Читать книгу «Hatalı tarih» онлайн полностью📖 — Emma Marriott — MyBook.
image

“Demir Şansölye” Otto von Bismarck: Acımasız, Savaş Çığırtkanı, Muhafazakâr ve Dogmatik Bir İdeolog


Önceleri Prusya’nın başbakanı, devamında ise yeni kurulan Alman İmparatorluğu’nun şansölyesi unvanıyla 1862’den 1890’a kadar Almanya’nın kaderini belirleyen Prusya doğumlu Otto von Birmarck, Alman İmparatorluğu’nun kurucusu olarak kabul edilmektedir. 1898’deki ölümünden on yıllar sonra bile “en halis Alman” kabul edilip ulusal bir kahraman olarak büyük bir saygı görmüştür. Fakat 1930’larda ve 1940’larda Almanya’nın başına bela olan aşırı sağ siyasetin kendini meşrulaştırmak için Bismarck’ın imajını kullanması bu derin saygıyı yaralamıştır. Sonunda Bismarck, Nazi rejiminin başa gelmesi için yol döşemiş; acımasız, son derece muhafazakâr bir despot şeklinde şeytanileştirilmiştir.

Avrupa’da üst üste kazandığı Prusya zaferlerinden sonra, bir taraftan 1871’de Alman devletlerinin bütünleşmesini sağlarken, diğer taraftan da ustalıkla kurguladığı ittifak anlaşmalarıyla Avrupa’nın değişen güç dengesine çözüm getirmiştir. Ülkenin içişlerinde ise “Demir Şansölye” Almanya için ulusal bir para birimi ve kanun nizamı hazırlayıp, çıkardığı yasalarla Sosyal Demokrat Parti ve Katolik Kilise’nin gücünü keskin biçimde kırmıştır.

Her zaman şiddetli bir muhafazakâr ve liberalizm karşıtı olsa da, Bismarck gözlerini Avrupa’da savaşa dikmiş dogmatik bir ideolog değildi. Gerçekten de dış politikada mükemmel bir diplomasi izleyen Bismarck için dış ilişkiler görev süresince en çok değer verdiği alanlardan biri olmuştur. Almanya’nın ezeli düşmanı Fransa’yı yalnız bırakmak için sürekli ve incelikli bir şekilde değiştirdiği politik ittifaklarla olası bir savaşı engellemesini bilmiştir. İç politikadaki amacı ise ulusal bir bilinç yaratarak güçlü bir Alman Devleti oluşturmak olmuştur. Bu amaca ulaşmak için Katolikliğe ve sosyalizme saldırdığında bile, kişisel olarak Yahudi karşıtlığını reddetmiş ve radikal milliyetçiliği Alman İmparatorluğu’nun barış ve güvenliğine bir tehdit olarak görmüştür.

1890’daki istifasını ve 1898’deki ölümünü izleyen yıllarda, hem muhafazkârlar hem de liberaller tarafından mitleştirilen Bismarck, 1862’deki bir konuşmasına atfen “Kan ve Demir” politikasının acımasız yaratıcısı olarak görülmüştür: “1848 ve 1849’da anlaşılamayan şey şuydu: Meseleler konuşma ve çoğunluk kararlarıyla değil, demir ve kan ile halledilir.” Özellikle Alman İmparatoru II. Wilhelm’in popülaritesini yitirdiği 1920’li yıllarda, zayıf parlamenter sistemin tam zıddı mutlak liderliğiyle Bismarck, Almanya’nın “büyüklüğünün” temelini atan adam olarak büyük bir saygıyla anılmıştı. Hatta, tüm zamanların en popüler Alman devlet adamlarından biri haline gelmişti.

Robert Gerwarth’ın Bismarck Miti isimli kitapta aktardığı üzere, sonraki Alman liderleri ve politikacıları için yararlı ideolojik bir işlev gören Bismarck imajı, sonunda büyük bir suistimale kurban gidecekti.

Karmaşık Bir Karakter

Hitler karşıtı Alman muhalefetinin sözcüsü Ulrich von Hassell tarafından “asker botlarındaki güçlü politikacı” olarak tanıtılan Bismarck’la ilgili bu kaba ve basmakalıp yargı, aslında onun son derece karmaşık karakterini anlamaktan uzaktır. Bismarck’ın sert imajının oluşmasına kalın bıyıklı, haşin bakışlı bir Prusya subayı görünümü yol açmış gözükmektedir. Halkın arasına genellikle asker üniformasıyla çıkan Bismarck, aslında orduya sadece bir yıl hizmet etmiş ve oldukça belirsiz geçen bu yıl pek de hoşuna gitmemiştir. Ona yirmili yaşlarının başlarında “Vahşi Bismarck” lakabını kazandıran girişken ve oldukça sert mizacı, hayatının geri kalan yıllarında imparatorla geçinmeye çalışırken, yerini öfke nöbetlerine ve ağlama krizlerine bırakacaktı. Bugüne değin okunmaya devam eden halka açık konuşmaları, bir kendini beğenmişin atıp tutmasından değil, dikkatlice kaleme alınıp zevkle kurgulanmış alay ve ironiden oluşmaktadır.

İmparator II. Wilhelm, Bismarck’ın ününü ilk kez Almanya’nın denizaşırı yayılma politikalarını aklamak için kullanmıştır ama Bismarck çok pahalı bir uğraş olduğundan yabancı topraklarda koloni edinmeye en başından karşıydı. Aynı dönemde Wilhelm Almanya’daki sosyal düzeni eleştirenleri Demir Şansölye’nin mirasına saldıranlar olarak göstermiştir. I. Dünya Savaşı’nda ve onu izleyen yıllarda Bismarck’ın kurduğu Alman Devleti’nin aşağılanması, insanlara Almanya’nın Bismarck’ın ardından neler kaybettiğini hatırlatmıştır. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ile beraber Weimar Cumhuriyeti’ne karşı kabaran huzursuzluk, Almanya’nın sorunlarını çözebilecek ve eski büyüklüğünü yeniden kazandıracak güçlü ve karizmatik bir “İkinci Bismarck” beklentisini artırmıştır.

Bu Bismarck hayranlığı ise ortaya çıkmakta olan sağ görüşlere tarihsel bir meşruiyet kazandırmıştır. Aslında Avusturyalı olsa da kendini Prusyalı gören ve Bismarck ile Büyük Frederick’in anısını kullanan Adolf Hitler, bu mirası sürdürecek tek yetkin kişinin kendisi olduğunu iddia etmiştir: “Eğer Bismarck ve yoldaşları bugün aramızda olsaydı, onlar da bizim saflarımızda yer alırlardı.” 1933’te Nazi rejimi bir kez kurulduktan sonra, Bismarck’a olan bu toplumsal saygı ortadan kaybolmuştur. Çünkü Naziler geçmişin büyük liderlerinin Adolf Hitler’i gölgelemesine izin vermek istememişlerdir. Robert Gerwarth’ın History Today kitabında söz ettiği gibi, Bismarck için düzenlenen kutlamalar tam da bu yüzden yasaklanmıştır.

Bismarck’ın mitleştirilmesi ve sonraki liderler tarafından sömürülmesi Almanya’ya çok pahalıya patlamıştır. Oysa ki, Almanya’ya yıkım getiren bir laf cambazı ve umursız bir maceracı olan Hitler’le, dikkatli bir politik figür ve ancak gerektiğinde maceraya atılan Bismarck arasındaki farklılıklar çok nettir. Almanya’nın kesin yenilgisinin an meselesi olduğu 1944’te hiçbir zaman Bismarck’ın büyük bir dostu sayılamayacak Ulrich von Hassell şu şekilde yakınmaktaydı:

En azından birimizin çıkıp Almanya’ya saygı duyulası bir isim verdiği gerçeğini çocukça göz ardı ederek, asker botlarındaki güçlü politikacı olarak gördüğümüz Bismarck’la ilgili dünyaya sunduğumuz yanlış resimden utanmalıyız. O, kendi tarzında, dünyada güven kazanmasını bilmişti, bugünse tam tersi yapılmaktadır. Gerçeği söylemek gerekirse, yüksek diplomasi ve başarılı bir ölçülülük onun gerçek yetenekleriydi.

Bismarck Hayranlığı

Bismarck, istifası ve ölümünün ardından şansölyeliği sırasında olduğundan çok daha fazla hayranlık uyandırmıştır. Hareketli dış politikası ile Katoliklik ve sosyalizm karşıtı görüşleri nedeniyle Almanya’nın politik kültüründe güvensizliğe neden olan Bismarck, Katolik karşıtlığını 1880’lerde terk etmiştir. Sosyalistler ise gelişmeye devam etmişler ve 1914’e gelindiğinde Almanya’nın en büyük partisi durumuna gelmişlerdir. İstifası Alman basınında az bir üzüntüye neden olurken, Berlin’den ayrılışına oldukça neşeli kalabalıklar eşlik etmişti. Roman yazarı Theodor Fontane bir mektubunda bu durumdan şöyle bahsetmiştir: “Sonunda ondan kurtulmak ne büyük bir şans!”

1917 Ekim Devrimi’nde Kışlık Saray’ı Lenin Önderliğindeki Bolşevikler Basmışlardı


1917’de Şubat Devrimi’ni izleyen Ekim Devrimi’yle birlikte, Bolşevikler Rusya’da kontrolü ele geçirmişlerdir. 24’ü 25 Ekim’e bağlayan gece Petrograd’daki kilit binaları ele geçiren Bolşevik Kızıl Muhafızlar, bir sonraki gece de Rus Geçici Hükümeti’nin toplandığı Kışlık Saray’ı almışlardır. “Resmi” tarih yazımı, resimler, romanlar ve filmler sarayın basılmasını, sıkı şekilde korunan bu binaya girmek için şiddetle savaşılan bir halk kalkışmasının parçası olarak lanse etmiştir. Gerçekteyse devrim çok daha sessizdi.

Tarihçi Steve Phillips’in Lenin and the Russian Revolution (Lenin ve Rus Devrimi) kitabına göre, devrime eşlik eden olayların anlatımı “açık bir abartmaydı.” Büyük çoğunluğu, Ekim 1917’de yaşananları kahramanca ve yiğitçe bir mücadele gibi göstermek isteyen ve politik doğruculuk temelinde yorumlayan Bolşevik propagandacılar tarafından yaratılmıştı. Bu algı, devrimin üçüncü yıldönümünde resmi olarak düzenlenen sarayın yeniden basılması etkinliğinin yüz bin izleyiciye gösterilmesiyle pekiştirilmiştir. Kışlık Saray’ın Basılması ismini taşıyan bu etkinlikte büyük bir kuşatma ve şiddetli bir savaş resmedilmiştir. Daha sonra gelen filmler de benzer bir imajı tekrarlamıştır. Özellikle 1927’de Sergei Eisenstein’ın çektiği Ekim: Dünyayı Sarsan On Gün isimli belgesel tarzındaki filmde saray, Bolşevik lider Lenin önderliğinde harekete geçen binlerce Kızıl Muhafız tarafından basılmaktadır. Bu film o kadar gerçekçi gözükmüş olmalıdır ki, televizyon belgeselleri yıllarca bu özel sahneyi devrim sırasında çekilen kamera görüntüleri olarak vermiştir.

Resmi Sovyet saplantılarından uzakta ve devrimi çeşitli şekillerde ele alan Batılı tarihçilerin bir kısmı ise, geniş ölçekte gerçekleşen ve kahramanca bir mücadele olarak sunulan bu miti çürütmüşlerdir. Sanılanın aksine Ekim’de gerçekleşen olaylar çok da heyecanlı değildi. Bolşevikler içeriye dalıncaya kadar, Kışlık Saray çoktan terkedilmişti. Kapıları açık binanın memurlarının ve muhafızlarının çoğu kaçmış, içeride kalan az sayıdaki kişiyse kendini hanedanlık bölümündeki özel odalara kapatmıştı. Steve Phillips’in deyimiyle, “neredeyse devirmeye değmeyecek” Kerensky’nin Geçici Rus Hükümeti ise, o güne gelinirken şehirdeki desteğini yitirmiş ve tamamen güçten yoksun düşmüştü.

O anda Rusya’da bulunan İngiliz askeri ataşesi General Knox, sarayın alınmasını şöyle aktarmıştır:

Kışlık Saray’daki garnizonun tamamı başta iki bin kişi civarındaydı. Firarlar bu sayıyı çok aşağılara çekti. Üstelik kimsede savaşacak ruh yoktu ve asteğmenlerin bazıları yakalanmadan kaçabilmek için kadınlardan palto ödünç alıyorlardı. Gece 10’da bu asteğmenlerin çoğu görevini terk etmiş, Mühendislik Okulu asteğmenleri ve Kadınların Ölüm Müfrezeleri adı verilen kadın birliği dışında geride karşı koyacak çok az kimse kalmıştı. Eisenstein’in filmine de dayanak oluşturan Dünyayı Sarsan On

Gün isimli kitabın yazarı Amerika doğumlu gazeteci ve sosyalist John Reed bu olayların birebir tanığıdır. Kitabında Bolşevik isyancılar sabah ikide saraya daldığında, “hiçbir şiddet olayının yaşanmadığını, sadece Alman zengin sınıfının ödünün patladığını” belirtmektedir. İşte Çarlık Rejimi’nin sembolü Kışlık Saray’a yönelik muazzam ve kahramanca baskın bundan ibarettir.

17 Ekim’de gerçekleşen olaylarda Vladimir Lenin’in rolüyle ilgili olarak da yanlış anlatımlar bulunmaktadır. Genel inanışın aksine, Lenin ne Bolşevik birliklerini saraya yönlendirmiş ne de filmlerde, romanlarda, hatta bazen balelerde gösterildiği şekliyle “yumruk havada, ağzı kasılı ve sakallı çenesiyle” bir dizi konuşma gerçekleştirip isyancıları teşvik etmiştir. Aslında kendini devletten gizlemek için sakalını kesen Lenin, devrim sırasında İkinci Kongre’deki kısacık bir konuşmasının dışında, adeta bir strateji uzmanı gibi çalışmıştır. Robert Service’in Lenin kitabında belirttiği gibi “perde gerisindeki ilham kaynağı” olmuştur.

Petrograd’da Ekim Devrimi sırasında hayatını kaybettiği tahmin edilen altı kişinin hiçbiri hükümeti savunan insanlar değildi. Aşağı yukarı bin beş yüz kişinin öldüğü ve yüz binlerce insanın sokakları doldurduğu Şubat Devrimi’nin aksine, Ekim’de bir halk kalkışması söz konusu değildir. Kışlık Saray binlerce asker tarafından “basılmamış”, çok daha az sayıdaki bir grup disiplinsiz asker tarafından neredeyse hiçbir itirazla karşılaşılmadan “ziyaret” edilmiştir.

Lev Troçki

Devrim sırasında Petrograd’daki askeri güçlere Lenin değil, çoğunlukla Troçki öncülük etmiştir. Bolşeviklere Ekim Devrimi’nin hemen öncesinde katılan Troçki 8 Ekim’den itibaren Petrograd Sovyeti’nin başkanlığını üstlenip Askeri Devrimci Komite’yi kurmuştur. Bu komite, 24-25 Ekim gecesine kadar dayanacak olan Kışlık Saray hariç şehri, garnizonuyla beraber ayaklanmadan bir hafta önce ele geçirmiştir. 10 Kasım 1918’de, Stalin Pravda gazatesinde şöyle yazmıştır: “Ayaklanmanın planlanmasıyla ilgili tüm gerekli çalışmalar Petrograd Sovyeti başkanı Yoldaş Troçki’nin kesin emri altında yapılmıştı. Garnizonun Sovyet tarafına geçmesi ve Askeri Devrimci Komite’nin etkili tutumu konusunda, partinin öncelikle ve en çok borçlu olduğu kişinin Yoldaş Troçki olduğu kesinlikle açıktır.” Bu cümleler, biraz ironik olsa da, sonrasında Troçki’nin peşine düşüp onu öldürtecek olan Stalin’e aittir.