Читать книгу «Beşinci Kadın» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

3

27 Eylül Salı günü Skåne’de hava yağışlıydı. Meteorologlar sıcak geçen yazdan sonra sonbaharın yağışlı geçeceğini tahmin etmişlerdi. Bunda da haklı oldukları anlaşılıyordu.

İtalya yolculuğundan sonraki ilk iş gününün akşamı Wallander eve gelince ayaküstü yiyecek bir şeyler hazırlayıp yedi. Stockholm’de oturan kızını defalarca aradı ama ulaşamadı. Balkon kapısını açtı. Yağmurun getirdiği serin hava içeri doldu. Kızı Linda’nın telefon edip tatilinin nasıl geçtiğini sormamasına canı sıkılmıştı. Bir kez daha kızına telefon etti, telefon yine açılmayınca bu kez kızının işlerinin çok yoğun olduğunu düşünüp kendini rahatlatmaya çalıştı. Sonbaharda Linda hem özel bir tiyatro okuluna başlamıştı hem de Kungsholmen’deki bir restoranda garsonluk yapıyordu.

O akşam geç bir saatte Riga’da oturan Baiba’yı aradı. Roma’dayken genç kadını bir türlü aklından çıkaramamıştı. Birkaç ay önce Wallander, kafa derisi yüzen seri katilin yakalanmasından sonra genç kadınla Danimarka’da kısa bir tatil yapmıştı. Tatillerinin son günü Baiba’ya evlenme teklifi etmişti. Baiba ona kesin bir hayır dememekle birlikte isteksizliğini açıklamak için de herhangi bir neden ileri sürmemişti. İki denizin buluştuğu Skagen’deki uçsuz bucaksız kumsalda yürüyorlardı. Wallander uzun yıllar önce bir kez karısı Mona’yla bu kumsalda yürümüştü, bir kez de polis teşkilatından ayrılmayı ciddi bir şekilde düşündüğü sıralarda.

Danimarka’da hava akşamları oldukça sıcak ve nemli oluyordu. Dünya kupası maçları yüzünden insanlar televizyonlarının önünden kalkmıyorlardı. Bu yüzden de kumsalda hemen hemen onlardan başka kimse yoktu. Ağır adımlarla yürümüşler, Baiba renkli çakıl taşları toplamış ve bir kez daha bir polisle yaşayabilmesinin mümkün olamayacağını düşündüğünü söylemişti. Letonyalı bir polis olan kocası Karlis 1992 yılında öldürülmüştü. Wallander, Baiba’yla işte o günlerde Riga’da tanışmıştı. Roma’dayken kendisine gerçekten de yeniden evlenmeyi isteyip istemediğini defalarca sorup durmuştu. Evlenmek gerçekten de gerekli miydi? Günümüzde ve çağımızda artık hemen hemen hiçbir anlamı kalmayan yasal ve karmaşık bağlarla bağlanmanın bir anlamı var mıydı? Uzun süre Linda’nın annesiyle evli kalmıştı. Sonra bir gün, beş yıl önce, karısı ortada hiçbir şey yokken birdenbire boşanmak istediğini söylemişti. Wallander’in ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalmıştı ama karısının o günlerde ne demek istediğini, yeni bir yaşama tek başına başlama isteğinin arkasındaki nedenleri şimdi yeni yeni anlıyordu. Evliliklerinin neden o noktaya geldiğini anlaması uzun sürmüştü. İşi gereği eve geç saatlerde gelmesinden ve Mona’yla yeteri kadar ilgilenmemesinden ötürü evliliklerinin yürümemesinde kendi payının büyük olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Roma’dayken Baiba’yla gerçekten evlenmek istediğine karar vermişti. Onun Letonya’dan taşınıp Ystad’a yerleşmesini çok istiyordu. Maria Caddesi’ndeki dairesini satıp ev almaya bile karar vermişti. Büyükçe bir bahçesi olan, kent dışında bir ev alacaktı. Çok pahalı bir ev olmasına gerek yoktu ama iyi durumda olması önemliydi. Gerekli onarımı kendisi yapabilirdi. Ayrıca uzun zamandan beri istediği köpeği de alabilirdi.

Ystad’da sağanak olanca hızıyla sürerken tüm bunları Baiba’ya açtı. Bu aslında Roma’da kafasında kurduğu konuşmanın bir devamı niteliğindeydi. Ara sıra kendi kendine yüksek sesle konuşmaya da başlamıştı. Neden söz ettiğini anlamayan babasıysa bunun ne anlama geldiğini sormamış, Roma sokaklarında dolaşmayı sürdürmüştü. Wallander acaba hangisinin yaşlandığını ve bunamaya başladığını sormaktan alıkoyamamıştı kendini.

Baiba, Wallander’in sesini duymaktan memnun olmuştu. Wallander ona Roma yolculuğundan söz ettikten sonra yazdan kalan sorusunu yineledi. Bir süre için Riga ile Ystad arasında bir sessizlik oldu. Daha sonra Baiba o günden beri bu konuyu düşündüğünü söyledi. Hâlâ bazı kuşkuları vardı ama kuşkuları güçlenmek yerine azalıyordu.

“Buraya gelsene,” dedi Wallander. “Bu, telefonda konuşulacak bir şey değil.”

“Haklısın,” diye karşılık verdi genç kadın. “Geleceğim.”

Bu buluşmanın ne zaman olacağına karar vermemişlerdi. Bunu daha sonra konuşurlardı. Baiba, Riga Üniversitesi’nde çalıştığı için öncelikle izin alması gerekiyordu. Wallander telefonu kapattığında yaşamında yeni bir bölümün başladığını yüreğinde hissetti. Baiba gelecekti. Evleneceklerdi.

O gece kolayca uyuyamadı. İki kez kalkıp mutfak penceresinden yağmuru izledi. Rüzgârda sallanan sokak lambasına baktı.

Gece doğru dürüst uyuyamamasına karşın salı sabahı erkenden kalktı. Yediyi biraz geçe arabasını emniyetin parkına bıraktıktan sonra yağmur ve rüzgârda koşarak binaya girdi. Erkenden oto hırsızlığı dosyası üstünde çalışmak istiyordu. Erteledikçe hevesi de kaçıyordu. Ceketini kuruması için ziyaretçi koltuklarından birinin üstüne koydu. Sonra da neredeyse yarım metre yüksekliğindeki dosyaları aldı. Kapısı vurulduğunda dosyaları tarih sırasına göre düzenliyordu. Wallander gelenin Martinson olduğunu düşündü. İçeri girmesini söyledi.

“Sen tatildeyken sabahları buraya ilk gelen hep ben oluyordum,” dedi Martinson. “Şimdi yeniden ikinci sıraya düştüm.”

“İşimi özlemişim,” dedi Wallander masasının üstündeki dosyaları göstererek.

Martinson’un elinde bir kâğıt vardı.

“Bunu sana dün vermeyi unuttum,” dedi. “Amirim Holgersson bir göz atmanı istemişti.”

“Bu nedir?”

“Al oku. İnsanların biz polislerden her konuda bir açıklama beklediğini bilirsin.”

“Politik mi?”

“Öyle sayılabilir.”

Wallander arkadaşına soru sorarcasına baktı. Martinson genellikle lafı dolandırmazdı. Yıllar önce Halk Partisi’nin önde gelen isimlerindendi ve o günlerde de büyük olasılıkla politikaya atılmanın hayalini kurmuştu. Wallander’in bildiği kadarıyla da parti gözden düştükçe Martinson’un umudu da zaman içerisinde balon gibi sönmüştü. Arkadaşına Halk Partisi’nin son seçimlerdeki başarısızlığından söz etmemeye karar verdi.

Martinson gitti. Wallander arkadaşının verdiği kâğıdı okudu. İkinci okuyuşunda çok öfkelenmişti. Odasından rüzgâr gibi çıkarak Svedberg’in odasına girdi.

“Bunu gördün mü?” diye sordu Martinson’un kendisine az önce verdiği kâğıdı sallayarak.

Svedberg başını iki yana salladı.

“Hayır? Ne?”

“Polisin, derneklerine koydukları isim hakkında ne düşündüğünü öğrenmek isteyen yeni bir kuruluştan geliyor.”

“Yani?”

“Kendilerine ‘Balta Dostları’ demeyi düşünüyorlarmış.”

Svedberg arkadaşına dehşetle baktı.

“Balta Dostları mı?”

“Evet. Bu yaz burada olanların ışığında bu adın kötüye kullanılmasından korkuyorlarmış. Derneğin kafa derilerini yüzmek gibi bir niyeti yokmuş.”

“Peki, niyetleri neymiş?”

“Eğer doğru anladıysam el işleriyle ilgilenen ve eski ev aletlerini sergilemek için müze kurmak isteyen bir grup.”

“Öyleyse bir sakıncası yok, değil mi? Neden bu denli öfkelendin?”

“Çünkü polisin bu tür şeylere zaman ayırabilecek kadar boş olduklarını düşünüyorlar da ondan. Oysa başımızı kaşıyacak zamanımız yok,” dedi Wallander. “Bana sorarsan ev aletlerinin sergileneceği bir müze için Balta Dostları adı oldukça garip ama bu saçmalıklara ayıracak zamanım da yok.”

“O zaman bunu müdüre söyle.”

“Söyleyeceğim.”

“Müdürün sana katılacağını sanmıyorum ya neyse. Şimdi hepimiz yerel polis olacağız.”

Wallander, Svedberg’in haklı olduğunun farkındaydı. Polisliğe başladığı ilk günden beri “kamuoyu” diye bilinen o kalabalık insan topluluğuyla polis arasındaki karmaşık ilişkiden ötürü emniyet güçleri bitmek bilmeyen ve geniş kapsamlı değişikliklere katlanmak zorunda kalıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğü ve her bir polisin üstünde kara bulut gibi duran bu kamuoyu tek bir sözcükle ifade edilebilirdi: kararsızlık. Kamuoyunu memnun etmek için yapılan son girişim de tüm İsveç emniyetinin yerel polis gücü olarak değiştirilmesiydi. Bunun nasıl yapılacağını ise kimse bilmiyordu. Emniyet Genel Müdürü polisin sürekli ortalıkta görülmesinin ne denli önemli olduğunu vurgulamıştı. Polisin görünmez bir varlık olduğunu düşünen kimse olmadığından bu yeni stratejinin yaşama nasıl geçirileceğini kestiremiyordu. Polisler zaten sokaklarda dolaşıyor, bisikletle devriye geziyorlardı. Emniyet Genel Müdürü daha az somut, daha farklı bir görünürlükten söz ediyor olmalıydı. “Yerel polis” sözcüğü kuş tüyü yastık gibi rahatlatıcı bir şeyi çağrıştırmalıydı ama her geçen gün İsveç’te işlenen vahşi cinayetlerin sayıları artarken bu kavramın gerçekle nasıl bağdaştırılabileceğini kestirmek zordu. Bu yeni uygulamadan ötürü, kendi işleriyle ilgilenirken “Balta Dostları” adını kullanmak isteyen derneklere de zaman ayırmak zorundaydılar.

Bir fincan kahve alarak odasına gidip kapıyı arkasından kapattı. Bir kez daha masada biriken dosyaları incelemeye koyuldu. Önceleri kendini işe vermekte zorlanıyordu. Baiba’yla konuştuklarını anımsıyordu. Gerçek bir polis gibi davranmak için kendini zorladı ve bir süre sonra hiç tatil yapmamışçasına, eskisi gibi yoğun bir çalışma temposuna girdi. Bazı konuları konuşmak için Göteborg’da iş birliği yaptığı polisi aradı. Telefonu kapattığında öğle vakti olmuştu, acıktığını fark etti. Yağmur hâlâ yağıyordu. Arabasına binerek kent merkezine gidip yemek yedi. Bir saat sonra da emniyete döndü. Tam masasına oturmaya hazırlanırken telefon çaldı. Arayan danışma görevlisi Ebba’ydı.

“Bir ziyaretçin var,” dedi.

“Kim?”

“Tyrén adında biri. Seninle konuşmak istiyormuş.”

“Ne hakkında?”

“Kayıp biri hakkında.”

“Onu başkasına gönderemez misin?”

“Mutlaka seninle konuşması gerektiğini söylüyor.”

Wallander masadaki açık dosyalara baktı. Hiçbiri, kaybolan biri hakkında rapor tutamayacağı denli önemli ve acil değildi.

“Yolla,” diyerek telefonu kapattı.

Odasının kapısını açtıktan sonra dosyaları kaldırmaya başladı. Başını kaldırıp baktığında bir adamın kapının eşiğinde durduğunu gördü. Wallander onu daha önce hiç görmemişti. Adamın üstünde OK petrol şirketinin amblemi olan bir tulum vardı. Adam petrol ve yağ kokuyordu.

Adamın elini sıkarak oturmasını söyledi. Elli yaşlarında, tıraşsız ve kır saçlı biriydi. Adının Sven Tyrén olduğunu söyledi.

“Benimle konuşmak istemişsiniz?” dedi Wallander.

“İyi bir polis olduğunuzu duydum,” dedi Tyrén. Aksanından Wallander’in hemşehrisi olduğu anlaşılıyordu.

“Çoğumuz iyiyiz,” diye karşılık verdi Wallander.

Tyrén’in yanıtı onu çok şaşırttı.

“Bunun doğru olmadığını siz de biliyorsunuz. Bir iki kez gözaltına alındım. Orada baş belası olan birçok polisle karşılaştım.”

1
...
...
15