Sonra, istasyona bilet alınan yönden değil de korsanlar gibi peronun eğik yanından girmek… Bu da başlı başına bir keyifti.
Lambaların durduğu, duvarında Demir Yolu Takvimi olan ve bir gazetenin ardında yarı uyur yarı uyanık bir hamalın bulunduğu hamallar odasına şöyle bir göz atmak da keyifti.
İstasyonda birbirini kesen birçok hat vardı. Bu hatlardan bazıları sanki işten yorulmuş da artık emekliye ayrılmak istermişçesine alıştırma yerine uzanıyor ve orada kesiliyordu. Buradaki rayların üstünde yük vagonları duruyordu. Bir yanda da koca bir yığın kömür vardı. Ev kömürlüklerindeki gibi ulu orta bir yığın değildi bu. Yığın, kömürden bir yapı gibi yükseliyor, çevresini, tarihteki eski şehir resimlerini andırır biçimde, tuğlaya benzeyen iri iri kömür blokları tutuyordu. Bu kömürden duvarın tepesine yakın yerde de kireçle çizilmiş bir çizgi vardı.
İstasyon kapısının üstündeki gongun iki kez arka arkaya çınlayarak yankılanması üzerine hamal tembel tembel dışarı çıkınca Peter en terbiyeli haliyle ona “Nasılsınız?” dedi ve acele acele kömürün üstündeki beyaz işaretin ne anlama geldiğini sordu. Hamal, “Eğer biri kömür çalmaya kalkmışsa farkına varalım diye.” karşılığını verdi. “Anladın ya, sakın kömür aşırmaya kalkma küçük bey.”
Bu söz o zamanlar Peter’e pek şakacı geldi ve hamalın içten bir kimse olduğu kanısına vardı ama daha sonra bu sözler Peter’e başka anlamda yeniden söylendi.
Fırın yandığı gün bir çiftlik evi mutfağına hiç girdiniz ve büyük hamur çömleğinin, kabarması için ateşe konduğunu gördünüz mü? Eğer gördünüzse ve o zamanlar her gördüğünüzle ilgilenecek kadar küçük idiyseniz, parmağınızı, dev bir mantar gibi çömlekte kıvrılmış yatan yumuşacık, yuvarlak hamurun içine sokmaktan kendinizi alamamışsınızdır. Hatırlayacağınız gibi parmağınız hamurda bir çukur açmış, sonra yavaş yavaş bu çukur kaybolmuş ve hamur, parmağınızı sokmadan önceki görünümünü almıştır. Ama eliniz kirliyse elbette hamurda küçük, siyah bir iz de kalmıştır.
İşte babanın gidişi ve annenin mutsuzluğu karşısında çocukların duyguları da böyle olmuştu. Önceleri bu durum onları çok etkilemişse de bu etki uzun süreli olmamıştı.
Hiç unutmamakla birlikte, babanın yanlarında olmayışına, okula gitmeme ve anneyi pek az görmeye alışmışlardı. Anne, şimdi üst kattaki odasında durmadan yazı yazıyordu. Çay saatlerinde alt kata iniyor ve yazdığı öyküleri yüksek sesle çocuklara okuyordu. Çok tatlı öykülerdi bunlar. o kayalar, tepeler, vadiler, ağaçlar, kanal ve hepsinin üstünde demir yolu onlar için öylesine yeni ve öylesine sevindiriciydi ki… Villada eski yaşantıları uzak bir düş gibi kalmıştı.
Anne onlara birkaç defa, artık yoksul olduklarını söylemişti ama bu da onları, iş olsun diye söylenmiş bir sözden öte etkilememişti. Büyükler, anneler bile sık sık, sırf bir şey söylemiş olmak için böyle pek bir anlamı olmayan sözler söylerlerdi. Pekâlâ yeteri kadar yiyecekleri vardı. Eskiden olduğu gibi güzel elbiseler giyiyorlardı.
Fakat haziranda üç gün arka arkaya bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı ve hava da çok, pek çok soğudu. Kimse dışarı çıkamıyor, tir tir titriyordu. Çocuklar üst kata çıkıp annenin oda kapısını vurdular. Anne içeriden, “Evet, ne var?” diye seslendi.
Roberta, “Ocağı yakayım mı anne?” dedi. “Yakmasını öğrendim artık.”
Annenin karşılığı şöyle oldu, “Hayır yavrum. Haziranda ocak yakmamalıyız. Kömür öyle pahalı ki… Üşüyorsanız, tavan arasına çıkın, koşup oynayın. Isınırsınız.”
“Ama, anne, ocağı yakmak için ne kadarcık kömür gerekir ki?”
“O kadarcığı bile gözden çıkaramayız yavrum… Haydi gidin, oynayın. Çok işim var.”
Phyllis fısıltıyla Peter’e, “Annemin de hep işi var şimdi.” dedi. Peter karşılık vermedi. Omuzlarını silkti. Düşünüyordu.
Haydut mağarası yapılmaya çok uygun olan tavan arasında insanı başka bir düşüncenin uzun süre etkilemesine imkân yoktu. Haydut elbette Peter’di. Roberta da yardımcısı, çok güvendiği çetesi, aynı zamanda da hiç duraksamadan karşılığında büyük bir kurtarma parası -bakla- ödenecek olan kaçırılmış kız Phyllis’in ailesiydi.
Sahici dağ haydutları gibi heyecan ve neşe içinde çay için aşağı indiler.
Ama, Phyllis, tereyağı sürülmüş ekmeğine reçel de koymak isteyince anne, “Ya reçel ya da tereyağı yavrum.” dedi. “Hem reçel, hem de tereyağı değil. Şu sırada her türlü lüksten kaçınmak zorundayız.”
Phyllis sessizce tereyağlı ekmeğini bitirdi. Sonra reçelli ekmek yedi. Peter, açık çayını düşünceli düşünceli içti.
Çaydan sonra yeniden tavan arasına çıktıkları zaman Peter, kız kardeşlerine, “Ben bir şey düşündüm.” dedi.
Kızlar kibar kibar sordular, “Ne düşündün?”
Peter beklenmedik bir karşılık verdi, “Size söylemeyeceğim.”
Roberta, “Sen bilirsin.” dedi.
Phyllis de, “Söyleme!” diye atıldı.
“Bu kızlar da ne sabırsız şeyler oluyor.”
Roberta hor görürcesine konuştu, “Ya oğlanlar?.. Budalaca düşüncelerini sen kendine sakla.”
Peter, bir mucize gösterircesine, kızmayarak, “Bir gün öğrenirsiniz.” dedi. “Böyle kavga eder gibi konuşmasaydınız, sırf mertliğimden ötürü bir açıklama yapmak istemediğimi size söyleyebilirdim ama artık hiçbir şey öğrenemezsiniz benden, tamam mı?”
Peter’in bu konuda bir açıklama yapmaya kandırılması biraz zaman aldı. Yine de pek bir şey söylemiş olmadı, “Yapmayı düşündüğüm şeyi size söylemeyişimin tek nedeni, bunun belki de doğru bir şey olmaması. Böyle doğru olmayan bir şeye sizi de sürüklemek istemiyorum.”
Roberta, “Eğer yapacağın doğru değilse sen de yapma Peter.” dedi. “Bırak ben yapayım.”
Phyllis de, “Doğru olmasa bile sen yaptıktan sonra ben de yaparım Peter.” dedi.
Bu bağlılıktan oldukça etkilenen Peter şöyle konuştu, “Hayır, olmaz. Umutsuz bir iş bu. Benim tek başıma yapmam gerekir. Sizden tek istediğim, annem eğer benim nerede olduğumu sorarsa boşboğazlık etmemeniz.”
Roberta öfkeyle karşılık verdi, “Bir şey bilmiyoruz ki ne boşboğazlık edelim!”
Peter, elindeki baklaları parmaklarının arasından yere bırakırken, “Ne de olsa biraz biliyor sayılırsınız.” dedi. “Ama, ben size çok güvenirim. Yalnız başıma bir serüvene atılacağımı biliyorsunuz. Bazıları bunun doğru olmadığını düşünebilir. Ben öyle düşünmüyorum. Annem nerede olduğumu sorarsa madende oynadığımı söyleyin.”
“Ne madeni bu?”
“Siz yalnızca maden deyin, yeter.”
“Bize söylemen gerekir ama Peter.”
“Peki, söyleyeyim, kömür madeni. Sizi öldürseler de söylemeyeceksiniz.”
Roberta, “Kendini tehlikeye atman doğru değil Peter.” dedi. “Bizim de sana yardım etmemiz iyi olur.”
Peter alçak gönüllülük gösterdi, “Eğer bir kömür madeni bulursam, siz de kömürü arabayla taşırsınız.” Phyllis, “İstersen sırrını sakla yine.” dedi.
Roberta da ekledi, “Eğer saklayabilirsen.”
“Ben saklayacağım.”
Düzene çok düşkün ailelerde bile akşam çayıyla akşam yemeği arasında bir zaman vardır. Bu süre içinde anne genellikle yazı yazar, Bayan Viney de evine gitmiş olur.
Kafasına o fikrin doğuşundan iki gece sonra, akşamın alaca karanlığında Peter gizemli bir biçimde kızları işaretle yanına çağırdı, “Gelin benimle. Romalı Arabası’nı da getirin.”
Romalı Arabası, arabalığın üstündeki çatı arasında, uzun emeklilik yılları geçirmiş çok eski bir çocuk arabasıydı. Çocuklar bunu hava lastikli bir bisiklet gibi hiç gürültü etmeyecek durumda yağlamışlardı. Araba, yeni olduğu zamanlardaki gibi her buyruğa boyun eğer hale gelmişti. Peter kızlara, “Korkusuz önderinizi izleyin!” diyerek istasyona doğru inmeye başladı.
Üç kayanın ortasındaki küçük bir çukurun üstü, dikenli çalılar ve fundalarla örtülmüştü.
Peter durdu. Çukurun üstündeki çalı çırpıyı ayağıyla yana ittikten sonra, “İşte Aziz Peter Madeni’nin ilk kömürü.” dedi. “Bu kömürü arabayla eve götüreceğiz. Servisimiz kusursuzdur. Bütün istekler dikkatle karşılanır. Parçalar müşterinin isteğine göre hazırlanmıştır.”
Araba tıka basa kömürle dolduruldu fakat Peter kendisini at gibi arabaya koştuğu, kızlar arkadan ittiği, o da bir eliyle sıkı sıkıya kemerini tutup çektiği hâlde, arabayı yokuş yukarı çıkaramadıkları için yükü boşaltmaları gerekti.
Peter’in madenindeki kömürü annenin bodrumdaki kömürüne eklemek için üç sefer yaptılar.
Sonra Peter yalnız başına gitti, simsiyah ve esrarlı bir hava içinde döndü, “Kömür madenime gittim.” dedi. “Kara elmasları yarın akşam arabayla eve getiririz.”
Bir hafta sonra Bayan Viney, anneye son kömürlerin çok iyi yandığını söylüyordu.
Çocuklar basamaklarda bu sözleri dinlerlerken gülmemek için kendilerini ve birbirlerini zor tuttular. Kömür madenciliğinin iyi bir şey olmadığına dair vaktiyle Peter’in bir kuşku duyup duymadığını unutmuşlardı bile.
Fakat istasyon müdürünün, ayaklarına yaz tatilinde deniz kıyısında giydiği bir çift eski kum ayakkabılarını geçirip çevresinde kireçten çizgisiyle kömür yığınının durduğu avluya sessizce girmesi üzerine korkunç bir gece başlamış oldu. İstasyon müdürü kömür yığınına yaklaştı ve bir fare deliğinin başında bekleyen kedi gibi beklemeye başladı. Yığının tepesinde küçük ve siyah bir şey, gürültü etmemeye çalışarak bir şeyler yapıyordu,
İstasyon müdürü, üstünde:
yazılı bir yaftası olan küçük, teneke bacalı bir fren vagonunun gölgesine gizlendi ve yığının üstündeki küçük şey, gürültüyü kesip yığının kıyısına gelerek dikkatle kendini aşağıya bırakıncaya ve sırtında bir yükle doğruluncaya kadar gizlendiği yerde, pusuda bekledi. Sonra kolu kalktı. Eli bir yakaya indi ve sırtında kömür dolu bir marangoz çuvalı olduğu halde tir tir titreyen Peter’i yakaladı, “Sonunda elime geçtin ha, küçük hırsız?!”
Peter elinden geldiği kadar sesinin titremesini önlemeye çalışarak karşılık verdi, “Ben hırsız değilim, madenciyim.”
“Bunu külahıma anlat sen benim!”
“Kime anlatırsam anlatayım, doğru söylüyorum.”
“Çeneni tut da yürü merkeze benimle bacaksız!”
Peter, hiç de kendisininkini andırmayan üzüntülü bir sesle karanlıkta, “Hayır hayır!” diye bağırdı. “Karakola götürmeyin beni.”
İstasyon müdürü, “Karakola değil.” dedi. “Önce bizim merkeze gideceğiz. Bir çete işi bu. Kim var senden başka?”
Üstündeki yaftada, “Stavely Colilery”, beyaz tebeşirle de “No:1 Yola İsteniyor” yazılı başka bir vagonun gölgesinden çıkan Roberta ile Phyllis, “Yalnız biz…” dediler.
Peter öfkeyle onlara bağırdı, “Beni mi gözetliyordunuz siz!”
İstasyon müdürü, “Seni gözetlemenin sırası gelmişti.” dedi. “Haydi, yürü merkeze.”
Roberta, “Hayır, hayır.” dedi. “Bizi nasıl cezalandıracağınıza burada karar verin. Peter kadar biz de suçluyuz. Kömürün taşınmasına biz yardım ettik. Nereden aldığını da biliyorduk kömürü.”
Peter, “Hayır, bilmiyordunuz.” dedi.
Roberta diretti, “Biliyorduk. Hep bilmiştik aslında. Seninle eğlenmek için bilmiyor görünüyorduk.”
Bu söz Peter için bardağı taşıran son damla oldu. Kömür aramış, bulmuş, yakalanmış bunlar yetmiyormuş gibi şimdi de kız kardeşlerinin kendisiyle eğlendiklerini öğrenmişti, istasyon müdürüne, “Bırakın yakamı.” dedi, “Kaçacak değilim.”
İstasyon müdürü, Peter’in yakasını tutan elini gevşetti, bir kibrit çaktı, titreyen ışıkta çocukların yüzlerine baktı, “Bak hele!” dedi. “Siz tepedeki Üç Bacalar’da oturan çocuklar değil misiniz? Üstünüz başınız da iyi. Söyleyin bana, kim sizi bu yola iteledi? Siz hiç kiliseye gitmediniz mi? Kimse size ahlak kurallarını öğretmedi mi? Hırsızlığın ne kötü şey olduğunu söylemedi mi?” Şimdi sesi daha yumuşak çıkıyordu. Peter, “Ben bunun hırsızlık olduğunu düşünmedim.” dedi. “Emindim hırsızlık olmadığına eğer yığının dışından alırsam, belki hırsızlık olur diye düşündüm ama ortasından almak, madencilikti. Sizin bütün bu kömürü yakıp ortalara gelmeniz binlerce yıl ister.”
“Pek o kadar değil ya!.. Yani, eğlence olsun diye mi yaptın sen bu işi?”
Peter kızgınlıkla “Bunca ağır şeyi ta tepeye taşımak eğlence olsun diye yapılır mı?” dedi.
“Neden yaptın peki?” İstasyon müdürünün sesi şimdi öylesine sevecendi ki. Peter karşılık verdi, “O yağmurlu günü hatırlıyor musunuz?.. işte o gün annem, bizim ocak yakamayacak kadar yoksul olduğumuzu söyledi. Eski evimizdeyken soğuk havalarda hep yanardı ocak. Sonra…”
Roberta fısıltıyla onun sözünü kesti, “Yeter…”
İstasyon müdürü düşünceli düşünceli çenesini ovalayarak, “Bu seferlik sizi bağışlayacağım.” dedi. “Ama unutma delikanlı, demek ki bu maden senin değil, ister yaptığın şeye madencilik deyin ister başka bir şey; bu hırsızlıktır hırsızlık! Haydi, doğru eve şimdi.”
Peter heyecanla, “Sahi bize bir şey yapmayacak mısınız?” dedi. “Siz çok mert bir insansınız.”
Roberta da, “Siz çok iyisiniz.” dedi.
Phyllis de ekledi, “Çok tatlısınız.”
İstasyon müdürü uzatmadı, “Pekâlâ pekâlâ…”
Bunun üzerine birbirlerinden ayrıldılar.
Yokuş yukarı çıkarlarken Peter, “Benimle konuşmayın.” dedi. “Siz casus ve hainsiniz. Evet, casus ve hain.”
Kızlar, Peter’in sözlerine kızmayacak kadar onun özgür ve güven içinde kendileriyle birlikte olmasının ve polis merkezine değil de Üç Bacalarla gitmelerinin mutluluğu içindeydiler. Roberta tatlı bir sesle, “Biz bir şey demedik ki…” dedi, “Senin kadar bizim de suçlu olduğumuzu söyledik.”
“Öyle değildi ki ama…”
Phyllis, “Mahkemeye, yargıcın karşısına çıkarılsaydık, öyle olacaktı.” dedi, “Aksilik etmesene Peter! Senin sırlarını öğrenmek bu kadar kolaysa suç bizim mi?” Peter’in kolunu tuttu. O da ses çıkarmadı. “Bir dolu kömür var daha bodrumda.” dedi.
Roberta, “Söyleme böyle. Hiç de sevinilecek bir şey değil bu.”
Peter cesaretini toplamıştı, “Neden?” dedi. “Madenciliğin suç olduğuna yine de inanmıyorum ben.”
Ama, kızlar belli etmemekle birlikte, bunun suç olduğuna Peter’in de inandığını biliyorlardı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
