Çocuklar hep bir ağızdan, “Kavga etmeyeceğiz.” dediler. “Gerçekten kavga etmeyeceğiz.”
Etmemekte de kararlıydılar. Anne şöyle ekledi, “Sonra, bu üzücü olay üzerine ne bana ne de bir başkasına hiçbir şey sormamanızı istiyorum.”
Peter, korkusundan, yaltaklanırcasına ayakkabılarını halıya sürttü.
Anne, “Bunun için de söz veriyorsunuz bana, değil mi?” diye sordu.
Peter birdenbire, “Ben Ruth’a sormuştum.” dedi. “Çok pişmanım ama oldu bir kez!”
“Ruth ne dedi sana?”
“Yakında her şeyi öğreneceğimizi söyledi.”
“Bu konu üzerine herhangi bir şey öğrenmenizin gereği yok. Bir iş sorunu bu. Siz işten anlamazsınız, değil mi?”
Roberta, “Hayır.” dedi. “Hükûmetle ilgili bir şey mi bu?” Baba devlet memuruydu çünkü.
Anne, “Evet.” dedi. “Artık yatma vakti geldi yavrularım. Sakın üzülmeyin. Sonunda her şey düzelecek.”
Phyllis, “Öyleyse sen de üzülme anne.” dedi. “Sen de üzülmezsen hepimiz çok iyi oluruz.”
Anne içini çekti ve onları öptü.
Üst kata çıkarlarken Peter, “Yarın sabah ilk işimiz, iyi olmak.” dedi
Roberta, “Neden şimdiden olmuyoruz?”
“Şimdiden iyi olacak ne var, aptal?” Phyllis söze karıştı, “İyi olmaya alıştırırız kendimizi hiç olmazsa. Küfretmeyiz.”
“Kim küfrediyor? Ha Roberta demişim ha aptal demişim aynı kapıya çıkar, değil mi Roberta?”
Roberta sordu, “Yani?”
“Düşündüğün gibi değil Roberta. Yani… Dur bakayım, babam ne der buna? İltifat ettim, iltifat… İyi geceler!”
Kızlar, iyi olmak için düşünebildikleri tek yol olarak bunu gördüklerinden elbiselerini her zamankinden daha dikkatli katladılar. Phyllis önlüğünü eliyle düzeltirken, “Bak…” dedi. “Yaşantımızın pek sıkıcı olduğunu söyler dururdun; hiçbir şey kitaplardaki gibi olmuyor derdin. Artık böyle bir şey oldu.”
“Ben annemi mutsuz edecek bir şey olsun istemedim ki hiç. Çok kötü oldu bu, çok!..”
Birkaç hafta boyunca her şey çok kötü gitti.
Anne, hemen hemen hep sokaktaydı. Yemekler sıkıcı, kaplar kirliydi. Mutfak işlerine bakan hizmetçiye yol verilmiş ve Emma Teyze konuk gelmişti. Emma Teyze, anneden çok yaşlıydı. Dadılık yapmak üzere yabancı bir ülkeye gidiyordu. Harıl harıl elbiselerini hazırlamaktaydı. Bu biçimsiz, bu renkleri solmuş elbiseleri ortaya döküp saçıyor, dikiş makinesi bütün gün ve gece geç vakte kadar vızıldayıp duruyordu. Emma Teyze çocukların sere serpe ortalıkta dolaşmamaları gerektiği kanısındaydı.” Çocuklar ise pek öyle düşünmüyorlardı. Onlar, kendileri sere serpe dolaşırken Emma Teyze’nin ortalıkta görünmemesi gerektiği kanısındaydılar. Bu bakımdan birbirlerini pek az görüyorlardı. Çocuklar, Emma Teyze’yle birlikte olmaktansa çok daha eğlenceli buldukları hizmetçilerin arkadaşlığını tercih etmekteydiler. Aşçı, keyfi yerinde olduğu zamanlar komik şarkılar söylüyor; orta hizmetçisi, eğer kimseyi darıltmamışsa yumurtlamış bir tavuğu ya da bir şampanya şişesinin açılışını taklit ediyor, kavga eden kediler gibi miyavlayabiliyordu. Hizmetçiler, iki adamın babaya getirdikleri kötü haberin ne olduğunu hiçbir zaman çocuklara söylemediler ama isterlerse bu konuda çok şey söyleyebileceklerini belirttiler ki çok tedirginlik verici bir şeydi bu.
Bir gün Peter, banyo kapısının üstüne bir oyuncak bomba yerleştirmişti. Ruth, kapıdan geçerken bombanın patlaması üzerine, -bu kızıl saçlı sofra hizmetçisi- onu yakaladı. Kulaklarını çekerken öfkeyle, “Senin de sonun kötü olacak!” diye bağırdı. “Seni gidi pis bacaksız seni! Eğer aklını başına almazsan, sen de sevgili babanın gittiği yere gidersin. Unutma!” dedi.
Roberta, hizmetçinin dediklerini annesine söyledi. Ertesi gün Ruth’a da yol verildi.
Sonra öyle bir gün geldi ki eve dönen anne hemen yattı, iki gün kalkamadı. Doktor çağrıldı, çocuklar perişan bir durumda evin içinde dolaşırken dünyanın sonunun gelip gelmediğini düşündüler. Anne bir sabah, soluk yüzünde ilk defa beliren çizgilerle kahvaltıya indi. Elinden geldiği kadar gülümsemeye çalışarak, “Her şey yoluna girdi yavrularım.” dedi. “Bu evden ayrılıp köyde yaşamaya gideceğiz. Öyle sevimli, küçük, beyaz bir ev ki… Kesinlikle çok seveceksiniz.”
Bu sözleri, bir hafta süren telaşlı bir toplanma işlemi izledi. Bu, yazlığa giderken olduğu gibi yalnızca elbiselerin derlenip toplanması değildi. Sandalye ve masaların toplanması, bunların üstlerinin çuvallık bezlerle örtülmesi bacaklarının samanla sarılması gibi bir toplanmaydı.
Yazlığa giderken toplanması gerekli olmayan her şey toplandı. Tabaklar, yatak örtüleri, şamdanlar, halılar, karyolalar, tencereler, maşa ve kürekler bile…
Ev, bir eşya deposuna dönmüştü. Çocuklar bundan pek hoşlandılar sanırım. Annenin çok işi vardı ama çocuklarla konuşmak, onlara kitap okumak, hatta Phyllis elinde tornavidayla koşarken düşüp eline batması üzerine onu keyiflendirmek için birkaç satır şiir yazacak kadar bile vakit buluyordu.
Roberta, kırmızı, kaplumbağa kabuğundan yapılmış ve pirinç kakma olan güzel bir dolabı göstererek, “Bunu sarmıyor musunuz anne?” diye sordu.
Anne, “Her şeyi götüremeyiz.” dedi,
“Hep kaba saba şeyleri götürmüyor muyuz ama?”
“Bize gerekli olanları yanımıza alıyoruz. Bir süre için yoksulmuşuz gibi davranmamız gerekiyor yavrum.”
Bütün kaba saba ve yararlı şeyler toplanıp, yünlü yeşil kumaştan önlükler takmış adamlarca yük arabasına taşındıktan sonra iki kızla anne ve Emma Teyze, eşyalarının hepsi de güzel olan iki ayrı odada yattılar. Yatakların hepsi gitmişti. Oturma odasının kanepesi üzerine Peter için bir yatak hazırlandı.
Anne üstünü örtüp yanlarını sıkıştırırken Peter keyifle kıvıl kıvıl ederek, “Amma da keyif!” dedi. “Taşınmayı çok sevdim. Her ay taşınsak ne iyi olur.”
Anne güldü, “Hiç de iyi olacağını sanmam. İyi geceler Peter.”
Geri döndüğünde Roberta onun yüzünü gördü ve bir daha da unutamadı.” Yatağına girerken, “Oh anneciğim! diye kendi kendine fısıldadı. “Ne kadar cesursun. Ne kadar seviyorum seni. Yüzün böyle acı doluyken nasıl da gülebiliyorsun?”
Ertesi gün yığın yığın sandıklar dolduruldu. Akşama doğru da kapalı bir araba sandıkları alıp istasyona götürmek için geldi.
Onları Emma Teyze uğurladı. Kendileri de Emma Teyze’yi uğurladıklarını fark ettiler ve bundan hiç de üzüntü duymadılar. Phyllis, “Emma Teyze’nin dadılık yapacağı o zavallı, küçük yabancı çocukları düşünüyorum da…” dedi. “Bana dünyayı verseler onlarla birlikte olmak istemezdim.”
Önceleri pencereden dışarısını seyretmekle oyalandılar. Fakat karanlık arttıkça uyku bastırdı. Anne onları yavaş yavaş sarsarak, “Uyanın yavrularım, geldik.” sözleriyle uyandırdığı zaman hiçbiri ne zamandan beri trende olduklarını hatırlayamadı.
Üşümüş ve karamsar bir durumda uyandılar. Bagajları trenden indirilirken titreyerek rüzgârlı peronda bekleştiler. Lokomotif, soluyup puflayarak yeniden yola düştü ve vagonları peşinden sürükledi. Çocuklar, nöbetçi vagonundaki arka lambaların karanlıkta kayboluşunu seyrettiler.
Bu tren, çocukların o demir yolunda gördükleri ve giderek çok sevecekleri ilk trendi. Demir yolunu zamanla ne kadar seveceklerini, bunun nasıl yeni yaşantılarının bel kemiği olacağını ve kendilerine ne şaşırtıcı yenilikler getireceğini akıllarının ucundan bile geçirmediler. Yalnızca titrediler, aksırdılar ve yeni evlerine ulaşmak için çok yol yürümek zorunda kalmamalarını dilediler. Peter’in burnu, o güne kadar hiç başına gelmedik bir biçimde üşümüştü. Roberta’nın şapkası buruşmuş, şapka lastiği sertleşmişti, Phyllis’in ayakkabı bağları çözülmüştü.
Anne, “Haydi çocuklar!” dedi. “Yürüyeceğiz. Burada araba yok.”
Karanlık ve çamur içinde bir yürüyüştü bu. Çocuklar pürüzlü yolda birkaç kez sendelediler. Phyllis bir seferinde boş bulunan bir çamur gölcüğüne düştü ve iyice ıslanmış olarak, mutsuz bir durumda çıkarıldı. Yol yokuş ve karanlıktı. Bagajların yüklenmiş olduğu iki tekerlekli yük arabası çok ağır yol alıyor, onlar da arabanın çamurlu tekerlek yollarını izliyorlardı. Gözleri karanlığa alışınca önlerinde bulanık bir gölge gibi iki yana sallanan sandık yığınını gördüler.
Yük arabasının geçmesi için uzunca bir çit kapısının açılması gerekti. Yol şimdi tarlalardan geçer gibiydi ve yokuş aşağı iniyordu. Derken sağ yanlarında büyük, siyah bir yumru göründü. Anne, “İşte ev!” dedi, “Panjurları neden kapattı acaba?”
Roberta, “Kim?” diye sordu.
“Evi temizlemesi, eşyaları bir düzene sokması ve akşam yemeğini hazırlaması için tuttuğum kadın.”
Alçak bir duvar, duvarın ardında da ağaçlar vardı. Anne, “Bu da evin bahçesi.” dedi.
Peter, “Bahçeden çok, kara lahana dolu eski bir küfeyi andırıyor.” diye karşılık verdi.
Yük arabası bahçe duvarı boyunca yol aldı, sonra evin arkasına döndü. Buradan gürültüyle büyük çakıl taşı döşeli bir avluya girdi ve evin arka kapısı önünde durdu.
Pencerelerin hiçbirinde ışık yoktu.
Herkes bir kere kapıya vurdu fakat gelen olmadı.
Yük arabasını süren adam, Bayan Viney’nin eve gitmiş olabileceğini söyledi, “Treniniz çok geç geldi.” diye de ekledi.
Anne, “Fakat evin anahtarı kendisinde!” diye karşılık verdi. “Ne yapacağız biz şimdi?”
“Anahtarı eşiğin altına bırakmıştır. Burada âdet öyledir.” Arabanın fenerini alarak eğildi, “Hah, burada işte! Dediğim gibi.”
Kapıyı açarak içeri girdi ve feneri masanın üstüne bıraktı, “Mumunuz var mı?”
Anne keyifsiz bir sesle konuştu, “Ne nerde, bilmiyorum ki!”
Arabacı bir kibrit çaktı. Masanın üstünde bir mum vardı, yaktı. Mumun ince hafif ışığında çocuklar taş döşeli, büyük, boş bir mutfak gördüler. Ne pencerelerde perde, ne de yerde bir kilim vardı. Evlerinden getirilmiş olan mutfak masası orta yerde duruyordu. Sandalyeler bir köşeye, kap kacak başka bir köşeye yığılmıştı. Ocak yakılmamıştı bile. Kara ocak ızgarasının üstünde soğuk, ölü küller duruyordu.
Arabacı sandıkları içeri taşıdıktan sonra, gitmek üzere mutfak kapısına yöneldiğinde, evin duvarları içinden geliyormuş duygusunu veren koşuşma gibi gürültüler oldu. Kızlar, “Bu ne?” diye bağırdılar.
Arabacı, “Sıçanlar!” dedi. “Bir şey değil.” Dışarı çıkıp kapıyı kapattı… Bu arada da oluşan esinti mumu söndürdü. Phyllis, “Ah!” dedi. “Neden geldik buraya?” Bir sandalyeye çarpıp devirdi. Peter karanlıkta, “Sıçanlar!” dedi, “Bir şey değil.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
