1413-1422 yılları arasında hüküm süren V. Henry, 1415’te Agincourt’da kazandığı zafer sebebiyle İngiltere’nin kurtarıcısı ve savaşçı kralı olarak görülmekte ve büyük bir İngiliz kahramanı olarak anılmaktadır. Henry’nin bu güçlü imajı, Shakespeare’in onu, etrafına neşe saçan, harika bir konuşma yeteneği bulunan cesur ve karizmatik genç bir kral olarak betimlemesiyle ölümsüzleşmiştir. Aynı şekilde, Laurance Olivier’in II. Dünya Savaşı sırasında milliyetçi bir hevesle çektiği V. Henry filmi, kralın söz konusu imajını daha da kuvvetlendirmiştir. Bu hayranlık pek çok tarihçiyi de etkisi altına almış ve özellikle K. B. McFarlane, V. Henry’nin İngiltere’yi yöneten en muazzam kişi olduğunu ilan etmiştir.
Fakat bu tapınma, bazıları tarafından bu ortaçağ kralının karmaşıklığını ve yenilgilerini göz ardı eden aşırı basit bir yaklaşım olarak görülmektedir. Tarihçi Ian Mortimer’ın kitabı 1415: Henry V’s Year of Glory başta olmak üzere, yapılan son araştırmalar, Henry’nin aslında asık suratlı, “zalimliğe yatkın, son derece çatlak , ateşli ve tutucu bir Katolik” olduğunu ortaya çıkarmıştır. Kısacası İngiliz Kralı Henry, propagandacılar ve Shakespeare’in V. Henry eserinin iddia ettiği gibi karizmatik ve göze çarpan bir kahraman değil, haşin ve kaba bir adam, acımasız bir katildir.
Henry yaşamı boyunca da propagandacılar tarafından, hüküm sürmeye kutsal bir yazgıyla bağlı, kahraman bir kral olarak gösterilmiştir. Henry’nin kahramanlığının bir kısmı şüphesiz gerçektir. Henüz onlu yaşlarındayken Galler’de Owain Glyndwr’e karşı kendi ordusunu komuta etmiş, Harry Hotspur’e karşı babasına destek verdiği Shrewsbury Savaşı’nda (1403) sağ gözünün 5 cm altına isabet eden bir ok yüzünden yaralanmıştır. İsyanlara ve babasının karşılaştığı suikast girişimlerine tanıklık eden Lancashire Lordu Henry, riskli hükümranlığını, kazanacağı askeri zaferlerle kutsal bir temele dayandırmanın peşine düşmüştür. Hanedan içindeki konumuna oldukça önem veren ve zamanının din anlayışının da ötesinde bir dindarlığa sahip olan Henry’nin her hareketini, hırs ve dinsel coşkunun güçlü bir birleşimi yönlendirmekteydi.
Tahta gelişinin ilk yıllarından itibaren, çoğu Chartreux Tarikatı gibi en ateşli tarikatlardan oluşan yeni dinsel cemaatler kurmuştur. Ayrıca, birbirine rakip 3 ayrı papanın bulunduğu Roma Katolik Kilisesi’nde süren ayrılığa da son verilmesine yardım etmiştir. Mektuplarında İngiliz dilini kullanan ilk İngiliz kralı olmasıyla büyük bir itibar kazansa da, Mortimer mahkemelerde İngilizce kullanılmasını sağlayan III. Edward’ın ve IV. Henry’nin İngilizcenin gelişmesine V. Henry’den daha fazla katkı sağladıklarının altını çizmektedir. Benzer şekilde, Churchill’in V. Henry’yi İngiliz donanmasının kurucusu olarak anmasına karşın, III. Edward’ın emrinde çok daha büyük bir filo bulunmaktaydı. Savaşta denizin önemini kavrayan ilk İngiliz hanedan üyesinin Henry olduğu ise kabul edilmesi gereken bir gerçektir.
Henry’nin ilk dönemde uyguladığı yasalar ve ekonomik reformların temelinde Fransa’ya karşı saldırganca yürüttüğü savaş yer almaktaydı. Biricik amacı kaybedilen toprakları geri kazandıktan sonra İngiliz ve Fransız krallıklarını birleştirmek ve bu süreçte kendi hükmünü tanrı vergisi bir zaferle meşru kılmaktı. Yüksek düzeyde bir planlama ve organizasyonun ürünü olan Fransa seferlerinde ve Agincourt Savaşı’nda (1415) muhtemel bir facianın zafere dönüşümünde gösterdiği cesaret ve dayanıklılıkla büyük bir pay sahibi olsa da, Mortimer, Henry’nin askeri girişimlerinde şansın da büyük bir rolü olduğunu belirtmektedir. Örneğin, 24 Ekim’i 25 Ekim’e bağlayan gece yağan sağanak yağmur toprağı aşırı yumuşak bir çamura dönüştürmüş, bu koşullarda atağa kalkma kapasitesini yitiren Fransız süvarisinin karşısında İngilizler zafere yürümüştür.
Agincourt’daki Ordular
Fransız ordusu daha kalabalık olsa da, tarihçiler Fransızların İngilizlere oranını 7/1 şeklinde göstererek abartma eğiliminde olmuşlardır. Mortimer’a göreyse, bu oran gerçekte 2/1’di çünkü Fransız saflarında İngiliz ordusuna kıyasla, esas görevi savaşmak olmayan pek çok unsur bulunmaktaydı.
Bu sırada ikinci bir Fransız hücumu beklentisinden paniğe kapılan Henry, adamlarına yüzlerce savaş esirini boğazlarını keserek katletmelerini emretmiştir. Tabii ki bu çirkin olay Shakespeare tarafından tamamen hasır altı edilmiştir. En temel şövalye kanunlarını ihlal ederek soyluları da katleden Henry, tüm saltanatı boyunca buna benzer zalimlikler yaşatmaktan geri durmamıştır. Bu savaştan sonraki Normandiya seferi sırasında, 1417’de Caen’de bin sekiz yüz adamın ölüm fermanını yine çok soğukkanlı bir biçimde imzalamıştır. Dönemin canlı tanıklarından Jean De Warin de Henry’nin “emirlerine itaat etmeyen veya karşı gelenleri asla affetmeyerek ölümle cezalandırdığını” yazmıştır. Ayrıca kâfir olarak gördüğü insanların ortadan kaldırılmasını bilfiil takip etmiştir. Dini önder John Wycliffe’in tarikatını herkesten çok mağdur eden Henry’nin öfkesinden, eski bir silah arkadaşı olan Sir John Oldcastle da kurtulamamıştır. Henry tahta çıkışının ilk yıllarında arkadaşını yaktırmıştır. Her ne kadar önceki tarihçiler bu tip cezaların o dönemin ruhuna uygun olduğunu belirtmişlerse de, Ian Mortimer, Henry’nin tahta çıkışının daha ilk yılında yedi kişiyi canlı canlı yaktığını, III. Edward veya II. Richard devirlerinde ise hiç kimsenin kâfir suçlamasıyla öldürülmediği aktarmaktadır. V. Henry’nin babası IV. Henry zamanında bile sadece iki insan “kâfir” bulunarak idam edilmişti.
Hükümdarlığının son beş yılında üç ay hariç vaktinin geri kalanını Fransa’da geçiren Henry’nin İngiltere’de imza attığı başarılar, kendisi Fransa seferindeyken İngiltere’nin muhafızı olarak atadığı en büyük kardeşi Bedford Dükü John başta olmak üzere erkek kardeşlerinin ve saray görevlilerinin eseridir. Shakespeare’de ve diğer geçmiş anlatılarda üzerinde durulan Henry’nin “bireysel” başarısında, erkek kardeşleri John, Thomas ve Humphrey’nin katkısı tamamen göz ardı edilmiştir.
Henry’nin bu yarı efsanevi statüye kavuşmasında kuşkusuz 1422 yılında Fransa’daki bir kuşatma sırasında gerçekleşen erken ölümünün de payı olmuştur. Fakat ölümsüzleşen bu büyük imajının en fazla Agincourt’daki zafere dayandığını söyleyebiliriz. Shakespeare İngilizlerin sayıca azınlıkta olduklarında en iyisini yaptıklarına dayalı milli inanışı yüceltmek için “Biz azınlık, biz mutlu azınlık, biz kardeşler takımı” sözlerini kullanmıştır. Bu sözler birkaç yüzyıl sonra bu sefer Winston Churchill tarafından gayet etkili bir şekilde dile getirilecekti. Kıta Avrupa’sında ise Agincourt, tamamen farklı bir bakış açısıyla, acımasız bir kralın emriyle geleneksel şövalyelik kurallarının ahlaksızca çiğnendiği bir toplu katliamla son bulan bir savaş olarak hatırlanmaktadır.
Bugünkü şekliyle Amerikan hükümetlerinin temelleri, 1787’de Philadelphia’da geliştirilen ABD Anayasası ile atılmıştır. Sistemin temelleri, meclis ve senato olmak üzere iki gövdeli bir kongre sistemi, başkanlık kurumuna bağlı bir yürütme kurulu ve yargıtaya bağlı bir yasa kolundan oluşmaktadır. Günümüzde Amerikan vatandaşlarının hevesle sahip çıktığı temsili demokrasinin Amerika’ya yerleşmesini sağlayan bu anayasayı kaleme alan kurucu babaların, doğal olarak demokratik prensiplere dayalı bir ulus yaratmak fikriyle hareket ettikleri düşünülmektedir.
Gerçekteyse, Benjamin Franklin ve George Washington gibi bilgeleri de içeren kurucu babaların ortak özelliği demokrasiye karşı muhalefet ve güvensizliktir. Birçok çağdaşları gibi onlar da, kelime olarak o yıllarda pek hoş çağrışımlar yapmayan demokrasiyi ayaktakımı ve anarşiyle bir tutmaktaydı. Anayasayı hazırlayan ve bizzat kaleme alan elli beş üyenin çoğu ya büyük toprak sahibi ya da hukukçuydu, geri kalan üçte biri de Washington’ın ordusuna hizmet etmişlerdi. Bu üyeler, yüksek düzeyde bir anlayış ve öngörüye sahip olsalar da, muhafazakâr bir bakış açısıyla demokrasiye karşı düşmanlıklarını dile getirmekten asla utanmamışlardır. Örneğin, delegelerden Edmund Randolph “demokrasinin ahmaklıklarından ve gelgitlerinden” dem vururken, Roger Sherman ise “bir an önce halkın hükümetle olan bağının olabildiğince azalmasını” talep etmiştir.
Her ne kadar delegeler halkı temsil eden bir hükümetten yana çıkıp 1780’lerde dünyanın geri kalanından çok daha geniş bir kesime, belli bir yaşa erişmiş özgür ve beyaz erkekler olmaları şartıyla oy hakkı tanımış olsa da, amaçları halkın ulusal hükümete doğrudan katılımının olabildiğince sınırlı tutulacağı bir yönetim inşa etmekti. Kurucu babaların pek çoğu, anayasanın “demokratik kısımlarına” katı sınırlamalar ve denetimler getirilmesini savunurken, neredeyse tamamı da ulusun varlıklı efendiler tarafından idare edilmesini savunmaktaydı. Bir noktada söz alan delege Aleksander Hamilton senato ve başkanın ömür boyunca seçilmesini ve eyaletler üzerinde mutlak iktidara sahip olmalarını önermiştir. George Washington’ı oldukça gösterişli bir törenle başkanlığa atamasının ertesinde Kongre, kendisine kulağa daha etkileyici gelen “ekselansları”, “majesteleri” veya “yüce” gibi unvanlar sunmayı tartışmış, ancak en sonunda hepsinden vazgeçerek daha makul olan “Başkan”ı tercih etmişlerdir.
Delegeler demokrasiye tek bir ödün vermişlerdi. O da beyaz ve mülkiyet sahibi erkeklerden oluşan halkın oyuyla seçilecek bir Temsilciler Meclisi’nin kurulmasıydı. Tıpkı başkanlık makamı gibi, devlet yasama organınca belirlenen senato üyeleri, ancak 1913 gibi geç bir tarihte halk oylamasına sunularak seçilecekti. 1781’den çok sonraları bile kullanılmaktan kaçınılan demokrasi kelimesi, ne Bağımsızlık Bildirgesi’nde ne de Thomas Jefferson’ın başkanken halka açık konuşmalarının birinde yer almıştır. Demokrat Parti, adındaki “Cumhuriyetçi” kelimesini 1844’e kadar kaldırmamıştır. Amerikan yönetimini I. Dünya Savaşı sırasında yaptığı bir basın açıklamasında ilk kez “demokrasi” olarak tanımlayan Woodrow Wilson’a kadar, Amerikalı siyasetçiler bu tanımlamadan yirminci yüzyılın başlarına değin genel olarak kaçınmışlardır.
Oy hakkının topluma yayılması ve onu izleyen Amerikan siyasetindeki demokratikleşme, Anayasa’nın kabulünden sonra yürürlüğe giren yirmi yedi yasa değişikliği sayesinde gerçekleşmiştir. Bu değişiklikler, siyasi temsiliyetle ilgili düşüncelerinin temeli kolonyal geçmişte yatan kurucu babaların özellikle koyduğu kısıtlamaları büyük ölçüde kaldırmıştır. Delege William Livingston’ın aktardığı gibi “yetki kullanımını ele almaya hiçbir zaman hazır olmamış ve olmayacak olan halk, bir zorunluluğun gereği olarak bu görevi başka bir yere devretmelidir.”
Ekselansları Kral George
Almanya Birleşik Devletleri
Amerikan Kongresi’nin Almancayı ABD’nin resmi dili yapmayı düşündüğünden ve bunun sadece bir oyla reddedildiğinden sık sık büyük bir inançla bahsedilmektedir. Fakat bu bir söylentiden ibarettir çünkü Amerikan hükümetinin hiçbir yasama organında böyle bir konu konuşulmadığı gibi, o dönemde ABD’nin 3.9 milyonluk nüfusunun yüzde doksanı İngilizce konuşmaktaydı. 1795 yılında Temsilciler Meclisi’nin kısaca görüştüğü ve tüm yasa ve düzenlemelerin İngilizce yanında Almanca olarak basılmasını içeren teklif ise İngilizce bilmeyen Alman asıllı Amerikan vatandaşları için düşünülmüştür. Üstelik, hiç de popüler olmayan bu teklifin ertelenmesi ve bir sonraki oturumuna geçilmesine sadece bir oy karşı çıkmıştır. Bir ay sonrasında mecliste yeniden gündeme alındığında hemen ve hararetle reddedilmiştir. Benzer şekilde hem antik Yunanca hem de Kızılderili dilinin anadil olması için Kongre’de oylama yapıldığına dair yazar Kingsley Amis tarafından ortaya atılan iddialar da gerçek değildir.
О проекте
О подписке
Другие проекты
