Читать книгу «Karanlığın Yüreği» онлайн полностью📖 — Джозефа Конрада — MyBook.
image
cover



“Anladığınız üzere Kıta Avrupası’na ait bir işti o ticari şirketin yaptığı ama benim de orada yaşayan bir sürü akrabam vardı ve bana ucuz olduğunu ve göründüğü kadar kötü olmadığını söylemişlerdi. Kabul etmeliyim ki akrabalarımın başına bela olmuştum. Bu benim için zaten yeni bir şeydi, işlerimi bu yolla halletmeye alışkın değildim, bilirsiniz. Hep kendi yolumu çizip kendi ayaklarım üzerinde gittim nereye gittiysem. Kendim de inanmazdım ama sonrasında hissettim ki anlayacağınız üzere, oraya öyle ya da böyle gitmeliydim. Bu yüzden akrabalarımın başını ağrıttım. Adamlar ‘Sevgili dostum!’ deyip hiçbir şey yapmıyorlardı. Sonra inanır mısınız, kadınları denedim. Ben, tanıdığınız Charlie Marlow, çalışmaları ve işi almaları için kadınları araya soktum. Tanrı’m! İşte görüyorsunuz, bu fikir beni benden almıştı. Bir halam vardı ilgili, tatlı bir kadın. ‘Çok güzel olur. Her şeyi yapmaya hazırım senin için, her şeyi. Muhteşem bir fikir. Yönetimde çok üst kademeden birinin eşini tanıyorum, ayrıca da sözü geçen bir başka adam var.’ diye yazmıştı bana. Eğer hayalim gerçekten buysa nehirdeki bir buharlı geminin kaptanı olarak atanmam için elinden geleni seferber etmeye hazırdı.”

“Sonunda atandım tabii, hem de oldukça hızlı atandım. Görünen o ki şirket, kaptanlarından birinin yerlilerle olan münakaşasında öldüğü haberini almıştı. Bundan aylar aylar sonra cesedi aramaya koyulduğum zaman, meselenin birkaç tavuk yüzünden çıkan anlaşmazlıktan doğduğunu duydum. Evet, iki karatavuk. Fresleven’dı adamın adı, bir Danimarkalı. Pazarlık esnasında bir şekilde kandırıldığını düşünüp kıyıya çıkarak bir sopayla köyün reisi olan adama vurmaya kalkmış. Eh, bunu duyduğumda da Fresleven’ın yeryüzündeki iki ayaklı en kibar en sessiz adam olduğunu söylediklerinde de hiç şaşırmadım. Şüphesiz öyleydi, iki senesini onurlu amacı uğruna oralarda geçirmiş ve muhtemelen en sonunda nasıl olursa olsun haysiyetini savunma ihtiyacı duymuştu. Bu yüzden siyah ihtiyara, acımasızca saldırdı. O esnada toplanan kendi insanları da olanları taş kesilerek izledi. Nedense sonra bir adam, anlatılana göre oğluymuş, ihtiyarın feryatlarını duyup kurtarmak için çaresizce beyaz adama mızrağını sallayıvermiş ve kuşkusuz, mızrak kolayca adamın kürek kemikleri arasına saplanmış. Bütün halk başlarına gelecek türlü felaketlerden korkup ormana doğru kaçmış, Fresleven’ın gemisi ise panik içinde, sanırım makinistin komutuyla orayı terk etmiş.

Benim onun yerine geçtiğim haberi yayılana dek hiç kimse Fresleven’ın cesedini dert etmemiş. Onun orada öylece yatmasına izin veremezdim açıkçası ama benden önceki adamla tanışma fırsatına sonunda eriştiğimde, kaburgalarının arasından büyüyen otlar kemiklerini örtecek kadar uzamıştı. Her şeyi orada duruyordu. Öldüğünden beri o doğaüstü yaratığın tek bir parçasına dokunulmamıştı. Köy ıssız hâldeydi, evler yarılmış ve kapkara çürüyordu, düşen duvarların içinde hepsi darmadağındı. O türlü felaketler gerçekten gelmişti köyün başına şüphesiz. İnsanlar yok olmuştu. Delice bir korku, çalıların arasından gelip darmadağın etmişti adamları, kadınları, çocukları… Hiçbiri bir daha geri dönmemişti. Tavuklara ne oldu, ben de bilmiyorum. Sanırım tüm bu olanlar bir şekilde onları da vurmuştur.

Gelgelelim, bu görkemli hadiseyle, ummadığım kadar hızlı atandım işime. Bir hışımla hazırlandım, kırk sekiz saat bile dolmadan işverenlerime görünmek ve sözleşmemi imzalamak üzere çoktan Manş Denizi’ni geçiyordum bile. Birkaç saat içinde, bana riyakâr, melek yüzlü bir şeytan gibi görünen o şehre vardım. Ön yargı bu muhakkak.

Şirketin bürolarını bulmakta hiç zorlanmadım. Şehirdeki en büyük yapıydı ve tanıştığım herkes atıp tutuyordu. Hepsi denizaşırı bir imparatorluk kuracak ve ticaret yapıp para basacaktı. Karanlıkta kalan dar ve ıssız bir cadde, yüksek evler, panjurlu sayısız pencere, ölüm sessizliği, taşların arasından filizlenen ot, her yerde heybetli araba yolları ve kocaman çift kanatlı kapılar, ağır ağır aralanan. Bu yarıklardan birine daldım, bir çöl kadar çorak, süpürülmüş ve süssüz bir merdiveni çıktım ve vardığım ilk kapıyı açtım.

Biri şişman biri zayıf iki kadın hasır minderli iskemlelerde oturmuş, siyah yünle örgü örüyordu. Zayıf olan kalktı ve bana doğru yürüdü, hâlâ mahzun gözlerle örgü örüyordu ve ben tıpkı bir uyurgezere yapacağınız gibi yolundan çekilmeye kalkarken öylece durdu ve kafasını kaldırdı. Şemsiye kumaşı gibi sade bir elbisesi vardı, tek bir kelime etmeden döndü ve beni bekleme odasına doğru geçirdi. İsmimi verdim, etrafa bakındım.

Ortada iş masası, duvar etrafında sade iskemleler, bir uçta gökkuşağının her bir rengiyle işaretlenmiş büyük, parlayan bir harita. Muazzam miktarda kırmızı hâkimdi haritada, kırmızıyı görmek her zaman iyidir çünkü o zaman gerçek bir iş yapıldığını bilirsiniz. Hayli mavi, biraz yeşil, yer yer turuncu ve doğu kıyısında, kalkınmanın keyifli öncülerinin Lager biralarını içtikleri yeri gösteren mor bir kısım vardı. Gel gör ki benim gideceğim yer bunlardan hiçbiri değildi. Ben sarı kısıma gidiyordum. Tam ortaya. Nehir de oradaydı, büyüleyici ve bir yılan gibi öldürücü.”

“Hah! Kapı açıldı. Beyaz saçlı, kâtibe ait ancak şefkatli bir ifadesi olan bir kafa göründü ve sıska bir işaret parmağı beni sığınağa çağırdı. Işığı loştu, ağır bir çalışma masası tam ortada duruyordu. Onun arkasında, beni frak kabanlı, tıknaz ve solgun bir görüntü karşıladı. Meşhur adamın ta kendisi. 1.65 cm boylarındaydı diye düşünüyorum, milyonları o ellerinde tutuyordu. Sanıyorum tokalaştık, belli belirsiz mırıldandı, Fransızca kabiliyetimden memnun kalmıştı. ‘Bon voyage.’

Kırk beş saniye içinde kendimi yine bekleme odasında buldum, bana viranlık ve sempati içinde birkaç belge imzalatan şefkatli kâtiple beraber. Zannediyorum ki diğer şeylerin yanında ticaret sırlarını ifşa etmemeyi de üstlenmiştim. Hoş, etmeyeceğim.

Biraz tedirgin hissetmeye başlamıştım. Bu tarz seremonilere alışık değilim bilirsiniz, üstelik ortamda tekinsiz bir hava vardı. Sanki gizli bir tezgâha dâhil olmuş gibiydim, bir şeyler yolunda gitmiyordu, çıkınca rahatladım. Dışarıdaki odada hâlâ iki kadın hararetle örgü örüyordu. İnsanlar geliyordu, genç olan onları takdim ederek içeri alıyor, gidip geliyordu. Büyük olansa öylece iskemlesinde oturuyordu.

Sade kumaş terlikli ayakları ısıtıcıda duruyordu ve kucağında bir kedi yatıyordu. Kafasına kolalı beyaz bir başlık giymişti, yanağındaki siğil göze çarpıyordu, gümüş çerçeveli gözlükleri burnunun ucunda asılı duruyordu. Gözlüklerinin üstünden bana baktı. O bakışındaki tez canlı, kayıtsız durgunluk canımı sıkmıştı.

Aptal ve neşeli ifadeli iki genç içeri buyur ediliyordu ve kadın onlara aynı kayıtsız, bilgece bakış attı. Onların ve benim hakkımda her şeyi biliyormuş gibi bir edası vardı. İrkildim, kadın esrarengiz ve uğursuz görünüyordu. Uzaklardayken sık sık sizi karanlığın kapısına doğru buyur eden bu ikiliyi düşündüm. Sıcak tutacak bir kefeni örer gibi siyah yün örmelerini, birinin durmaksızın bilinmeze doğru yol gösterişini, ötekinin kayıtsız ve yaşlı gözlerle neşeli ve aptal yüzleri inceleyişini… Selam olsun! Siyah yün ören ihtiyar. ‘Morituri te salutant.’ Onun o suratına bakanların yarısı bile onu tekrar görmemiştir.”

“Geriye doktora yapacağım ziyaret kalmıştı. ‘Basit bir formalite.’ diye doğruladı kâtip, tüm acılarıma tümüyle o da dâhilmiş gibi bir havayla. Bunun için şapkasını sol kaşının üzerine doğru takan bir genç, muhtemelen bir memur zira ev bir ölüler şehrinde gibi sükûn içinde olsa da bu işte yine de memurlar olmalıydı, üst katta bir yerden aşağı inip bana yol gösterdi. Perişan hâlde ve pervasızdı ceketinin kollarında mürekkep lekeleri, bir postalın burnuna benzeyen çenesinin altında büyük ve kırışık bir kravatı vardı. Doktora görünmek için biraz erkendi, bu yüzden bir şeyler içmeyi teklif ettim. Bunun üzerine keyfi yerine geliverdi.

Vermutlarımızı almış otururken şirketin yaptığı işleri güzellemeye başladı, hâl böyleyken hiç uzaklardaki işlere gitmemesine şaşırdığımı söyleyiverdim. Birdenbire tümüyle mesafeli ve aklı başında bir tavır takındı. Kısa ve öz, beylik biçimde ‘Göründüğüm kadar aptal değilim, demiş Platon talebelerine.’ dedi. Büyük bir azimle bardağını bitirdi, ardından kalktık.

İhtiyar doktor nabzıma baktı, muhtemelen o esnada başka bir şey düşünüyordu. ‘İyi, oralar için gayet iyi…’ diye mırıldandı, başımı ölçmek üzere hevesle izin istedi. Biraz şaşırarak ‘Olur’ dedim, pergele benzer bir şey çıkartarak başımın arkadan öne her tarafının ebatlarına bakıp dikkat içinde notlar aldı.

Yıpranmış ve gabardin benzeri bir kaban giymişti; tıraşsız, ufak tefek bir adamdı, ayaklarında terlik vardı. Zararsız bir budala olduğunu düşündüm. ‘Her zaman bilimsel amaçlarla oralara gidenlerin kafataslarını ölçmek için izin isterim.’ dedi. ‘Geri geldiklerinde de mi?’ diye sordum. ‘Ah, onları bir daha gördüğüm olmadı.’ diye yanıt verdi ve ekledi. ‘Ayrıca, değişim genellikle kafatasının içinde olur, anlatabildim mi?’ Masum bir şakaymış gibi gülümsedi. ‘Demek oraya gidiyorsunuz, meşhur yer. Üstelik enteresan.’ Teftiş eder gibi bir bakış attı ve bir not daha aldı. Sıradan bir şey sorarmış gibi, ‘Ailenizde hiç deliren oldu mu?’ diye sordu. Çok kızmıştım. ‘Bu da mı bilimsel amaçlarla sorulan bir soru?’ dedim.

‘Olabilir’ dedi kızgınlığımı görmezden gelerek. ‘Bireylerdeki ruhsal değişimleri yerinde gözlemlemek bilim için ilginçtir ama… Siz ruhbilimci misiniz?’ diyerek lafını böldüm. Soğukkanlı bir biçimde, ‘Her doktor biraz olmalıdır.’ diye yaratıcı bir yanıt verdi.

‘Siz oraya giden beylerin kanıtlamama yardım etmesi gereken ufak bir teorim var. Ülkemin böyle muazzam bir sömürgenin altında olmaktan edindiği menfaatler arasında bana düşen de bu. Saf zenginlik başkasının olsun. Sorularımı bağışlayın fakat siz muayene ettiğim ilk İngiliz adamsınız.’ Hiç de tipik bir İngiliz olmadığım konusunda onu temin etmek için atladım: ‘Eğer öyle olsaydım…’ dedim. ‘Şu anda sizinle böyle konuşuyor olmazdım. Söylediğiniz oldukça derin ve etkili ama muhtemelen yanlış.’ deyip kahkaha attı. ‘Güneşte kalmaktan çok, sinirlenmekten kaçının. Adieu. Siz İngilizler nasıl diyordunuz, ha? Hoşça kal. Adieu. Tropikal yerlerde insan her şeyden önce sakin kalmayı bilmeli.’ İşaret parmağını kaldırarak uyardı. ‘Ducalme, ducalme. Adieu.’ Yapacağım tek bir şey kalmıştı, harika halamla vedalaşmak. Buluştuğumuzda keyfi çok yerindeydi. Bir bardak çay içtim, o günlerimin son iyi çayıydı. Bir hanımefendinin misafir odasının nasıl görünmesini beklerseniz tıpkı öyle sakinleştirici bir odada şöminenin başında uzun uzun sakin bir sohbet ettik. Bu sohbet sırasında o büyük adamın eşine ve kim bilir daha nicelerine, şirket için her gün karşınıza çıkmayacak kadar büyük bir nimet, ender bulunan ve doğuştan üstün kabiliyetli bir insan olarak tanıtıldığımı öğrenmiş oldum. Tanrı’m! Üstelik altı üstü nehirde bir buharlı gemide görevlendirilmiştim, ahım şahım bir şey değil. Ayrıca anladım ki artık ben de o ‘işçi’lerden biriydim, büyük harfle başlayan. Aydınlanmanın gizli ajanı gibi misyonerliğin daha alt kademesi gibi bir şey. Gazetelerde bu zırvalıklar o dönem birçok defa basılmıştı ve bu harika kadın tam da bu zırvalıkların arasında yaşarken tüm o palavralara kolunu bacağını kaptırmıştı. Cahil milyonları onların bu çirkin gidişatlarından caydırmaktan bahsediyordu ki beni bayağı rahatsız etti. Şirketin tamamen kendi çıkarları için yürütüldüğünü ona bir çıtlatmaya cüret ettim.”

“ ‘Unutuyorsun ki Charlieciğim, herkes kendi ektiğini biçer.” dedi oldukça dâhiyane. Bazı kadınların gerçeklikten bu kadar uzak olması ne tuhaf. Kendi dünyalarında yaşıyorlar, hiç var olmamış, olamayacak bir dünyada… Her şeyiyle çok güzel, öyle bir dünyayı kuracak olsalar güneş daha batamadan dünya parçalara ayrılır. Yaratılıştan beri biz erkeklerin kabul edip birlikte tok gözle yaşadığı acı gerçekler onlara ilk günden tokat gibi çarpıp o dünyayı başlarına yıkar.

Bunlardan sonra kucaklaştık, bana fanila giymemi ve ona sık sık mektup yazmamı söyledi, bunun gibi dahası. Sonra oradan ayrıldım. Sokağa çıkınca nedendir bilmem bir garip hissettim, sanki bir düzenbazmışım gibi geldi. İlginçtir ki sokakta karşıdan karşıya geçerken bile düşünen çoğu adamın aksine yirmi dört saat içinde dünyanın öbür ucuna bir saniye bile düşünmeden çıkıp giden ben, bir anlık duraksadım. Tereddüt ettiğimden değil, o alelade işe başlamamdan önce şaşkın bir duraksamaydı bu. Bunu açıklamamın en kolay yolu şöyle, bir iki saniyeliğine sanki kıtanın değil, dünyanın merkezine doğru yola koyuluyormuşum gibi hissettim.”

“Fransız buharlı gemisiyle yola çıktım ve gemi, gördüğüm kadarıyla sırf askerleri ve gümrük memurlarını indirmek için, var olan her lanet limanda duruyordu. Kıyı şeridini izledim. Gemi ardında kayarken kıyıyı izlemek, bir bilmeceye kafa yormak gibiydi. Tam karşında duruyordu, gülerek, davetkâr, asil; somurtarak, adi, yavan, acımasız, suskun ama fısıldayan bir esintiyle, ‘Gel ve gör.’ dedi.

Fakat bu kıyı şeridi gördüklerim arasında en niteliksiz olanıydı. Zalim bir yavanlığı vardı, sanki hâlâ oluşma aşamasındaydı. Dev ormanın kıyıları, siyaha dönecekmiş gibi kopkoyu bir yeşildi, beyaz köpüklerle çerçevelenmiş, cetvelle çizilmiş gibi dümdüzdü. Işıltısı ürpertici sisle buğulanan masmavi açık denize doğru, çok uzaklara uzanıyordu. Güneş hırçındı, kara sanki ışıldayarak damla damla terliyordu.

Tek tük, grili beyazlı noktalar görünüyordu beyaz köpüğün içinde kümelenen ve üstünde bayrak dalgalanan. Birkaç yüzyıllık yerleşim yerleri hâlâ o el değmemiş geniş karanın ortasında bir toplu iğnenin başı kadardı. İlerledik, durduk. Askerleri indirip devam ettik, gümrük memurlarını cinlerin top oynadığı, teneke kulübeler ve bayrak direği dışında bir şey olmayan yaban yerlerde vergi kesmeleri için indirdik, ardından zannedersem o memurları korumaları için daha fazla asker indirdik. Kimi, duyduğuma göre, dalgalarda boğuluyordu. Bu doğru olsa da olmasa da kimse bunu umursamıyordu. Yerlerine öylece fırlatıldılar ve biz yolumuza devam ettik.”

“Her gün kıyı sanki hiç kıpırdamamışız gibi aynı görünüyordu, hâlbuki garip isimli birçok yerden sanki tekinsiz bir perdede oynanan pis bir komediye aitmiş gibi ‘Büyük Bassam’, ‘Küçük Popo’ benzeri isimleri olan birçok ticaret noktasından geçmiştik. Yolcu aylaklığı, iletişim kurmamın manasız olduğu tüm o adamlar içindeki yalnızlığım, kaygan ve durgun deniz, kıyının yavan karanlığı beni sanki kederli ve bilinçsiz bir sanrının kapanına kıstırıp nesnelerin gerçekliğinden alıkoyuyordu. Zaman zaman duyduğum dalga sesleri bana kardeş sesi gibi geliyordu, kuşkusuz bir lütuftu bu. Doğaldı; bir sebebi, anlamı vardı. Ara sıra sahilden gelen bir bot sağlıyordu gerçeklikle temas kurmamı. Siyah adamlardı kürekleri çekenler. Uzaktan gözlerinin aklarının parladığını görebiliyordunuz. Bağırıyor, şarkı söylüyorlardı. Vücutları ter içindeydi, grotesk maskelere benzeyen yüzleri vardı. Bu adamlar; kemikleri, kasları, vahşi dirilikleri ve o yoğun hareket etme kudretleriyle kıyıya vuran dalgalar kadar gerçekti. Orada olmak için bahaneye ihtiyaçları yoktu. Onları izlemek büyük ferahlıktı. Kısa süreliğine, hâlâ dürüst gerçeklikleri olan bir dünyada yaşar gibi hissettim fakat bu çok sürmedi. Bir şeyler korkutup kaçırıyordu bu hissi.

Hatırlıyorum bir defa, kıyıya demir atmış savaş gemisine denk gelmiştik. Bir barakanın bile olmadığı çalılıkları bombalıyordu. Oralarda süren bir savaşı varmış Fransızların. Geminin bayrağı paçavra gibi solmuştu, uzun, on beş santimetrelik silahların namluları alt gövdeden taşıyor; yağlı, kaygan dalgalar kabarıyor ve gemi ağır ağır yalpalıyor, ince direklerini sallıyordu. Dünyanın bomboş genişliğinde, gökyüzünde ve suda, işte oradaydı, akıl ermez biçimde bir kıtayı bombalarken. ‘Güm!’ edip ateşleniyordu on beş santimetre silahlar. Ufak bir ateş fırlayıp yok oluyordu. Beyaz duman kayboluyor, küçük toplar güçsüz, bitap, acı bir feryat veriyor ama hiçbir şey olmuyordu.

Hiçbir şey olamazdı. Bu gidişatta bir tutam delilik, görüntüde acıklı bir maskaralık vardı. Orada yerlilerin kampı olduğunu içtenlikle söyleyen güvertedeki adam bu deliliği gideremedi, ‘düşmanlar’ diyordu onlara. Oralarda saklı, gözden uzak düşmanlar.

Mektuplarını verdik. Yalnız gemideki adamların günde üçünün sıtmadan öldüğünü duydum. Yola devam ettik. Abuk subuk isimli birkaç yerde daha durduk, kızışmış bir yer altı mezarlığına benzeyen, ölüm dansı ve ticaret yapılan o durgun ve dünyevi atmosferlerde. Sanki doğa ananın davetsiz misafirleri defetmek için tehlikeli dalgalarla çevrelediği biçimsiz kıyıları boyunca durduk. Yataklarında çamurların çürüdüğü, sularının balçık gibi koyulaştığı, bükülmüş ağaçları ele geçiren, bizi âciz bir umutsuzluğun uç safhasında kıvrandıran bütün o nehirlere, yaşamın içindeki ölüm akıntılarına girdik çıktık.

Hiçbir yerde belirli bir izlenim edinebilecek kadar kalmadık ama içimde tuhaf ve bunaltıcı bir merak büyüdükçe büyüdü. Sanki kâbusların ortasında, usandıran bir hac yolculuğundaydım.”