Graham odasını incelemeye devam etti. Yorulmuştu. Buna rağmen merakı durmasına izin vermiyordu. Diğer odanın tavanı daha yüksekti. Kubbe şeklinde yapılmıştı. Merkezinde dikdörtgen bir boşluk vardı. Baca gibi bir yere açılıyordu. İçinde fırıldak gibi dönen bir şeyler vardı. Anladığı kadarıyla bu alet odadaki havanın dolaşımını sağlıyordu. Bu aletin çıkardığı baygın ses dışında odaya tamamen sessizlik hâkimdi. Fırıldakların hareketleri sırasında, kısa süreler için gökyüzünü görmek mümkün oluyordu. Graham bir defasında bir yıldız görmüş ve bunu görebilmesine çok şaşırmıştı.
Bu sırada odanın pervazlara yerleştirilmiş küçük lambalarla aydınlatıldığını fark etti. Hiç pencere yoktu. O sırada Howard’la birlikte girip çıktıkları bir sürü oda ve geçitlerin hiçbirinde pencere olmadığını hatırladı. Yoksa buradaki binalar penceresiz mi yapılıyordu? Gerçi sokaklarda pencerelere rastlamıştı. Ama bunların aydınlatma için kullanılıp kullanılmadığından emin olamadı. Belki de bütün şehir gece gündüz yapay bir şekilde aydınlatılıyordu. Belki de hiç gece olmuyordu burada.
Derken daha önce dikkat etmediği bir şeyi daha fark etti. Hiçbir odada şömine yoktu. Belki de mevsim yazdı. Gezip gördüğü yerler yazlık yapılar olabilirdi. Tabii tüm şehrin tek bir merkezden ısıtılıyor olması da mümkündü. Bir süre bu meselelerle meşgul oldu. Sonra duvarların pürüzsüz dokusu ve yatağının hiçbir düzenlemeye ihtiyaç bırakmayan kullanışlı yapısı gibi küçük ayrıntılar dikkatini çekmeye başladı. Etrafındaki her şey alabildiğine sadeydi. Hemen hiçbir süs eşyası yoktu ortada. Renklerin ve şekillerin çıplak zarafeti insan ruhunun güzelliğe olan açlığını doyurmaya yetiyordu. İçeride duran sandalyeler son derece rahattı. Masanın üzerinde içi sıvıyla dolu birkaç şişe, boş bardaklar ve bir tabak vardı. Tabağın içinde duran, jeli andıran madde, Graham’e çok garip gelmişti. Etrafına bakındı. Gazete ve dergilerin yokluğu dikkatini çekti. İşin doğrusu odalarda yazılı hiçbir şey yoktu. “Dünya gerçekten de değişmiş,” dedi.
Diğer odadaki bir duvarın dibinde, ne olduklarını anlayamadığı küçük silindirler sıralanmıştı. Renkleri beyazdı. Üzerlerine yeşil boyayla bir şeyler yazılmıştı. Sadelikleri odanın genel dekorasyonu ile son derece uyumluydu. Silindirlerin hemen yanında yaklaşık bir metrekarelik küçük bir alet vardı. Beyaz yüzü odaya dönüktü. Karşısında bir iskemle duruyordu. Bu silindirlerin yeni çağın kitapları olabileceği geldi aklına. Onları kurcalayarak, ne olduklarını anlamaya çalıştı.
Silindirlerin üzerindeki yazılar kafasını karıştırmıştı. İlk bakışta Rusça olabileceklerini düşündü. Daha sonra silindirlerin üzerindeki yazılardan bir tanesini okuyabildiğini fark etti. Garip bir İngilizceydi bu. “Kral ulu çek dam.” Herhalde “Kral olacak adam,” anlamına geliyordu bu ifade. Ufak tefek değişiklikler olsa da, dilin genel yapısı korunmuştu.
Daha önce bu ismi taşıyan bir hikâye okuduğunu hatırladı. Hikâyenin ayrıntılarını gözünün önünde canlandırmaya çalıştı. Okuduğu en iyi hikâyelerden biriydi bu. Önünde duran bu silindirler, kitap isimleri taşısalar da, şüphesiz ki Graham’in çağındaki kitaplardan çok farklıydılar. Diğer silindirleri incelemeye başladı. Bunlardan iki tanesinin üzerinde yazanlar daha fazla ilgisini çekmişti. “Karanlığın Kalbi” ve “Geleceğin Madonnası.” Daha önce bu isimleri duymamıştı. Eğer bunlar gerçekten de edebi eserlerse, Viktorya döneminden sonra yaşamış yazarlara ait olmalıydılar.
Epeyce bir süre, bu garip silindirlerin nasıl kullanıldığını anlamaya çalıştı. Daha sonra yanındaki aletle ilgilenmeye başladı. Aleti kurcalarken üzerinde bulunan bir kapağı yerinden oynattı. Kapağın altında bir silindir duruyordu. Aletin üst köşesindeki düğmeye dokundu. Çok geçmeden bir takım yabancı sesler duymaya başladı. Ve hemen arkasından müzik sesi duydu… Aletin odaya bakan düz yüzeyinde çeşitli renkler belirmişti. Yavaş yavaş bu aletin ne işe yaradığını anlamaya başlıyordu. Geri çekilip izlemeye başladı.
Şimdi aletin üzerinde bir resim görünüyordu. Renkleri çok canlı ve göz alıcıydı. Daha dikkatli bakınca içinde hareketli şekillerin olduğunu fark etti. Sadece hareket etmiyor, aynı zamanda bir takım sesler çıkarıyorlardı. Tanık olduğu şeyin onda yarattığı hisler kelimelerle anlatılamayacak kadar garipti. Bütün dikkatini topladı. Gördükleri giderek daha fazla ilgisini çekiyordu. Bir adam oradan oraya dolaşıyor, bir yandan da güzel ama asabi bir kadına bağırıp çağırıyordu. Her ikisi de Graham’e çok garip gelen renkli giysiler giymişlerdi. “Ben çalışıyordum,” dedi adam. “Ya sen, ya sen ne yapıyordun?”
Kafasını meşgul eden bütün meseleler tamamen uçup gitmişti. Sandalyeye oturdu. İlgiyle izlediği karakterlerin bazı konuşmaların arasında kendisinden bahsettiklerini fark etti: “Uykucu uyandığında,” dendiğini duydu. Bu bir deyimdi. Uzun süre ertelenen, insanların gerçekleşmesinden umudu kestikleri şeyleri anlatmak için kullanılıyordu. Fazla üzerinde durmadı. İzlemeye devam etti. Kısa bir süre içerisinde, izlediği insanları kendisine yakın görmeye başladı. Sanki çok iyi tanıyordu onları.
Bir süre sonra oyun bitti. Aletin odaya bakan yüzeyi yeniden bembeyazdı.
İzlediği bambaşka bir dünyaydı. Ahlaksız, zevk düşkünü, enerjik, kurnaz… Ciddi ekonomik sorunlar vardı ve toplumsal çatışmalar yaşanıyordu. Diyaloglarda geçen bazı imaları tam olarak anlayamamıştı. Yeni ahlaki değerlerin, yeni bir aydınlanma anlayışının ortaya çıktığı belliydi. Şehir yollarıyla olan ilk tanışmasında, mavi keten elbiseler giyen insanlar hemen dikkatini çekmişti. Oyunda da aynı şekilde giyinen bir sürü insan vardı. Şüphesiz ki hikâye çağdaş bir eserdi. İzlediği bütün ayrıntılar hikâyenin bu dönemin insanlarını konu aldığını ortaya koyuyordu. Çarpıcı bir gerçekçilikle yazılmıştı. Finalde ise hikâye bir trajediye dönüşüyordu. Hikâyenin bu kısmı Graham’in canını sıkmıştı. Bir süre hareketsiz kaldı.
Gözlerini ovuşturdu. Geç saatlere kadar yeni uğraşı ile meşgul olmuştu. Tanık olduğu sahneler bir türlü aklından çıkmıyordu. Yerinden kalktı. İşte yeniden kendi harikalar dünyasındaydı. Oyunun etkileri yavaş yavaş kayboluyordu. Sokak çatışmaları, ne idüğü belirsiz konsey ve uyandıktan sonra yaşadıklarına dair rahatsız edici anılar, zihninde canlanmaya başlamıştı. İnsanlar bu konseyi evrensel bir güç merkezi olarak görüyorlardı. Ve Uykucu… Sürekli Uykucu’dan bahsediyorlardı. İlk başlarda her konuşmada adı geçen bu Uykucu’nun kendisi olup olmadığından emin olamamıştı. Konuşulanları kafasında bir araya getirmeye çalıştı. Anlaması gereken ne çok şey vardı.
Yatak odasına gitti. Havalandırma boşluğundan yukarı baktı. Fanın dönüşü sırasında makine gürültüsüne benzeyen belli belirsiz ritmik sesler çıkıyordu. Odası sürekli aydınlatıldığından, gece ile gündüzü ayırt etmesine imkân yoktu. Yine de havalandırma aralığından gökyüzünün koyu mavi olduğunu fark edebiliyordu. Yıldızları bile görebiliyordu.
Odayı incelemeye devam etti. Anlaşılan kapıyı açmanın hiçbir yolu yoktu. Yardım zili ya da birilerini çağırabileceği başka bir araç da bulamadı. Sorularına yanıt alamamıştı. Merak içerisinde kıvranıyordu. Huzursuzluğu sağlıklı düşünmesine engel oluyordu. Kendisini nasıl olup da bir anda tüm bu garipliklerin ortasında bulduğunu anlamaya çalıştı. Şüphesiz ki sabırlı olması gerekiyordu. Birileri gelene kadar beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Yine de bilgiye olan susuzluğu giderek artıyor, kendini frenlemekte zorlanıyordu.
Yeniden aletin yanına gitti. Sonunda silindirleri nasıl takıp çıkaracağını bulmuştu. Aletin izlediği oyunlarda kullanılan dili izleyicinin tercihine göre düzenliyor olabileceğini düşündü. Belki de bu yüzden kendi döneminden iki yüzyıl sonrasına ait konuşmaları kolaylıkla anlayabiliyordu. Yeni bir silindir taktı alete. Bu bir müzikaldi. Başlarda gayet güzel geldi. Ne var ki duygusallığın dozu giderek arttı. Aklına izlediğinin Tanhauser’ın8 yeni versiyonu olabileceği fikri geldi. Müzik yabancı olsa da, senaryonun orijinal metnin modern bir uyarlaması olduğu anlaşılıyordu. Müzikalin güncel versiyonunda Tanhauser, Venusberg’e9 değil, zevk şehrine gidiyordu. İyi de bu zevk şehri neyin nesiydi? Şehvet dolu bir yazarın hayal gücünün ürünü olmalıydı bütün bunlar…
İlgisi giderek artıyordu. Meraklanmıştı. Ne var ki başından beri oyuna hâkim olan duygusallık rahatsız edici bir düzeye varmıştı. Graham’in hoşuna gitmedi bu durum.
İşin tadı kaçmıştı. Ortada ne güçlü bir betimleme vardı, ne de ustalıkla işlenen idealler… Her şey apaçıktı. Ve hatta çırılçıplak! 22. yy’ın Venusberg’i ile daha fazla vakit kaybetmek istemiyordu. Müzikalin bu bölümünün 19. yy versiyonunda nasıl olduğunu düşündü. Bütün çabasına rağmen anımsayamadı. Öfkelendi. Yerinden kalktı. Bu şeyi izlemiş olduğu için kendinden utanıyordu. Aleti ileri itti. Kapatmaya çalışıyordu. Hareketleri haddinden fazla sertti. Bir kıvılcım çıktı ve kolu sarsıldı. Biraz canı yanmıştı ama neyse ki sonunda kapanmıştı bu şey. Ertesi gün Tanhauser silindirinin yerine bir başkasını koymak istediğinde aletin artık çalışmadığını fark etti.
Odanın içinde aşağı yukarı yürüyüp duruyordu. Yaşadıklarının üzerinde bıraktığı etkiler son derece rahatsız ediciydi. Bunlarla mücadele etmeye çalışıyordu. İzlediği ve tanık olduğu şeyler kafasını allak bullak etmişti. Otuz yıllık hayatının hiçbir döneminde böyle bir geleceğin hayalini kurmamıştı. “Gelecek ellerimizdeydi. Onu biz hazırlıyorduk,” diye düşündü. “Hiçbirimiz gelecekle ilgili en ufak bir endişe duymadık. Ve işte şimdi…”
“Neler yapmak zorunda kaldılar? Neler yaşandı? Ve ben, nasıl oldu da bütün bunların ortasına düştüm?” Sokakların ve evlerin muazzam büyüklüğü anlaşılabilirdi. Ne de olsa çok fazla insan yaşıyordu burada. Peki ya sokak çatışmaları? Ya da zengin sınıfın şehvet düşkünlüğü?
Bellamy’yi10 düşündü. Yazdığı sosyalist ütopyanın başkahramanı, garip bir biçimde benzer bir deneyim yaşamıştı. Ne var ki Graham’in istemeden içine düştüğü bu dünyada herhangi bir ütopyanın gerçekleşmiş olduğundan bahsetmek mümkün değildi. Sosyalist toplum düzeni kurulmamıştı. Bir tarafta lüks, israf ve şehvet düşkünlüğü, diğer tarafta ise berbat bir yoksulluk… Toplumsal düzen bundan ibaretti. Bu kadim çelişki bu kadar zaman sonra bile varlığını koruyordu. Sadece devasa binalar ve sokaklardaki huzursuz kalabalık değil, yollardan gelen sesler, Howard’ın endişeli hali ve her yeri kuşatan boğucu hava da giderek artan hoşnutsuzluğu bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. Acaba hangi ülkedeydi şimdi? İngiltere gibi görünüyordu, gerçekten öyle miydi? Dünyanın geri kalanını düşündü. Oralarda ne oluyordu acaba. Her şey gibi bu da çözülmesi imkânsız görünen bir bilmeceydi onun için.
Odada dolaşmaya devam etti. Kafese kapatılmış bir hayvanın içgüdüleriyle etrafındaki her şeyi tanımaya çalışıyordu. Kendisini çok yorgun hissetti. Havalandırmanın altına gelip uzunca bir süre kıpırdamadan durdu. Şehirdeki kargaşa devam ediyor olmalıydı. Küçük de olsa bir ses duyabilseydi keşke!
Kendi kendine konuşmaya başladı. “İki yüz üç sene!” Birkaç kez tekrarladı. Güldü, “Demek ki ben tam iki yüz otuz üç yaşındayım. Gelmiş geçmiş en yaşlı insan! Eh, zamanın akışını tersine çevirip eski adetlere dönecek halleri yoktu ya… Boş yere homurdanıp duruyorum ben. Sanki benim çağım çok matah bir şeydi, Bulgar Katliamı’nı11 daha dün olmuş gibi hatırlıyorum.” Kahkaha attı. Sebepsiz yere gülüyor olması önce garip geldi. Sonra tekrar bastı kahkahayı. Üstelik bu sefer bilinçli bir şekilde ve daha yüksek bir sesle gülmüştü. Derken hareketlerindeki garipliğin farkına vardı. “Sakin!” dedi. “Sakin ol. Kendine gel.”
Daha dengeli bir şekilde yürüyordu şimdi. “Bu yeni dünya…” diye mırıldandı. “Anlayamıyorum. Neden? Tüm bu şeyleri anlayamıyorum.”
“Eminim ki uçmayı da başarmışlardır. Ve daha bir sürü şeyi. Dur bir dakika. Tüm bunların nasıl başladığını bir düşünelim. İlk ne olmuştu…”
Hayatının ilk otuz yılına ait anılar çok bulanıktı. İlk başta bu durum ona çok garip geldi. Bölük pörçük şeyler vardı aklında. Genellikle de önemsiz şeyleri hatırlıyordu. Daha önce hiç önem vermediği şeyleri… Çocukluğu daha netti. Okul kitapları ve ölçüm dersleri geldi aklına. Derken diğer anıları canlanmaya başladı. Epey zaman önce kaybettiği karısı gözünün önüne geldi. Onunla birlikte diğer şeyleri de hatırladı. Rakiplerini, dostlarını, ona ihanet edenleri ve diğerlerini. Şu veya bu konu ile ilgili aldığı kararları… Son yıllarda yaşadığı perişanlığı… Kendine gelme çabalarını… Hararetli çalışmalarını… Evet, şimdi her şey netleşmişti. Bulanık da olsa hatırlayabiliyordu. Şüphesiz ki zamanla daha da netleşecekti. Ne var ki geride bıraktığı bu ömür derin ıstıraplarla doluydu. Acaba tüm bunları anımsamaya değer miydi? Tahammül edemediği bu hayattan kurtulmuş olması gerçek bir mucizeydi.
Bugüne geri dönmeye karar verdi. İçinde bulunduğu duruma odaklanmaya çalıştı. Boşunaydı. Her şey birbirine girmişti. Havalandırmanın aralığından gün doğumuyla pembeleşen gökyüzüne baktı. Zihninin en karanlık noktalarından yükselen sese kulak verdi. “Uyumalıyım,” dedi kendi kendine. İç sıkıntısından ve yorgunluktan kurtulmanın en güzel yolu uyumak olacaktı. Yatağına uzandı ve çok geçmeden uyuyakaldı.
Yaşadığı bu yere iyiden iyiye alışmıştı. Esir hayatı toplam üç gün sürdü. Bu süre içerisinde Howard dışında gelen giden kimse olmamıştı. Ne garip bir kaderi vardı. Şimdi yaşadıkları, mucizevî uyanışı, tanık olduğu garip şeyler… Neye şaşıracağını bilemiyordu. Howard düzenli olarak gelip besleyici sıvılar bırakıyordu. Ve Graham’e son derece garip gelen parlak ve lezzetli yiyecekler. Girer girmez kapıyı arkasından dikkatli bir şekilde kapatıyordu. Graham’e karşı son derece nazikti. Ne var ki hâlâ doğru düzgün bir açıklama yapmamıştı. Howard, Graham’in dışarıda olup bitenlerle ilgili tüm sorularını mümkün olabildiğince kibar bir şekilde yanıtsız bırakıyordu. Kaçamak cevaplara alışmıştı artık.
Bu üç gün içerisinde Graham, bol bol düşünecek zaman buldu. Ortada birtakım dolaplar dönüyordu. Olan biteni anlamasını engellemeye çalıştıkları ortadaydı. Gün geçtikçe bazı gerçeklerin daha fazla farkına varıyordu. Kendi durumuyla ilgili tüm ihtimalleri düşünmüştü. Bu tecrit deneyimi Graham’e çok şey katmıştı. En sonunda kurtuluş vakti geldiğinde, Graham bundan sonra olacaklar için hazır sayılırdı.
О проекте
О подписке
Другие проекты