Читать книгу «Demir Yolu Çocukları» онлайн полностью📖 — Эдит Несбит — MyBook.
image

Anne, yalan söylemeyen, sözüne güvenilir bir insandı. O bakımdan, “Yürüdüm.” demek zorunda kaldı.

Phyllis üsteledi, “Öyleyse?”

“Fakat yavrularım, benim sizleri ne kadar sevdiğimi bilmezsiniz ki. Canınız acırsa ne yaparım ben?”

“Sen küçükken anneannemin seni sevdiğinden daha çok mu seviyorsun bizi?”

Roberta ona susması için işaretler yapıyordu. Fakat Phyllis, kendisine yapılan işaretler ne kadar belirgin olursa olsun hiç görmezdi.

Anne bu soruya bir süre karşılık vermedi. Kalkıp çaydanlığa biraz daha su koydu. Sonra, “Annemin beni sevdiği kadar kimse kimseyi sevmemiştir.” dedi.

Yeniden sustu. Roberta, annesini böylesine sessizleştiren düşünceleri, küçücük bir kızken annesi için ne anlam taşıdığı düşüncelerini biraz anladığı için Phyllis’e masanın altından kuvvetli bir tekme salladı. İnsanın başı dertteyken annesine koşması ne kadar doğal ve kolaydı. Roberta, insanların kocaman oldukları zaman bile başları derde girince annelerine koşmaktan vazgeçemediklerini biraz anlıyor ve insanın böyle üzüntülü olmasının anlamını, artık koşacak bir annesi bulunmaması olduğunu biraz olsun bildiğini sanıyordu. O bakımdan, “Beni neden tekmeliyorsun?” diye soran Phyllis’i yeniden tekmeledi.

Bunun üzerine anne biraz güldü, içini çekti ve, “Peki öyleyse.” dedi. “Yalnız trenlerin hangi yoldan geldiğini bildiğinizden ve tünelle dönemeçlerin yakınında bulunan rayların üstünden yürümeyeceğinizden emin olmam gerekiyor.”

Peter, “Trenler de arabalar gibi soldaki yoldan gelir.” dedi. “Onun için biz aşağıdaki yoldan yürürsek, onları gelirken görürüz.”

Anne, “Pekâlâ.” dedi. Dedi ama sizin de aklınızdan geçtiği gibi hiç de isteyerek söylemedi bunu. Kendi küçüklüğünü hatırladığı için böyle söyledi. Ne kendi çocukları; ne siz, ne de dünyadaki başka çocuklar, onun böyle söylerken ne çektiğini tam anlamıyla anlayamaz. Roberta gibi belki içinizden birkaçı birazcık anlayabilir bunu.

Başı öylesine ağrıyordu ki, anne ertesi gün yataktan çıkmadı. Elleri ateş gibi yanıyor, canı bir şey yemek istemiyor, boğazı da çok ağrıyordu.

Bayan Viney, “Ben sizin yerinizde olsam, doktor çağırırdım bayan.” dedi. Şu sıralar herkes hastalıktan sızlanıp duruyor. En büyük ablam iki yıl önce bir üşütmüştü, içine işledi bu soğuk. O zamandan beri de bir türlü toparlanamadı.”

Anne, doktor çağırılmasına önce razı olmadı fakat akşama doğru daha da kötüleşince Peter kasabaya, kapısının yanında üç tane sarısalkım ağacı, kapının üstündeki pirinç levhada da Doktor W. W. Forrest yazılı eve gönderildi.

Doktor W. W. Forrest hemen geldi. Yol boyunca Peter’le ahbaplık ettiler. Doktor, demir yoluyla, tavşanlarla ve daha böyle çok önemli konularla ilgili oldukça cana yakın, duygulu bir adamdı.

Anneyi görünce hastalığının grip olduğunu söyledi. Hole çıktıkları zaman Roberta’ya, “Öyle sanıyorum ki sen başhemşire olmak isteyeceksin.” dedi.

Roberta doğruladı, “Elbette.”

“Pekâlâ… Sana bazı ilaçlar göndereceğim. Ocağı sürekli yanar hâlde tut. Ateş düşer düşmez vermek üzere kuvvetli bir et suyu hazırla. Bu arada üzüm, sığır söğüşü yiyebilir; maden suyu sodası, süt içebilir. Bir şişe de konyak bulundur ama en iyisinden. Ucuz konyak zehirden de beterdir.”

Roberta, doktordan bütün bunları yazmasını istedi. Doktor da yazdı.

Doktorun yazdığı listeyi annesine gösterdiği zaman anne güldü. Bu aslında bir kahkahaydı ama Roberta’ya pek soğuk ve eğreti geldi.

Boncuk gibi ışıltılı gözlerle yatan anne, “Saçma!” dedi. “Yapamam bu saçma şeyleri. Bayan Viney’ye söyle de yarın yemeniz için iki kilo gerdan kaynatsın. Ben de biraz suyundan içerim. Şimdi bana biraz daha su ver yavrum. Bir de tas getirip süngerle ellerimi yıkar mısın?

Roberta istenilenleri ve annesini daha rahat ettirmek için ne mümkünse hepsini yaptıktan sonra aşağıya, ötekilerin yanına indi. Yanakları kırmızı kırmızı, dudakları sımsıkı kapalıydı. Gözleri de annesininkiler gibi parlıyordu.

Kardeşlerine doktorun söylediklerini ve annesinin sözlerini anlattı. Sonra, “Her şeyi bizim yapmamız gerekiyor.” dedi. “Başka kimsenin değil. Yapmalıyız da. Bende, ev için alacağımız koyun etinin parası var.”

Peter, “Yerin dibine batsın koyun eti.” diye karşılık verdi. “Tereyağıyla ekmek yeter bize. İnsanlar bunu bile bulamadan yaşamışlar bomboş adalarda.”

Roberta, “Elbette.” dedi.

Bayan Viney, koyun etinin parasıyla alabildiği kadar konyak, maden suyu sodası ve et suyu almaya gönderildi. Phyllis, “Yiyecek için hiç para bırakmasak bile geri kalanları yemek paramızla karşılayamayız.” dedi.

Roberta kaşlarını çattı, “Alamayız. Başka bir çare bulmamız gerek. Düşünelim hepimiz. Elimizden geldiği kadar düşünelim.”

Düşündüler. Konuştular. Belki anne bir şey ister diye Roberta onun yanında oturmaya gittiği zaman; geri kalan ikisi makaslar, beyaz bir çarşaf, bir boya fırçası ve Bayan Viney’nin kafesler için kullandığı siyah boya tasıyla harıl harıl bir şeyler yapmaya koyuldular, istediklerini birinci çarşaf ile pek yapamadılar. Bunun üzerine çamaşır dolabından başka bir çarşaf daha aldılar. Pahalı olan bu iyi çarşafları harap ettikleri hiç akıllarına gelmedi. Yanızca iyi bir şey yaptıklarını biliyorlardı. Nasıl yaptıkları ise arkadan geliyordu.

Roberta’nın yatağı annenin odasına götürülmüştü. Roberta gece birçok defalar kalkarak ateşi canlandırdı, annesine süt ve maden suyu sodası verdi. Anne epey sayıkladı fakat söylediklerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bir defasında birdenbire uyanarak: “Anne anne!” diye seslendi. Roberta onun anneanneyi çağırdığını fakat bu çağırışın boşuna olduğunu onun, anneannenin öldüğünü unuttuğunu biliyordu.

Roberta sabah erkenden adının çağırıldığını duydu ve yataktan fırlayarak annesinin yanına koştu. Anne, “Ah evet, uykumda seslenmiş olacağım.” dedi, “Benim zavallı küçük yavrum, kim bilir ne kadar yorgunsundur. Sizi böyle sıkıntıya sokmaktan nefret ediyorum.”

“Ağlama benim tatlım. Bir iki güne kadar hiçbir şeyim kalmaz!”

Roberta, “Evet.” diyerek gülümsemeye çalıştı.

İnsan on saat taş gibi uyumaya alışır, ondan sonra da uyku vaktinde üç dört defa kalkarsa bütün gece sanki hiç uyumamış gibi olur. Roberta da bu yüzden şaşkın gibiydi, gözleri yanıyordu fakat odayı temizledi ve doktor gelmeden her şeyi düzene soktu.

Ayaklarının ucuna basarak içeri girdi


Bu işler saat sekiz buçukta olmuştu. Doktor sokak kapısında, “İşler yolunda mı küçük hemşire?” diye sordu. “Konyağı aldın mı?”

Roberta, “Aldım.” dedi. “Küçük, yassı şişede.”

“Üzümleri ya da et suyunu göremiyorum ama…”

“Yarın göreceksiniz ama suyunu alabilmek için et kaynatıyoruz.”

“Kim söyledi sana böyle yapmanı?”

“Phyllis kabakulak olduğu zaman annem böyle yapmıştı da…”

“Doğru. Şimdi o yaşlı kadına söyle annenin yanında otursun. Sen de çok çok kahvaltı edip hemen yat ve öğle yemeğine kadar da uyu. Başhemşirenin hasta olmasını istemeyiz.”

Gerçekten çok iyi bir hekimdi bu.

09.15 treni o sabah tünelden çıktıktan sonra birinci mevki vagondaki yaşlı, kibar adam gazetesini dizlerine indirdi ve çitin üstündeki üç çocuğa elini sallamaya hazırlandı fakat bu sabah üç çocuk yoktu. Yalnızca bir çocuk vardı. O da Peter’di.

Üstelik Peter her zamanki gibi çitin üstünde de değildi. Bir hayvanat bahçesindeki hayvanları seyircilere gösteren ya da elindeki değnekle haritada bir yeri işaret eden bir kimse gibi çitin önünde duruyordu.

Peter bir şeyi de gösteriyordu. Gösterdiği şey ise çite çivilenmiş, büyük, beyaz bir çarşaftı. Üstünde iri iri siyah harfler vardı. Phyllis boyayı fazlaca sürdüğü için harflerin bazıları yayılmıştı ama kelimeler yine de kolaylıkla okunuyordu.

Trendeki yaşlı, kibar adamla daha birçokları, beyaz çarşaf üzerine iri iri harflerle yazılmış şu kelimeleri okudular:

İSTASYONA DİKKAT EDİN

Yoldaki bu yazıyı görmüş olanlar istasyona dikkat ettiler ama olağanüstü hiçbir şey göremediler. Yaşlı, kibar adam da istasyona dikkat etti. O da ilk ağızda çakıl döşeli peron, gün ışığı ve istasyonun yakınındaki bahçe şebboylarıyla unutmabeni çiçeklerinden başka bir şey göremedi.

Ancak tren puf puf edip yeniden yola çıkmak üzere kendine çekidüzen vermeye başladığı sırada Phyllis’i fark etti. Kızcağız, koşmaktan soluk soluğa kalmıştı.

“Oh!” dedi. “Sizi göremeyeceğimi sandım.” Boyuna ayakkabılarımın bağları çözüldü. İki defa basıp düştüm. Alın bunu.”

Tam tren yola koyulmuştu ki yaşlı, kibar adamın eline terden hafifçe nemlenmiş, sıcacık bir mektup tutuşturdu. Yaşlı, kibar adam oturduğu sıraya yaslanıp mektubu açtı. Kâğıtta şunlar yazılıydı:

Adını bilmediğimiz Sayın Bay

Annemiz hasta. Doktor kendisine, mektubun sonunda yazdığımız şeylerin verilmesini istiyor. Fakat annemiz bunları alamayacağını, bize koyun eti almamız gerektiğini söylüyor. O da suyunu içecek. Burada sizden başka kimseyi tanımıyoruz çünkü babamız uzakta. Adresini de bilmiyoruz. Babamız size bunların parasını verir ama bütün parasını yitirdiyse ya da başka bir şey olduysa büyüdüğü zaman Peter verir. Size söz veriyoruz. Annemize gereken bu şeyler için size şimdiden çok teşekkür ederiz.

İmza
Peter

Paketi istasyon müdürüne verin lütfen çünkü sizin hangi trenle döndüğünüzü bilmiyoruz. Paketin kömür olayına çok üzülen Peter için olduğunu söyleyin, hemen anlar.

ROBERTA
PHYLLIS
PETER

Bunlardan sonra da doktorun, alınmasını söylediği şeylerin listesi geliyordu.

Mektubu okuduktan sonra yaşlı, kibar adamın kaşları kalktı. İkinci kez okuyunca biraz gülümsedi. Mektubu cebine koydu ve The Times gazetesini okumaya daldı.

O akşam saat altı sularında evin arka kapısı vuruldu. Çocuklar açmak için koşunca demiryolları konusunda kendilerine bir yığın ilginç şeyler anlatmış olan dostları hamal ile karşılaştılar. Hamal, mutfağın yassı döşeme taşları üstüne büyük bir paket bıraktı. “Yaşlı, kibar adam, hemen sizi bulup bunu vermemi söyledi.” dedi.

Peter, “Çok teşekkür ederiz.” diye karşılık verdi. Hamal hemen gitmeyince de ekledi: “İsterdim ki babam gibi size para vereyim; ne yazık ki hiç param yok fakat…”

Hamal kızdı, “Bırakın bu sözleri şimdi.” dedi. “Ben başka şey düşünüyordum. Annenizin hasta olmasına üzüldüğümü söyleyecektim. Sağlığını soracaktım. Kendisine yaban gülü getirmiştim. Çok güzel kokar… Paranız yok haaa?..” Hamal, şapkasının içinden, daha sonra Phyllis’in “Tıpkı bir hokkabaz gibi.” dediği biçimde bir tutam yabangülü çıkararak Peter’e verdi. Peter, “Çok teşekkür ederim.” dedi. “Para sözü ettiğim için de beni bağışlayın.”

Hamal içtenlikle değil ama terbiyeli bir biçimde, “Zararı yok.” dedi ve gitti.

Bunun üzerine çocuklar paketi açtılar. En üstte saman, onun altında biraz talaş, daha altta da hem pek çok olarak, istedikleri şeylerle birlikte istememiş oldukları bir yığın şey daha vardı: Şeftaliler, Portekiz şarabı, iki tane piliç, karton bir kutu içinde uzun saplı, büyük, kırmızı güller; ince uzun, yeşil bir şişe içinde lavanta suyu; daha küçük boyda şişkin üç şişe kolonya… Bir de mektup vardı.

Mektupta şunlar yazılıydı:

“Sevgili Roberta, Phyllis ve Peter,

İstemiş olduğunuz şeyleri gönderiyorum, Anneniz bunları kimin gönderdiğini bilmek isteyecektir. Hastalığını duyan bir dostun gönderdiğini söylersiniz. İyileşince de her şeyi anlatırsınız elbette. Eğer size, bunları istemenizin doğru bir şey olmadığını söylerse benim, sizin bu tutumunuzu doğru bulduğumu ve isteklerinizi büyük bir kıvançla yerine getirdiğim için beni bağışlayacağını umduğumu kendisine söyleyin.”

Mektup G.P. harfleri ve okuyamadıkları bir adla imzalanmıştı.

Phyllis, “Biz yanlış bir şey yapmadık.” diye atıldı.

Roberta, “Yanlış mı? Elbette yanlış değil.” dedi.

Elleri ceplerinde olan Peter de, “Önemi yok.” dedi. “Aslında her şeyi anlatmaya niyetli değilim.”

Roberta, “İyileşinceye kadar bir şey söylemeyiz ama iyileşince öyle mutlu olacağız ki annem bize kızsa da zararı yok. Şu güllerin güzelliğine bakın. Onları hemen anneme götürmem gerekiyor.”

Phyllis gürültüyle koklayarak, “Yaban güllerini de.” dedi. “Yaban güllerini unutma.”

“Unutur muyum hiç! Daha geçen gün annem, küçükken annesinin evinde yaban gülleriyle dolu kocaman bir çalılık olduğunu söylemişti.”

1
...