29 Eylül Perşembe akşamı polis Holger Eriksson’un cesedinin bulunduğu hendeğin üstünü örttü. Hendeğin dibindeki çamurla kanı temizlemişlerdi. Hem bu tatsız iş hem de dinmek bilmeyen yağmur cinayet yerini Wallander’le arkadaşlarının tanık oldukları en iğrenç ve kasvetli yer yapmıştı. Lastik botları çamur içindeydi. Etrafa yerleştirdikleri projektörlerin ışıkları olay yerine gerçeküstü bir görünüm kazandırmıştı. Sven Tyrén yakıt dağıtımını bitirdikten sonra yeniden çiftlik evine gelmiş ve kazıklara çakılan adamın kimliğini doğrulamıştı. Evet demişti Tyrén, bu kesinlikle Eriksson. Bundan kuşkusu yoktu. Kaybolduğu bildirilen adamın aranması başlamadan bitmişti. Tyrén gördüklerini algılayamıyormuşçasına son derece sakin bir havadaydı. Birkaç saat polis kordonunun hemen arkasında tek bir sözcük söylemeden volta atmış, sonra da birden kamyonuna atlayarak oradan uzaklaşmıştı.
Hendeğin içinde Wallander kendini kapana kıstırılmış bir fare gibi hissetmişti. İş arkadaşları da kendisi gibi zorlanıyorlardı. Svedberg’le Hansson mideleri bulandığından kendilerini birkaç kez hendekten dışarı atıp kusmuşlardı. Evine göndermeyi düşündüğü Höglund ise hepsinden daha dayanıklı çıkmıştı.
Hendeğin içinde ceset bulunduğu haberini alır almaz Müdür Holgersson da zaman yitirmeden olay yerine gelmişti. Polislerin birbirlerine çarpmamaları, rahat rahat çalışabilmeleri için olay yeri düzenlenmişti ama genç bir stajyer polis çamurda kaymış, hendeğe yuvarlanmış ve kazıklardan biri eline batmıştı. Cesedi kazıklardan nasıl çıkaracağını tasarlayan doktor, stajyer polisin elini sarmıştı. Stajyerin nasıl düştüğünü gören Wallander, Eriksson’un da büyük olasılıkla aynı şekilde düşmüş olabileceğini düşündü.
Emniyetin adli tıp teknisyeni Nyberg’le birlikte ilk iş olarak kalasları incelemişlerdi. Tyrén kalasların köprü görevi gördüğünü onaylamıştı. Onları oraya Eriksson yerleştirmişti. Tyrén polislere Eriksson’un bir keresinde kendisini kuleye götürdüğünü de söyledi. Eriksson sabırlı bir kuş meraklısıydı ve kuleden kuşları izlemeye bayılırdı. Bu av kulesi değil, kuşları izleme kulesiydi. Evdeki boş dürbün kılıfının içindeki dürbün Eriksson’un boynundaydı. Nyberg birkaç dakikalık bir incelemeden sonra kalasların testereyle kesildiğini söyledi. Wallander bu sözleri duyduktan sonra hendekten dışarı çıkıp kafasını toplamaya çalıştı. Olayları birbirine bağlamaya çalışıyordu. Nyberg dürbünün gece de kullanılabilir türden olduğunu söylediğinde Wallander bazı şeyleri birbirine bağlamaya başlamıştı ama aynı zamanda karşısına çıkan bu gerçeği kabul etmekte zorlanıyordu. Eğer yanılmıyorsa planlı bir şekilde hazırlanmış vahşi bir cinayetle karşı karşıyaydılar. Katil her kimse, bu cinayeti kusursuz bir şekilde işlemişti.
Akşamüstü Eriksson’un cesedini hendekten çıkardılar. Doktor ve Müdür Holgersson bambu kazıkları çıkarıp çıkarmama konusunu bir süre tartıştılar. Wallander’in önerisiyle çıkarmaya karar verdiler. Olay yerini Eriksson kalaslara basıp hendeğe düşmeden önceki hâliyle görmeleri gerekiyordu. Eriksson’un cesedi kaldırılıp götürülürken Wallander kendini çok kötü hissediyordu. İşleri bittiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti, yağmur hafiflemişti ama yine de yağıyordu. Çevrede sadece jeneratörün uğultusuyla çamurların arasında yürüyen lastik botların çıkardığı ses duyuluyordu.
Bir anlık bir sessizlik oldu. Biri kahve getirdi. Jeneratörün beyaz ışığında yorgun yüzler görülüyordu. Wallander bir açıklama bulması gerektiğini düşünüyordu. Tam olarak neler olmuştu? İşe nasıl ve nereden başlayacaklardı? Herkes son derece yorgun ve bitkindi. Karınları da aç olmalıydı. Martinson cep telefonuyla konuşuyordu. Wallander onun karısıyla konuştuğunu tahmin etti. Ne var ki Martinson telefonu kapattıktan sonra arkadaşlarına dönüp meteoroloji uzmanıyla konuştuğunu ve yağmurun gece duracağını söylediğini açıkladı. Wallander yapılacak en iyi şeyin günün ağarmasını beklemek olduğuna karar verdi. Henüz katilin peşine düşmemişlerdi, başlangıç noktası arıyorlardı. Köpekler herhangi bir koku alamamıştı. Wallander’le Nyberg kuleye çıkmışlar ama herhangi bir ipucu bulamamışlardı. Wallander, Holgersson’a döndü.
“Şu an bir şey yapamayız, bu mümkün değil,” dedi. “Şafakla birlikte herkes burada olsa iyi olur. Şimdilik yapabileceğimiz en iyi şey biraz dinlenmek.”
Bu sözlere kimse karşı çıkmadı. Herkes bir an önce evine gitmek istiyordu. Sven Nyberg dışında tabii. Wallander onun olay yerinde kalmak isteyeceğini biliyordu. Geceyi orada geçirecek ve ertesi sabah geldiklerinde onu orada bulacaklardı. Diğerleri çiftlik evinin önüne park ettikleri arabalarına doğru giderken Wallander geride kaldı.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Hiçbir şey,” diye karşılık verdi Nyberg. “Tüm yaşamım boyunca hiç bu denli ürkütücü bir şey görmediğim dışında bir şey düşünemiyorum.”
Muşambayla örtülmüş hendeğin yanı başında duruyorlardı.
“Sence tüm bunlar ne anlama geliyor? Karşımızda duran şey ne? Neye bakıyoruz da göremiyoruz?” diye sordu Wallander.
“Hem savaşlarda kullanılan hem de yırtıcı hayvan avına çıkan Asyalıların kullandığı tuzakların bir benzeri bu,” dedi Nyberg. “Bunlara hayvan kazıkları derler.”
Wallander başını salladı.
“İsveç’te bambular bu denli kalın yetişmez,” diye sürdürdü konuşmasını Nyberg. “Balık oltaları ve mobilya için bunları ithal ediyoruz.”
“Skåne’de yırtıcı hayvan da yok,” dedi Wallander düşünceli bir sesle. “Ve savaşta da değiliz. O zaman tüm bunlar ne oluyor?”
“Buraya ait olmadıkları kesin,” dedi Nyberg. “Uygun olmayan bir şeyler var. Hiç hoşuma gitmedi.”
Wallander ona dikkatle baktı. Konuşkan biri olmayan Nyberg, uzun zamandan beri ilk kez bu denli uzun konuşmuştu. Duygularındaki ani değişikliği ve korkusunu açıkça ifade etmesi doğrusu ilginçti.
“Kendini fazla yorma,” dedi Wallander arkadaşının yanından uzaklaşırken ama Nyberg karşılık vermedi.
Wallander kordonun üstünden atlayarak gece boyunca olay yerinde nöbet tutacak olan polisleri başıyla selamlayıp çiftlik evine doğru gitti. Lisa Holgersson onu bekliyordu. Elinde bir el feneri vardı.
“Gazeteciler geldi,” dedi. “Onlara ne söyleyeceğiz?”
“Söyleyecek fazla bir şeyimiz olduğunu sanmıyorum.”
“Onlara Eriksson’un adından da söz etmeyelim mi diyorsun?” Wallander karşılık vermeden bir an düşündü.
“Kurbanın adını verebiliriz. Yakıt kamyonu sürücüsünün boş atıp dolu tutmaya çalışmadığından eminim. Bana Eriksson’un hiç akrabası olmadığını söylemişti. Ölümünü haber vereceğimiz hiç kimsesi yoksa adının duyulmasına da izin vermeliyiz. Belki bunun bize bir yararı bile olabilir.”
Eve doğru birlikte yürüdüler. Arkalarında kalan projektörler cinayet yerini gündüz gibi aydınlatıyordu.
“Başka ne anlatabiliriz?”
“Onlara bunun bir cinayet olduğunu söyle,” diye karşılık verdi Wallander. “Bundan hepimiz eminiz ama elimizde kuşkulanabileceğimiz ne bir ipucu var ne de bir delil.”
“Bir fikir oluşturdunuz mu?”
Wallander çok yorgun olduğunu hissediyordu. Her düşünce, söyleyeceği her sözcük sanki büyük bir çaba gerektiriyor gibiydi.
“Senin gördüğünden farklı bir şey görmedim ama cinayetin planlı programlı işlendiği açıkça ortada. Eriksson tuzağa düşürüldü. Bu da en az üç sonucu beraberinde getiriyor.”
Durdular.
“Bunlardan birincisi, bu cinayeti her kim işlediyse onun Eriksson’u tanıdığını ve bazı alışkanlıklarını bildiğini düşünebiliriz,” diye söze başladı Wallander. “İkincisi de katil onu kesinlikle öldürmeyi planlamıştı.”
Wallander yeniden yürümeye başladı.
“Üç demiştin.”
El fenerinin solgun ışığı altında genç kadının yüzüne baktı. Kendisinin nasıl göründüğünü merak etti. Yağmur güneş yanığı teninin açılmasına neden olmuş muydu acaba?
“Katil Eriksson’un yaşamına son vermekle yetinmedi,” dedi. “Onun acı da çekmesini istedi. Eriksson ölmeden uzun bir süre o kazıklarda acı çekerek can vermiş olmalı. Kargaların dışında da sesini duyan olmamıştır. Belki doktorlar bize onun ne zaman öldüğünü söyleyebilirler.”
Müdür Holgersson yüzünü buruşturdu.
“İnsan nasıl böyle bir şey yapabilir?”
“Bilmiyorum,” diye karşılık verdi Wallander.
Eve yaklaştıklarında iki gazeteciyle bir fotoğrafçının kendilerini beklediğini gördüler. Wallander onlarla daha önceki cinayetlerde karşılaşmıştı. Müdür Holgersson’a bir göz atınca genç kadının başını hayır dercesine salladığını gördü. Wallander gazetecilere olayı elinden geldiğince özetleyerek anlattı. Gazetecilerin birçok sorusu vardı ama Wallander soruları yanıtlamayacağını söyleyince onlar da gitmek zorunda kaldılar.
“Sen iyi nam salmış bir polissin,” dedi müdür. “Geçen yaz ne denli yetenekli olduğunu herkese kanıtladın. İsveç’te her polis birimi seninle çalışmak ister.”
Genç kadının arabasının yanında durdular. Wallander müdürünün sözlerinde son derece içten olduğunun farkındaydı ama buna karşılık veremeyecek denli de yorgun hissediyordu kendini.
“Bu soruşturmayı istediğin gibi yürüt. Bana sadece ihtiyaçlarını bildir ve gerisini merak etme.”
Wallander olur dercesine başını salladı.
“Birkaç saat sonra bazı şeyleri öğrenmiş olacağız ama şimdi her ikimizin de dinlenmesi gerek.”
Wallander eve gittiğinde saat sabahın ikisi olmuştu. Kendisine birkaç sandviç hazırlayarak mutfak masasına oturup yedi. Sonra da çalar saatini beşe kurup yatağına uzandı.
Bir kez daha alaca karanlıkta toplandılar. Yağmur durmuştu ama rüzgâr vardı ve hava soğumuştu. Gece boyunca olay yerinde kalan Nyberg’le polisler hendeğin üstündeki muşambanın uçmaması için önlem almışlardı. Nyberg şimdi de hendeğin içinde adli tıp elemanlarıyla birlikte çalışıyordu.
Wallander çiftliğe gelirken yolda soruşturmayı nasıl yürütmesi gerektiğini düşünüyordu. Eriksson hakkında kimse bir şey bilmiyordu. Varlıklı olması işe başlamaları için yol gösterici nitelikte olabilirdi ama cinayetin bu yüzden işlendiğine inanmak olası değildi. Hendekteki kazıklar başka bir şeyi anlatmak istiyor gibiydi. Kazıkların dilini çözemediğinden hangi yöne gitmesi gerektiğini de kestiremiyordu.
Ne yapacağını kestiremediği zamanlarda yaptığı gibi bir zamanlar hem öğretmeni hem de yakın dostu olan eski polis Rydberg’i düşündü. Onun o bilgeliği olmasaydı ben sıradan bir polis olmaktan öteye gidemezdim, diye geçirdi içinden. Rydberg yaklaşık dört yıl önce kanserden ölmüştü. Wallander zamanın bu denli hızla geçmesi karşısında birden ürperdi. Rydberg olsaydı ne yapardı, diye sordu kendine.
Sabır, diye geçirdi içinden. Rydberg olsaydı bana şimdi mutlaka sabırlı olmanın her şeyden çok daha önemli olduğunu söylerdi.
Eriksson’un evinde geçici bir üs kurmuşlardı. Wallander en önemli görevlerin listesini yaparak olabilecek en iyi şekilde görev dağılımı yaptı. Bundan sonra durumun özetini çıkarmaya çalıştı ama soruşturmalarında ilerleyebilecek herhangi bir ipucu olmadığının bir kez daha bilincine vardı.
“Bu cinayetle ilgili çok az şey biliyoruz,” diye söze başladı. “Sven Tyrén adında bir yakıt kamyonu sürücüsü salı günü emniyete gelerek birinin kaybolduğundan kuşkulandığını bildirdi. Tyrén’in söylediklerinde ve şiirin üstündeki tarihten yola çıktığımızda cinayetin geçen çarşamba akşamı saat ondan sonra işlendiğini düşünebiliriz ama tam olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. Patalogların raporlarını beklemek zorundayız.”
Wallander sustu. Kimsenin sorusu yoktu. Svedberg esnedi. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Şu anda yatağında uyuyor olması gerekirdi ama ona ihtiyaçları olduğunu da herkes biliyordu.
“Holger Eriksson hakkında fazla bir şey bilmiyoruz,” diye sürdürdü konuşmasını Wallander. “Eski bir galerici. Varlıklı, hiç evlenmemiş ve çocuğu yok. Hem şair hem de kuşlarla yakından ilgili biri.”
“Bundan biraz daha fazlasını biliyoruz,” diye araya girdi Hansson. “Eriksson bu bölgede özellikle on ya da yirmi yıl önce çok iyi tanınan biriymiş. Hem araba hem de at ticaretiyle ün salmış o günlerde. Sıkı bir pazarlıkçıymış. Sendikalara asla hoşgörüyle yaklaşmazmış. Alabildiğine cimri olduğundan parasını çarçur etmemiş. Vergi kaçırma gibi bazı yasa dışı işlere adı karışmış ama eğer yanlış hatırlamıyorsam hiç yakalanmamış.”
“O zaman bazı düşmanları olması gerek,” dedi Wallander.
“Böyle düşünmek rahatlatıcı olabilir ama bu, söz konusu düşmanların onu öldürmek istediği anlamına da gelmez. Özellikle bu şekilde.”
Wallander uçları sivriltilmiş bambu kazıklarla köprü konusunu tartışmak için biraz daha beklemeye karar verdi. Öncelikle kafasındaki düşünceleri bir düzene koymak istiyordu. Bu, Rydberg’in sürekli ona söylediği şeylerden biriydi. Bir cinayet soruşturması inşaat alanına benzer, derdi. Her şeyin sırayla ve belli bir düzen içerisinde yapılması gerekir, aksi hâlde bina yıkılır.
“Yapmamız gereken ilk şey Eriksson’un yaşamını ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak olmalı,” dedi Wallander. “Ama bunu yapmadan önce cinayetin kronolojisiyle ilgili izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım.”
Büyük mutfak masasının etrafında oturuyorlardı. Polis kordonu altına alınan cinayet yeriyle rüzgârda uçuşan beyaz muşambayı pencereden görüyorlardı. Üstü başı çamur içinde olan Nyberg bostan korkuluğuna benziyordu. Wallander onun insanı tedirgin edici sesini duyar gibi oldu ama onun çok yetenekli ve kılı kırk yaran biri olduğunu da biliyordu. Eğer elini sallıyorsa bunun mutlaka bir nedeni olmalıydı.
Wallander dikkatinin artmaya başladığını hissetti. Bunu daha önce de defalarca yapmıştı ve soruşturma ekibinin katilin izini sürmeye başlayacağı ânı yakaladığını yüreğinde hissediyordu.
“Bence olay şöyle gelişti,” diye başladı Wallander ağır ağır konuşarak. “Çarşamba akşamı saat ondan sonra ya da perşembe sabahı erkenden Holger Eriksson evinden çıktı. Dışarıda uzun kalmayacağı için de kapıyı kilitlemedi. Yanına gece görüşü olan dürbününü de almıştı. Köprüye doğru uzanan yolda, hendeğe doğru yürümeye başladı. Büyük olasılıkla kuleye çıkacaktı. Kuşlarla yakından ilgileniyordu. Eylül ve ekim aylarında göçmen kuşlar güneye gider. Kuşlar konusunda fazla bir bilgim yok ama birçoğunun bu yolculuğu gece karanlıkta yaptıklarını biliyorum. Bu da bize Eriksson’un neden geç bir saatte evinden çıktığını açıklıyor. Köprüye adımını attığında kalaslar testereyle kesildiğinden hendeğe düşüyor ve kazıklar bedenine giriyor. Ölüm yeri hendek. Yardım için bağırmış olsa bile çevrede kimse yoktu. Çiftliğe boşuna ‘İnziva’ adını vermediği de ortada.”
Sözlerini sürdürmeden önce masadaki termostan fincanına kahve koydu.
“Bence olaylar bu şekilde gelişti,” dedi. “Elimizde yanıtlardan çok soru var ama işe bu noktadan başlamalıyız. İşini çok iyi planlamış bir katille karşı karşıyayız. Acımasız ve tüyler ürpertici. Elimizde şimdilik herhangi bir ipucu ya da delil yok.”
Bir süre kimse konuşmadı. Wallander masanın çevresinde oturan arkadaşlarına baktı. Sonunda Höglund sessizliği bozdu.
“Önemli olan bir şey daha var,” dedi. “O da bu cinayeti her kim işlemişse davranış biçimini gizlemeye hiç de niyetli olmadığı.”
Wallander de aslında bu noktaya gelmek üzereydi.
“Eğer o ölümcül tuzağa dikkatle bakarsak onun bir tür açıklama niteliğinde olduğunu ortaya çıkarabilme şansımız var.”
“Katilin deli olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu Svedberg. Masadakiler onun bu sözlerle ne demek istediğini hemen anlamışlardı. Geçen yaz yaşadıklarını henüz unutamamışlardı.
“Bu olasılığı da göz ardı edemeyiz,” dedi Wallander. “Aslında hiçbir şeyi göz ardı edemeyiz.”
“Ayılara kurulan tuzak gibi,” dedi Hansson. “Ya da Asya’da geçen eski savaş filmlerindeki gibi. Ayı tuzağı ve kuş sevdalısı, ilginç bir karışım.”
“Ya da bir galerici,” diye ekledi Martinson.
“Veya bir şair,” dedi Höglund. “Elimizde birçok seçenek var.”
Wallander toplantıyı bitirdi. Toplantı yapmak istediklerinde Eriksson’un mutfağını kullanacaklardı. Svedberg, hem Eriksson’un siparişlerini alan sekreter kızla hem de Sven Tyrén’le konuşmak için oradan ayrıldı. Höglund yakınlarda yaşayanlarla konuşulup konuşulmadığına bakmaya gitti. Posta kutusundaki mektupları anımsayan Wallander, Höglund’a mahallenin postacısıyla konuşmasını da söyledi. Müdür Holgersson’la Martinson diğer işleri organize etmek için çalışırken Hansson da Nyberg’in adli tıp teknisyenleriyle birlikte evi inceleyecekti.
Soruşturmanın tekerleği dönmeye başlamıştı.
Wallander ceketini üstüne geçirerek hendeğe doğru gitti. Gökyüzü kara bulutlarla kaplıydı. Rüzgâr onu arkadan itiyordu. Birden kazların hiçbir hayvanın sesine benzemeyen bağırtılarını duydu. Durup başını kaldırıp göğe baktı. Kısa süre sonra küçük gruplar hâlinde güneybatıya doğru kanat çırpan kuşları gördü. Skåne’den geçen diğer tüm göçmen kuşlar gibi bunların da Falsterbo Burnu’ndan geçerek İsveç’ten ayrılacaklarını düşündü.
Wallander masanın üstündeki şiiri düşünerek orada öylece durup kuşların arkasından baktı. Sonra da içindeki tedirginliğin gittikçe arttığının bilincinde yoluna devam etti.
Bu vahşice işlenen cinayette onu sarsan ve korkutan bir şey vardı. Yoğun bir nefret duygusundan ya da bir anlık çılgınlıktan ötürü işlenen bir cinayet de olabilirdi bu ama cinayetin arkasında her şeyin soğukkanlılıkla planlandığı hissediliyordu. Neyin kendisini daha çok korkuttuğundan emin değildi.
Nyberg’le adli tıp teknisyenleri çamura batmış kanlı kazıkları kaldırmaya başlamışlardı. Kazıklar teker teker plastik örtülere sarılıp arabaya yerleştiriliyordu. Nyberg’in yüzü gözü çamur içindeydi. Sert ve öfkeli hareketlerle çalışmasını sürdürüyordu. Wallander kendini bir mezara bakıyormuş gibi hissetti.
“Nasıl gidiyor?” diye sordu sesine yüreklendirici bir ifade vermeye çalışarak.
Nyberg homurdandı. Wallander aklındaki soruları bir süreliğine ertelemeye karar verdi. Nyberg çabuk öfkelenen, değişken bir ruh hâline sahip ve her an kavga çıkarmaya hazır biriydi. Emniyettekiler Nyberg’in en küçük bir kışkırtma karşısında Emniyet Genel Müdürü’ne bile rahatlıkla bağırabileceğini düşünürlerdi.
Polis hendeğin üstüne geçici bir köprü kurmuştu. Wallander sert rüzgârın altında diğer taraftan tepeye çıktı. Yaklaşık üç metre yüksekliğindeki kuleyi inceledi. Kule, Eriksson’un yaptırdığı köprüyle aynı ahşaptandı. Wallander kuleye dayalı merdiveni tırmandı. Platform bir metrekareden daha büyük değildi. Rüzgâr yüzünü yakıyor, gözlerinin yaşarmasına neden oluyordu. Üç metre yükseklikte manzara tümüyle farklı görünüyordu. Hendeğin içinde çalışan Nyberg’i gördü. Uzaklardan Eriksson’un çiftliği görülüyordu.
Başını hafifçe öne eğerek üstünde durduğu platformu incelemeye koyuldu. Birden Nyberg incelemesini bitirmeden kuleye tırmandığına pişman oldu. Aşağıya indi ve kulenin altında rüzgârsız bir yer bulmaya çalıştı. Kendini çok yorgun hissediyordu ama içindeki yoğun tedirginlik de her an artıyordu. Bu duygusunu bastırmaya çalıştı. Depresyon mu geçiriyordu? Mutluluğu çok kısa sürmüştü; tatil, bir ev satın alma kararı, köpek sahibi olma. Tabii en önemlisi de Baiba’nın gelmesiydi.
Ancak bunlar gerçekleşmeden yaşlı bir adamın hendeğin içindeki cesedi ortaya çıkmış ve Wallander’in mutlu dünyası sabun köpüğü gibi sönmeye başlamıştı. Bu şekilde yaşamayı daha ne kadar sürdüreceğini çok merak ediyordu.
Bu düşünceleri kafasından atmaya çalıştı. Bir an önce Eriksson’a bu ölüm tuzağını kimin kurduğunu bulmak zorundalardı. Wallander yokuştan aşağı inmeye başladı. Martinson’un her zamanki gibi telaşlı bir şekilde kendisine doğru geldiğini gördü. Wallander adımlarını hızlandırdı. Kendini hâlâ kararsız ve tedirgin hissediyordu. Bu soruşturmaya hangi yönden yaklaşmalıydı? Araştırmanın kalbine girebilmenin yollarını bulması gerekiyordu.
Martinson’un yüzünden önemli bir şeyin olduğu anlaşılıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Vanja Andersson adında birini hatırlıyor musun?”
Wallander’in bu adı anımsaması için bir süre düşünmesi gerekmişti. Sonra onun Västra Vall Caddesi’ndeki çiçekçide çalışan kadın olduğunu anımsadı.
“Evet ama şimdi ona ayıracak zamanımız yok.”
“Bu kadar emin konuşmasan iyi olur,” dedi Martinson.
“Neden?”
“Dükkân sahibi Gösta Runfeldt’in Nairobi’ye hiç gitmediği ortaya çıkmış.”
Wallander, Martinson’un ne söylemeye çalıştığını anlayamamıştı.
“Yardımcısı, patronunun bineceği uçağın saatini öğrenmek için seyahat acentesini aramış. O zaman öğrenmiş.”
“Neyi öğrenmiş?”
“Runfeldt’in, biletini almasına karşın Afrika’ya gitmediğini.” Wallander arkadaşına şaşkınlıkla baktı.
“Biri daha kayıp,” dedi Martinson.
Wallander karşılık vermedi.
О проекте
О подписке
Другие проекты