köpekleriyle koşuyordu.
“Harika,” dedi babası.
Wallander babasına bir bakış fırlattı. Roma babasının tüm davranışlarını değiştirmişe benziyordu. Belki de doktorların tanısını koyduğu o sinsi hastalığın olumlu bir etkisiydi bu. Ancak Roma tatilinin babası için ne anlama geldiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamayacaktı. Bu, babasının yaşamı boyunca düşünü kurduğu bir yolculuktu ve Wallander’e de babasına bu yolculukta eşlik etme şerefi verilmişti.
Roma babasının Mekke’siydi.
Kumsalda uzun süre yürüdüler. Wallander eski günlerden söz edip etmeme konusunda ikircikliydi ama acele etmesine gerek yoktu, önlerinde daha, çok uzun bir zaman vardı. Babası birden durdu.
“Ne oldu?” diye sordu Wallander.
“Son birkaç gündür kendimi iyi hissetmiyorum,” dedi. “Ama bu da geçer herhâlde.”
“Eve dönelim mi?”
“Geçer dedim ya.”
Wallander, babasının, sorularını öfkeyle yanıtladığı eski alışkanlığına döndüğünü fark edince başka bir şey söylemedi.
Yürüyüşe devam ettiler. Bir göçmen kuş sürüsü başlarının üzerinden batıya geçti. Babası iki saat sonra yeterince yürüdüklerini söyledi. Kumsalda zamanı unutan Wallander birden emniyetteki toplantıya yetişmesi için acele etmesi gerektiğini fark etti.
О проекте
О подписке
Другие проекты
