Genellikle frengiyi Avrupa’yla tanıştıran insanın İtalyan gezgin Kristof Kolomb olduğu düşünülür. 1492’de Amerika’ya yapılan tarihi yolculuk sırasında Kolomb’un yanındaki gemicilerin o yıllarda bilinmeyen bu hastalığa yakalandığı ve bir sonraki yıl da bunu Amerika’dan Avrupa’ya taşıdıklarına inanılmaktadır. Fakat son araştırmalar, Avrupa’da frengi hastalığının, Kolomb’un Yeni Dünya’ya ayak basmasından çok öncelere dayandığını göstermektedir.
Kolomb’u suçlayan bu teorinin kısmen bir temeli vardır. Avrupa’nın bilinen ilk frengi salgını 1494-1495 yıllarında, yani Kolomb’un dönüşünden hemen sonra patlak vermiştir. Önce Napoli’de İtalya’yı işgal etmekle meşgul Fransız birliklerini vuran bu hastalıkla ilgili kaynaklar, Fransız askerleri ve Kolomb’un gemicileri arasında bir bağlantı olduğunu belirtmektedir. Tahminen beş milyon kişinin ölümüne sebep olan frengi, salgın halini alarak Avrupa’yı kırmış geçirmiştir. Antibiyotiklerin bulunmadığı dönemde oldukça korku salan bu hastalık; derisine, eklemlerine, midesine, kalbine ve beynine kalıcı hasar bıraktığı kurbanını birkaç ay içinde ölüme götürmekteydi.
2008’de New Scientist dergisinde yer alan ve frengi ile ilgili bakterilerin farklı türlerini inceleyen yeni kaynaklar da Kolomb etkisini desteklemiştir. Bulgular cinsel yolla bulaşan frenginin son dönemde geliştiğini, dolayısıyla Avrupalıların zührevi olmayan bir türüne yakalandığı bu hastalığın, sonrasında daha ölümcül ve cinsel yollarla bulaşan bir forma dönüştüğünü göstermektedir. En önemlisi, hastalığın cinsel yollarla bulaşmasını sağlayan özelliklerin, Kolomb ve mürettebatının ayak bastığı Güney Amerika’dakilerle benzer olduğu görülmüştür.
Kolomb’un Kurduğu Etkileşim
1492’deki Amerika seyahatiyle beraber Eski ve Yeni Dünya arasında geniş ölçekli bir etkileşim döneminin başlamasına yabancı literatürde, tarihçi Alfred W. Crosby’nun tabiriyle “The Columbian Exchange” denilmektedir. Bir kıtadan diğerine yeni yiyecekler, tütün dahil yeni ekinler, yeni hayvanlar, fikirler ve çoğu zaman köle olarak yeni insanlar taşıyan bu dönem, aynı zamanda ölümcül hastalıkları da sürüklemiştir. Grip ve çiçek hastalığı gibi Avrupalı salgınlar Amerika’daki nüfusu kırmış geçirmiş, 1492 ve 1650 yılları arasında Amerikan yerlilerinin nüfusu, tahminen 50 milyondan 5 milyona düşmüştür. Böylece, Kolomb önceki Amerikalılar için soykırımla kıyaslanabilecek bir hızda nüfus azalmasını başlatmıştır.
Fakat yeni bulunan kaynaklar, frenginin Avrupa’da varlığının 1492’deki seyahatten çok öncelere dayandığını göstermektedir. Brian Connell gibi kemikbilimcilerin ortaçağın en büyük hastanelerinden birinin bulunduğu Doğu Londra’da yaptığı kazılarda keşfedilen 1200-1400 yılları arasından yaşamış insan iskeletlerinde açık bir şekilde frengi hastalığının izleri görülmüştür. İncelenen beş bin üç yüz seksen yedi iskeletten yirmiş beş tanesinde bu hastalığın neden olduğu feci kemik hasarları saptanmıştır. Uzmanların doğuştan bu hastalığa sahip olduğunu düşündükleri 10 yaşındaki bir çocuğun iskeletinde, frenginin ileriki safhalarına ait son derece acı verici ve vücudu çirkinleştirici etkiler görülmüştür: Frengi yaralarının kafatasında yol açtığı çukarlar veya köpek dişlerinin kırk beş derecelik yanlış açıyla çıkması gibi. Brian Connell bu durumu, “Semptomlar o kadar belirgindi ki, bulunduğunda şok etkisi yaratmıştı,” diye açıklamaktadır.
Pompei kalıntılarında yapılan son keşifler de Avrupa’da frenginin varlığını daha erken dönemlere götürmektedir. Örneğin, MS 79 yılında Vezüv Yanardağı’nın patlamasında ölen ikiz çocukların kemiklerinde hastalığın hemen hemen kesinlikle kalıtsal olduğu bulunmuştur. Bazı uzmanlar ise Hipokrat’ın Antik Yunan Dönemi’nde cinsel yolla bulaşan frenginin semptomlarını açıkladığını yazmaktadır. Benzer şekilde, on üçüncü yüzyılı on dördüncü yüzyıla bağlayan dönemde, İngiltere’nin Hull bölgesindeki Aziz Augustus takipçisi bir manastırda yaşamış rahiplerin kemiklerinde cinsel yolla bulaşan frengiye ait olduğu düşünülen semptomlara rastlanmıştır. Smithsonian Enstitüsü’nden antropolog Douglas Owsley ise frenginin her iki kıtada bulunduğunu, fakat ortaçağ Avrupa’sında cüzamla karıştırıldığını öne sürmektedir. Buna göre, cüzam sanılan frenginin on beşinci yüzyılın sonlarında yaygınlaşması ise sadece bir tesadüftür. Birtakım moleküler genetik uzmanları da Avrupa’da bir anda ortaya çıkan frenginin bu kıtada halihazırda bolca bulunan akraba bakterilerden kaynaklandığını iddia etmektedir.
Kolomb Miti
Kolomb bir zamanlar Amerika’nın “kâşifi” olarak nitelendirilmiş olsa da, yerliler aslında binlerce yıldır bu topraklarda yaşamaktaydı ve Vikingler kendisinden birkaç yüzyıl önce bu bölgeye yerleşmişlerdi. Unutulan bir başka gerçek ise, yaptığı dört yolculukta da Karayiplere ve Güney Amerika kıyılarına çıkan Kolomb’un hiç Kuzey Amerika’ya ayak basmadığıdır. Buna ek olarak, Küba’ya ilk gelişinde burayı Asya kıtasının bir parçası sandığından bölge sakinlerine “indios” ismini vermiş ve Batı dillerinde “Hintli” ile “Kızılderileri” kelimelerinin aynı olmasına sebep olmuştur. Seyahatlerinin ardından neredeyse üç yüz yıl boyunca pek bahsi geçmeyen Kolomb’un anısı, Amerikan Devrimi sonrasında, Amerikalıların İngiliz Monarşisi’ne bağlı olmayan tarihi figürler bulma arayışı sonucunda canlanmıştır. Bu dönemde onun hayatı çeşitli kurumlar aracılığıyla masallaştırılarak kitap ve şarkılarda yer almıştır. Örneğin, ABD’nin ulusal marşı olarak kabul edilen “Hail Colombia” 1798’de yazılmıştır. 1930’lu yıllarda Başkan Franklin D. Roosevelt, partisinin kısmen önemli destekçileri İtalyan asıllı Amerikalıları memnun etmek için, “Kolomb Günü” adı verilen bir resmi bayram ilan ederek bu miti canlandırmıştır. Roosevelt dünyayı ve doğayı fethe çıkmış Kolomb’un ruhunun her Amerikalının içinde yaşadığını şöyle öne sürmektedir: “Ulusun çıkarı adına doğayı fethetmiş kadın ve erkeklerden oluşan bir nesle çok da uzak değilsiniz!”
Avrupa’nın ilk bilinen frengi salgını Kolomb’un tarihi yolculuğunun hemen ardından patlak verse de, bu hastalığın Avrupa’ya taşınmasından o sorumlu değildir. Yeni kaynaklar sayesinde frenginin Avrupa’daki varlığının MÖ 1. yüzyıla kadar uzandığı düşünülmektedir. Dolayısıyla, “hatalı tarihin” bir başka örneği olarak Amerika’ya ulaşan ilk Avrupalı sanılıp saygınlık kazanan veya eski ve yeni kıtalar arasında birtakım hastalıkların yayılmasına neden olduğu düşünülen Kolomb sonunda temize çıkmıştır.
Yahudi Soykırımı (Holokost) denince Batı Avrupa’daki pek çok insanın aklına Auschwitz ve Alman toplama kampları gelmektedir. Avrupa’daki Yahudi nüfusunun yok edildiği ana ölüm adresleri olarak görülen bu kamplarda toplu katliam, özellikle gaz odaları aracılığıyla endüstriyel bir boyut kazanmıştır. Şu anda yakından tanıdığımız ve bizi dehşete düşüren olayları anlatan anılar, fotoğraflar, kamera görüntüleri ve romanlar, 20. yüzyılın bu en çirkin vahşetlerinden birine tanıklık etmektedir.
Kamplar
“Toplama kampı” terimi Nazi Almanyası tarafından her türlü kamp için kullanılsa da, toplama kampı ile imha kampı arasında açık bir fark bulunmaktaydı. İlki bir hapis olarak kurulmaktayken, diğerinin ardında yatan tek amaç çok büyük boyutlarda bir toplu katliamdı. Timothy Snyder’in çığır açan kitabı Blood Lands’de (Kan Toprakları) yazdığı gibi, “Savaş bitene kadar toplama kamplarında gerçekten de yüz binlerce insan öldürülmüştü, ama ne kadar öldürücü olurlarsa olsunlar bu kamplar toplu ölümler için planlanmamışlardı.”
Naziler’in İmha ve Toplama Kampları
Alman işgali altındaki Polonya’da Birkenau yakınlarında inşa edilen Auschwitz hem toplama kampı hem de bir imha kampı olarak hizmet görmüştür. 1944’e gelindiğinde Nazi Almanyası’nın temel imha noktası haline gelen bu kampta Şubat 1943’ten itibaren öldürülenlerin sayısı, Holokost sırasında ölen 5.7 milyon Yahudi’nin yaklaşık altıda birine denk gelmektedir. Gene de Auschwitz ve Almanya’daki toplama kampları, Nazilerin Avrupalı Yahudileri ve yaşamayı hak etmediğini düşündükleri diğer insanları yok etmek için korkunç bir şekilde ve gizlice planladıkları bu kamp sisteminin sadece bir yüzüydü. Synder’in vurguladığı gibi, “Avrupa’daki toplu ölümler genellikle Holokost’la, Holokost ise hızlı ve endüstriyel ölümlerle ilişkilendirilir. Fakat bu resim oldukça basit ve temizdir.” Gerçekte, Almanlar işgal ettikleri bölgelerde çoğu toplama kamplarının dışında uygulanan başka birtakım ilkel yöntemler de kullanmışlardır. Örneğin açlık, angarya, ani infaz ve toplu halde kurşuna dizme gibi.
Auschwitz
Sovyetler Birliği karşısında geri çekilmeye başlayan Almanya’nın Sovyet Yahudilerini toplu halde kurşuna dizmeye devam edememesi üzerine, Auschwitz 1944’te Holokost’un merkezi haline gelmiştir. Bununla beraber, Kızıl Ordu’nun gittikçe yaklaşması Polonya’daki Reinhard ölüm kamplarının kapatılmasını sağlamıştır.
Normalde Alman nüfusunun sadece yüzde birine denk gelen iki yüz bini Alman Yahudisi olmak üzere üç yüz bin kişiden oluşan Nazi kontrolündeki Yahudi nüfusu, Polonya’nın işgaliyle birlikte iki milyon civarına yükselmiştir. İşgal sonrasında Polonyalı siviller, Yahudi olup olmadıklarına bakılmadan, binlercesi bir arada Einsatzgruppen adı verilen ölüm mangaları tarafından kurşuna dizilmişlerdir. 1940’tan itibaren Yahudi nüfusun başka bir yere sevk edilene kadar kalacağı ve çalışma kampı olarak düzenlenen gettolar oluşturulmuştur. Yüz binden fazla Yahudinin sürüldüğü Varşova gettosunda yaklaşık altmış bin kadar insan açlık ve yoksulluk sonucu hayatını kaybetmiştir.
Baltık Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin batısının 1941’de işgal edilmesiyle beraber, toplamda beş milyona varan bir Yahudi nüfusu Alman Devleti’nin kontrolü altına girmiştir. Aynı yıl Hitler, Himmler ve Goering’e tüm Yahudilerin yok edilmesi emrini vermiştir ve 1941 yılına gelindiğinde ağırlıkla Doğu Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya ve Sovyetler Birliği’nin batısındaki, Molotov-Ribbentrop Hattı’nın doğusuna denk gelen bölgelerde kurşuna dizmeler korkutucu boyutlara ulaşmıştır. (Bakınız, yukarıdaki harita) Sık sık yerel polis ve görevlilerinden yardım alan Einsatzgruppen, kurşuna dizmelerin büyük bir kısmını gerçekleştirdikten sonra, SS takviye güçleri devreye girmekte ve erkek, kadın, çocuk demeden tüm topluluğu ortadan kaldırmaktaydı. Eylül 1941’de, Kiev’deki işgalci Alman askerlerini öldüren bir bombalama olayının rövanşı olarak, tüm Yahudilere yeniden yerleştirileceklerine dair her zamanki yalan söylenerek şehrin bir noktasında toplanmaları emredilmişti. Bunun yerine, hepsi Babi Yar Vadisi’nin uçurumuna sürüldü ve her bir tanesi kendi ölümünü getirecek kurşun sesini duyana kadar dağ gibi yükselen cesetlerin üstünde yatmak zorunda bırakıldı. Toplam otuz altı saat süren bu olay otuz üç bin yedi yüz altmış bir insanın hayatına mal olmuştur. 1941 sonuna kadar ise benzer şekilde öldürülenlerin sayısı bir milyona yaklaşmıştır.
Sivilleri toplu bir halde kurşuna dizmeler 1942 yılı boyunca devam ederken, öncelikle Sovyet asker tutsakları üzerinde denenen gaz kamyonlarının kullanımı da Alman işgali altındaki topraklara yayılmıştır. Benzer öldürücü gaza dayalı faaliyetler aynı şekilde Molotov-Ribbentrop Hattı’nın batısına da yansımış ve Polonya’da Belzec, Sobibor ve Treblika imha kampları kurulmuştur. Görece az bilinen bu kamplar Gestapo Şefi Reinhard Heydrich’in ismiyle anılan Reinhard Operasyonu’nun tamamlanması için tamamen öldürme amacıyla inşa edilmişti. Dolayısıyla bunlar, birincil olarak köle emeği kullanımı ve hapishane merkezleri olan Belsen ve Dachau gibi diğer Alman toplama kamplarından ayrılmaktadır. Chelmno’yu da dahil edildiğinde, Reinhard imha kampları bir buçuk milyon civarında Yahudi’yi ortadan kaldırmıştır.
Ağustos 1939’da kararlaştırılan Molotov-Ribbentrop Hattı’nı gösteren harita
Belzec, Sobibor veya Treblinka kamplarının kapısından giren kimse bir daha dışarı çıkamamışsa da, Auschwitz’de yaklaşık yüz bin kişi kurtulabilmiş ve korku dolu tecrübelerini duyuracak şansa sahip olmuşlardı. Oysa, Reinhard imha kamplarında yaşananları anlatacak yaşayan tutsak olmadığından, bu kamplar hakkında pek az insan bilgi sahibidir. Savaş sona erdiğinde, Amerikan ve İngiliz birlikleri Almanya’daki toplama kamplarını özgürleştirmişlerdi. Fakat, bir kısmı Kızıl Ordu tarafından kurtarılan (Belzec, Sobibor ve Treblinka dahil), bir kısmı ise Nazilerce yıkılan Polonya’daki imha noktalarına tanıklık etmemişlerdir. Böylece, sadece Belzec’teki ölüm vakalarının dört yüz otuz dört bin beş yüz sekize yükseldiği Reinhard imha kamplarının bazılarıyla ilgili pek az şey duyulmuştur.
Auschwitz, Holokost planı içinde önemli bir yer tutsa da, kurulduğu vakte kadar Polonya ve Sovyetler Birliği’ndekiler de dahil olmak üzere, en büyük Yahudi topluluklarının neredeyse tamamı yok olmuş ve Yahudilerin üçte ikisi öldürülmüştü. Yahudilerin büyük bir çoğunluğu ise herhangi bir toplama kampı görmeden öldürülmüştü. Bir anlamda, Auschwitz’de ve Alman toplama kamplarında yaşanan zülüm, Holokost’un nasıl bir kâbus olduğunu yansıtmaktan uzaktır. Aslında, en önemli ölüm merkezleri, imha kampları ve milyonlarca sivilin katledildiği Alman işgali altındaki geniş topraklardır.
Auschwitz Gerçeği
Auschwitz’e varan Yahudilerin çoğunluğu hemen gaz odalarına gönderilmekteyken, sadece küçük bir azınlık bu odalara verilmeden önce ölümüne kadar çalıştırılmak için alıkonulmaktaydı. Ayrıca, aralarında yetmiş dört bin Yahudi olmayan Polonyalı ve on beş bin Sovyet vatandaşının da bulunduğu Auschwitz kurbanlarından Yahudi olmayanların sayısı iki yüz bini bulmaktaydı. Mahkûmlara numara dövmeleri yapılması da sadece bu kampta uygulanmaktaydı. Daha öncesinde bu numaralar elbiselere dikilmekteydi ve bir mahkûm numarasını hatırlamadığı takdirde vurulabilmekteydi. 1943 baharında başlatılan dövme uygulaması, birkaç iğneden oluşan büyük bir metal damgayla kişinin sol üst göğsüne yapılmaktaydı. 1944’ten itibaren ise numaralar sol ön kola işlenmeye başlanmıştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
