“Bilmiyorum ama bu cinayeti işleyen kişi oraya bir yerlerden geçip gelmiş olmalı. Eriksson’un evinin önünden geçen bir yol var. Yolun çevresinde de tarlalar. Tepenin hemen arkası da ormanlık.”
“Ormanlık alana giden bir traktör yolu var,” dedi Höglund. “Yolda lastik izleri bulduk ama komşulardan hiçbiri olağan dışı bir şeye tanık olmamış.”
“Eriksson’un geniş bir arazisi olduğu anlaşılıyor,” dedi Svedberg. “Lundberg adında bir çiftçiyle konuştum. Orası Eirksson’a ait olduğundan başkalarının orada olmasını gerektiren bir neden yok. Bu da hiç kimsenin araziye dikkat etmediğini, ilgilenmediğini gösteriyor.”
“Konuşmamız gereken birçok kişi var,” dedi Martinson notlarını karıştırırken. “Bu arada, Lund’daki adli tıpla bağlantı kurdum. Pazartesi sabahına bir şeyler söyleyebileceklerini düşünüyorlar.”
Wallander konuyla ilgili notu aldı. Sonra da yeniden Nyberg’e döndü.
“Eriksson’un evinde neler yaptınız?”
“Her şeyi birden yapmamız söz konusu değil,” diye homurdandı Nyberg. “Yağmur yağmadan önce dışarıdaki işlerimizi tamamlamak istedik. Evle sabah ilgilenebileceğiz.”
“Güzel,” dedi Wallander arkadaşının gönlünü almaya çalışarak. Nyberg’in canını sıkmak istemiyordu. Nyberg’in canının sıkılması tüm toplantıdakileri etkileyebilirdi. Hepsi de zaten yeterince yorgun ve bitkindi. Öte yandan Nyberg’in sürekli homurdanmasına dayanamıyordu. Lisa Holgersson’un da Nyberg’in ters bir şekilde verdiği yanıtı not ettiğini gördü.
Cinayetle ilgili görüşlerini açıklamayı sürdürdüler ama ellerinde elle tutulur bir şey yoktu. Ruth Sturesson ve Sven Tyrén’le yaptıkları görüşmeler onları bir yere götürmüyordu. Eriksson dört metreküp yakıt siparişi vermişti. Bunda olağan dışı bir şey yoktu. Bir yıl önceki evine hırsız girdiğine ilişkin şikâyeti ise açıklığa kavuşturulamamıştı. Eriksson’un yaşamına ve kişiliğine ilişkin çalışmalar henüz tam olarak başlamamıştı. Soruşturmanın daha ilk aşamasındaydılar. Araştırma henüz başlamamıştı.
Herkes konuştuktan sonra Wallander söylenilenlerin bir özetini çıkarmaya çalıştı. Tüm toplantı boyunca cinayet yerinde bir şey gördüğü duygusu içindeydi ama bunun ne olduğunu bir türlü tanımlayamıyordu.
Hareket tarzı, diye geçirdi içinden. O bambu kazıklarda dikkatini çeken bir şey vardı. Katil, belli bir dil kullanıyordu. Neden birini kazığa çakmak istemişti? Neden böyle büyük bir zahmete katlanmıştı? Wallander şimdilik bu düşüncelerini kendine saklamaya kararlıydı. Düşünceleri ekibine açıklayamayacak kadar belirsizdi.
Masadaki maden suyu şişesini alıp bardağına boşalttı ve önündeki kâğıtları kenara itti.
“Bir şekilde bu cinayetin içine girmeye çalışıyoruz hâlâ,” dedi. “Şu anda elimizde daha önce hiç tanık olmadığımız bir cinayet var. Bu da hem katilin hem de onu harekete geçiren güdülerin daha önce karşılaştıklarımızdan çok daha farklı olduğu anlamına gelebilir. Bu cinayet bana geçen yaz işlenen seri cinayetleri anımsatıyor. O cinayetleri tek bir şeye bağlı kalmadan çözmüştük. Aynı şeyi yine yapmak zorundayız.”
Müdüre baktı.
“Çok çalışmak zorundayız. Cumartesi oldu bile ama hâlâ somut bir şey bulamadık. Herkesin hafta sonu bu konu üzerinde çalışmasını istiyorum. Pazartesiye kadar bekleyemeyiz.”
Holgersson evet dercesine başını salladı.
Toplantı bitmişti. Herkes çok yorgundu. Müdürle Höglund toplantı odasında kaldılar. Kısa süre sonra herkes odadan çıkıp gitmişti. Wallander, nedense etrafımda her zaman kadınların sayısı erkeklere oranla daha fazla, diye geçirdi içinden.
“Per Åkeson seninle görüşmek istiyor,” dedi Holgersson.
Wallander yorgunlukla başını salladı.
“Onu yarın ararım.”
Holgersson paltosunu giydi ama Wallander müdürün söyleyeceklerinin bitmediğini sezinliyordu.
“Bu cinayetin bir deli tarafından işlenmesi söz konusu olamaz mı?” diye sordu. “Birini kazığa geçirerek öldürmek! Bana Orta Çağ’ı anımsatıyor.”
“Buna gerek yok,” diye karşılık verdi Wallander. “İkinci Dünya Savaşı’nda da benzer cinayetler oldu. Gaddar olan herkes deli olmak zorunda değil.”
Holgersson’un bu yanıttan tatmin olmadığı anlaşılıyordu. Kapıya yaslanıp Wallander’e baktı.
“Hâlâ ikna olmuş değilim. Belki de geçen yaz buraya gelen o adli psikoloğu çağırmalıyız, diye düşünüyorum. Ne dersin?”
Wallander, Mats Ekholm’ün soruşturmanın başarısındaki önemini inkâr etmiyordu. Katilin kimliğinin saptanmasına yardım etmişti ama ona haber vermenin zamanı geldiğine inanmıyordu, aslında içgüdüsel olarak psikoloğun geçen yazki cinayetle bu cinayet arasında bir paralellik kurmasından ve bunun da soruşturmayı tıkamasından korkuyordu.
“Olabilir,” dedi. “Ama bence bir süre daha beklemeliyiz.”
Müdür ona dikkatle baktı.
“Aynı şeylerin olmasından korkuyorsun, değil mi? İçinde sivri uçlu kazıklar bulunan hendeklerle karşılaşmaktan korkuyorsun, değil mi?”
“Hayır.”
“Runfeldt olayı ne oldu?”
Wallander düşüncelerini söylese mi söylemese mi bilmiyordu. Başını hayır dercesine salladı, geçen yazki olayların yineleneceğine inanmak istemiyordu.
“Eriksson cinayeti birçok hazırlığı da beraberinde getiriyor,” dedi. “İnsan böyle bir cinayeti ancak bir kez işler. Koşulların çok özel olması gerekir. Örneğin yeterince derin bir hendek bulmak gibi. Bir de köprü. Ayrıca gece yarısı ya da şafakta dışarı çıkıp göçmen kuşlara bakan bir kurban her zaman kolay kolay bulunmaz. Runfeldt’in ortadan kaybolmasının Lödinge’de olanlarla bir bağlantısı olabileceğini ileri süren benim ama bunu önlem almak amacıyla yaptım.”
“Anlıyorum,” dedi müdür. “Ama sen yine de Ekholm’ü buraya çağırma konusunu yabana atma.”
“Olur,” dedi Wallander. “Haklı olabilirsin ama Ekholm’ü çağırmak için henüz erken diye düşünüyorum. Zamanlama önemli.”
Holgersson paltosunu ilikledi.
“Çok yorgun görünüyorsun. Bir an önce evine gidip yatsan iyi olacak. Sakın oturup çalışayım deme,” diyerek dışarı çıktı.
Wallander notlarını toplamaya başladı.
“Üstünde çalışmam gereken bir iki şey var,” dedi Höglund’a. “Buraya ilk geldiğin günü anımsıyor musun? Benden öğreneceğin birçok şey olduğunu söylemiştin. Şimdi yanıldığını görüyor olmalısın.”
Höglund masanın kenarına ilişmiş, tırnaklarına bakıyordu. Wallander genç kadının çok yorgun ve solgun olduğunu fark etti. O anda hiç de güzel görünmüyordu ama hâlâ çok yetenekliydi. Mesleğini de çok seviyordu. Bu bağlamda birbirlerine benziyorlardı.
Notlarını masaya bırakıp arkasına yaslandı.
“Ne gördüğünü söyle bana.”
“Beni çok korkutan bir şey.”
“Neden?”
“Vahşet. Hesaplılık. Ve nedensizlik.”
“Eriksson çok varlıklı biriydi. Herkes onun bir zamanlar ne denli acımasız bir iş adamı olduğunu söylüyor. Birçok düşmanı olmalı.”
“Tüm bunlar onun neden bambu kazıklarına çakılarak öldürüldüğünü açıklamaz.”
“Nefret aynen kıskançlık gibi bazen insanın gözünü bürür.”
Genç kadın hayır dercesine başını salladı.
“Eriksson’un kazığa sokulmuş bedenini gördüğümde yaşlı bir adamın öldürülmesinden çok daha fazla bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu hissettim,” dedi. “O andaki duygularımı daha net bir şekilde açıklayamıyorum ama bu duygu hâlâ içimde ve oldukça güçlü. Ayrıca beni de çok tedirgin ediyor.” Wallander içindeki tedirginliği anımsadı. Genç kadın çok önemli bir şey söylemişti. Kendisinin de tam olarak bilincine varamadığı ama benzeri şeyleri düşündüğü ortadaydı.
“Devam et,” dedi. “Düşüncelerini zorla!”
“Fazla bir şey yok. Bir adam öldürüldü. Cinayetin işlendiği yeri görenlerin o manzarayı bir daha unutacağını sanmıyorum. Bir cinayetti bu. Ama işin bununla kalmayacağını, arkasının geleceğini hissediyorum.”
“Her katilin kendine özel bir dili vardır,” dedi Wallander. “Bunu mu demek istiyorsun?”
“Evet, böyle de denilebilir.”
“Sence katil bu davranışıyla bize bir şey mi söylemek istiyor?”
“Olabilir.”
Bu bir tür şifre olabilir, diye geçirdi içinden Wallander. Henüz çözemediğimiz bir şifre.
“Haklı olabilirsin.”
Bir süre ikisi de konuşmadı. Wallander yerinden kalkıp notlarını yeniden toparladı. Notlarının arasında kendisinin olmayan bir not gözüne ilişti.
“Bu senin mi?”
Genç kadın kâğıda baktı.
“Svedberg’in yazısına benziyor.”
Wallander kurşun kalemle yazılmış notu okumaya çalıştı. Doğum koğuşuyla ilgili bir şeydi. Tanımadığı bir kadının adı yazıyordu.
“Bu da ne demek oluyor?” dedi. “Svedberg’in çocuğu mu olacak? Evli değil ki. Görüştüğü biri mi var?”
Genç kadın Wallander’in elindeki kâğıdı alıp okudu.
“Biri, doğum koğuşunda bir kadının hemşire gibi giyinip dolaştığını ihbar etmiş,” dedi kâğıdı geri vererek.
“Zamanımız olunca bu konuyla da ilgilenelim,” diye karşılık verdi Wallander alaycı bir tavırla. Notu çöpe atmayı düşündü ama vazgeçti. Ertesi sabah Svedberg’e vermeye karar verdi.
Koridorda ayrıldılar.
“Çocuklarına kim bakıyor,” diye sordu Wallander. “Kocan döndü mü?”
“Mali’de.”
Wallander, Mali’nin nerede olduğunu bilmiyordu ama sormadı.
Höglund artık tenhalaşmış emniyet binasından çıktı. Wallander, Svedberg’in notunu masasına koyup ceketini aldı. Emniyetten çıkarken gazete okuyan nöbetçi polisin odasına uğradı.
“Lödinge’yle ilgili arayan oldu mu?”
“Hayır.”
Wallander arabasına doğru gitti. Hava rüzgârlıydı. Ann-Britt Höglund çocuklarına ilişkin sorusuna kaçamak bir yanıt vermişti. Arabasının anahtarlarını bulabilmek için tüm ceplerini boşaltmak zorunda kaldı. Sonra da eve gitti. Çok yorgun olmasına karşın hemen yatmadı. Koltuğuna oturup o gün olanları yeniden düşündü. Onu en çok Höglund’un sözleri kaygılandırmıştı. Holger Eriksson cinayetinin arkasında başka bir şeyler olduğuna ilişkin söyledikleri onu tedirgin etmişti. Katil katildi, daha fazla ne olabilirdi ki?
Yattığında saat sabahın üçüne geliyordu. Uykuya dalmadan önce ertesi sabah hem babasını hem de kızı Linda’yı araması gerektiğini düşündü.
Saat altıda birden uyandı. Bir rüya görmüştü. Rüyasında Eriksson ölmemişti. Hendeğin üzerindeki tahta köprüde duruyordu. Tam köprü çökmek üzereyken Wallander uyanmıştı. Güçlükle kalktı. Yağmur yağıyordu. Mutfakta, kahvenin bittiğini fark edince iki aspirinle yetindi ve bir elini başına dayayarak uzun bir süre masada oturdu.
Yediye çeyrek kala emniyetteydi. Odasının kapısını açtığında bir akşam önce fark etmediği bir şeyi gördü. Pencerenin yanındaki sandalyenin üstünde bir paket duruyordu. Ebba, Gösta Runfeldt’in verdiği siparişi postaneden aldırtmıştı. Ceketini asıp paketi açmaya hakkı olup olmadığını düşündü. Sonra kâğıdı yırtıp içindeki kutuyu açtı. Martinson odasının önünden geçerken Wallander kaşlarını çatmış kutunun içindekilere bakıyordu.
“Buraya gel,” diye seslendi Wallander. “Gel de şuna bir bak.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
