Bu yontulmamışlığın arkasında, başa geçen yeni güçlerin ürünü olan, ıslah edilenlerden biri, ortasından tuttuğu tüfeği taşıyarak umutsuzca yürüyordu. Tek düğmesi kapalı bir üniforma ceket giyiyordu. Yolda beyaz bir adam görünce silahını şevkle omuzuna aldı. Bu normal bir tedbirdi, beyaz adamlar uzaktan birbirine çok benzediği için kim olabileceğimi kestiremezdi. Hızla kendini güvence altına aldı. Büyük, beyaz, namussuz bir sırıtışla ve elindekine attığı bir bakışla, beni duyduğu yüce güvene ortak etti. Sonuçta ben de bu yüce ve adil davanın altında yatan sebebin büyük bir parçasıydım.”
“Yukarı çıkmak yerine döndüm ve sola doğru indim. Aklımdan geçen, tepeye tırmanmadan önce o zincirli çetenin gözden kaybolmasını sağlamaktı. Ben yufka yürekli değilimdir, biliyorsunuz; daha önce saldırmak ve kendimi savunmak durumunda kaldığım olmuştur. Zaman zaman bulaştığım hayat tarzının gerektirdikleriyle, yaptıklarımın bana neye mal olacağını hesaba katmadan direnmek ve saldırıya geçmek durumunda kaldım ki bu da direnişin tek yoludur bazen. Şiddetin şeytani yüzünü gördüm; hırsın, tutkunun. Fakat lanet olsun ki bunlar güçlü, kanlı canlı, kızıl gözlü şeytanlardı. İnsanları sarsan, hükmeden ve onları kullanan. İnsanları diyorum. O yamaçta dikilirken kör edici güneşte yırtıcı ve amansız ahmaklığın o gevşek, sahte, yüreksiz şeytanıyla tanışacağımı öngörmüştüm.
Ne kadar hain olabileceğini ancak birkaç ay sonra binlerce kilometre ötede anlayacaktım.
Aniden dehşete düşerek durdum sanki bir ihbarname durdurmuştu beni. En sonunda etrafta dolaşarak gördüğüm ağaçlar boyunca tepeye tırmandım. Yamaçta birinin kazdığı devasa çukurun yanından geçtim, çukuru açanın amacını tahayyül etmek imkânsızdı. Ne bir taş ocağı ne de bir kum havuzuydu. Alelade bir çukurdu orada duran. Hükümlülere yapılacak bir şey vermek isteyen, hayırsever amacın eseriydi belki de. Bilemiyorum.
Sonra az kalsın çok dar bir hendeğe düşecektim, neredeyse bir sıyrık gibiydi yamaçtaki. Fark ettim ki yapılanma için ithal edilen bir yığın drenaj borusunu oraya yuvarlamışlardı. Aralarında hiç sağlam boru yoktu. Hepsi kontrolsüzce mahvedilmişti. En sonunda ağaçların altına vardım.
Amacım bir an olsun gölgede dinlenmekti, oraya varmama kalmadan cehennem yeri gibi kasvetli ortama adım attığımı fark ettim. Irmak yakındı, ağaçlık alanın hüzünlü durgunluğunu; daimi, düzenli, doludizgin fışkırma sesi sarmıştı. Tek bir nefes bile yoktu, yaprak kıpırdamıyordu, sanki dünyanın yörüngesine yerleşmesinin müthiş sesi işitilir hâle gelmiş gibi, akıl ermez sesiyle akıyordu su.
Araçların arasında çömelmiş, uzanmış, oturmuş, ağaç gövdesine yaslanmış, toprağa tutunmuş, yarısı seçilen yarısı gölgede kaybolan; acı, terk edilme ve çaresizlik içinde olan siyah silüetler gördüm. Uçurumun orada bir mayın daha patladı, ardından ayağımın altındaki toprak hafifçe titredi. Anlaşılan ‘çalışma’ devam ediyordu. Ne çalışma ama!”
“Çıraklardan bazılarının ölmek için kabuklarına çekildiği yerdi burası. Yavaşça ölüyorlardı, çok açık. Ne düşmanlardı ne de hükümlü, artık dünyevi yaratıklar değillerdi. Hastalığın ve açlığın kara gölgeleriydi onlar, yeşilin karanlığında allak bullak olmuş yatıyorlardı. Kıyıdaki ücra köşelerden kanundaki süreli sözleşmelere dayanarak getiriliyor, uyuşmayan çevrelerinde kayboluyor, alışmadıkları yemekleri yiyerek hasta oluyor ve işe yaramaz hâle geliyorlardı. Ancak böyle işten uzaklaşıp buraya sürünerek gelmelerine, dinlenmelerine izin veriliyordu. Bu can çekişen silüetler kuş kadar özgür ve bir kuş kadar zayıftı. Gözlerindeki parıltıları ağaçların altında seçebilmeye başlamıştım. Önüme bakarken elimin yanında bir suret gördüm. İskelet adam boylu boyunca uzanmış, bir omuzu ağaca yaslı duruyordu. Göz kapakları yavaşça aralandı, çökmüş gözleriyle bana baktı; kocaman ve boş gözlerdi, kör gibi. Göz bebeğinin derinlerindeki o beyaz ışık, yavaş yavaş sönüp gitti.
Adam genç görünüyordu, neredeyse bir oğlan çocuğuydu ama böylelerinde bunu anlayabilmek zordur. Ona İsveçlinin gemisine ait cebimdeki bisküviler dışında sunabilecek bir şey bulamadım. Parmakları yavaşça kapandı ve tuttu bisküvileri başka da hiç hareket etmedi, hiç bakmadı. Boğazının etrafına bir parça beyaz yün ipi bağlamıştı. Amacı neydi? Nereden gelmişti? Bir işaret miydi, süs müydü, muska mıydı, yoksa telkin edici bir şey miydi? Bir anlamı vardı da mı yapmıştı? Siyah boynunun çevresinde şaşırtıcı duruyordu denizlerin ötesinden gelen bu bir parça beyaz iplik.
Aynı ağacın yanında iki kemik torbası daha bacaklarını çekmiş oturuyordu. Biri çenesini dizine dayamış, dayanılmaz ve sarsıcı bir ifadeyle boşluğa doğru bakıyordu. Kardeşinin hayaleti yanında yorgun alnını tüm yükünü yaslar gibi dizine yaslamıştı, geri kalan herkes buruk bir çökkünlük hâliyle dolanıyordu, sanki bir kıyımın, vebanın manzarasıydı bu.”
“Ben korkudan dizimin bağı çözülmüş vaziyette dururken bu canlılardan biri elleri ve ayakları üstüne doğrulup emekleyerek nehre su içmek için yöneldi. Eliyle şapır şupur su içerek güneşe oturdu, bacak bacak üstüne attı, sonra kıvırcık kafası göğüs kafesine doğru öylece düştü.
Gölgede daha fazla durmak istemedim ve şubeye doğru ayaklandım. Binanın orada beyaz bir adamla tanıştım, o kadar zarif görünüyordu ki hayal görüyorum zannettim. Dik yakalı, beyaz kollu gömleği, lama tüyü ceketi, bembeyaz pantolonu, temiz kıravatı ve cilalı ayakkabıları vardı. Şapka takmamıştı. Saçı yandan ayrılmış, taranmıştı, büyük beyaz ellerinde yeşil çizgili bir şemsiye vardı. Harika görünüyordu, kulağının arkasında bir kalem sapı vardı. Bu mucizeyle el sıkıştım ve şirketin başmuhasebecisi olduğunu öğrendim, tüm defter tutma işini şubede gerçekleştirdik.
Bir anlığına ‘hava almak için’ dışarı çıktı. Bu yerleşmiş, masabaşı işlere özgü ifade bana oldukça tuhaf gelmişti. Size aslında bu adamdan hiç bahsetmezdim fakat tüm anılarımla çözülmez bir bağı olan insanın ismini ilk kez onun ağzından duydum. Bunun yanı sıra, o adama saygı duyuyordum. Evet yakasına, muazzam manşetlerine ve taranmış saçlarına saygı duymuştum.
Kesindir ki berber mankenine benziyordu ama bu yerin büyük yılgınlığı içinde görünüşünü hâlâ koruyordu. Onun için belkemiği buydu. Kolalı yakaları ve şık gömleği onun karakterinin simgesiydi. Neredeyse üç yıldır buralardaydı. Sonrasında dayanamayıp şıklığını nasıl koruyabildiğini sordum. Önce utanıp kızardı, sonra alçak gönüllü biçimde ‘Bu işi yerli kadınlardan birine öğrettim. Zor oldu, işi hiç sevmiyordu.’ Bu adam gerçekten bir şeyleri başarmıştı. İnci gibi yazdığı düzenli defterlerine de oldukça düşkündü.”
“Şubedeki diğer her şey darmadağındı; insanlar, eşyalar, yapılar… Toz toprak içindeki bir dizi siyah adam paldır küldür gelip gidiyor, üretilen mallar, adi pamuklar, boncuklar, pirinç teller karanlığın dibine doğru yollanıyor, karşılığında bir damla değerli fil dişi geliyordu.
On günlüğüne şubede beklemem gerekiyordu, bitmek bilmeyen bir süreydi bu. Bahçedeki barakada kaldım, zaman zaman o kaostan uzaklaşmak için muhasebecinin ofisine gidiyordum. Enine tahtalarla inşa edilmişti ve o kadar kötü döşenmişti ki kürsüsüne yaslanırken baştan aşağı çizgi çizgi gün ışığının parmaklıkları arasında kalıyordu. Dışarıyı görebilmesi için büyük panjurlarını açmasına gerek yoktu. Üstelik sıcaktı da. Koca sinekler düşmanca vızıldıyor, ısırmıyor sanki bıçaklıyorlardı. O, kusursuz ve parfüm sürmüş hâliyle yüksek bir sandalyede oturup yazdıkça yazarken ben genellikle yerde oturuyordum. Bazen hareket etmek için kalkıyordu. Bir gün hasta bir adam, ülkenin iç kesimlerinden yatalak olmuş bir temsilci, tekerlekli yatağıyla getirildiğinde nazikçe rahatsızlığını dile getirmişti. ‘Hasta inlemeleri.’ demişti. ‘Dikkatimi dağıtıyor. Dikkatim dağıldığında bu ortamda muhasebe hatası yapmamak çok zor oluyor.’ Bir gün, kafasını bile kaldırmadan, ‘İç kesime gidince kuşkusuz Bay Kurtz ile tanışacaksın.’ dedi. Onun kim olduğunu sorduğumdaysa birinci sınıf temsilci olduğunu söyledi. Bu bilgiyi aldığım zaman yüzümdeki hayal kırıklığını görünce de kalemini bırakıp “Kendisi oldukça dikkate değer bir insandır.’ diye yavaşça ekledi. Ardından sorduğum birkaç sorunun sonunda, Bay Kurtz’un şu anda ticaret merkezinin başındaki kişi olduğunu, asıl fil dişi ülkesinin en ücra kısımlarında çok mühim biri sayıldığını öğrendim. Diğerlerinin gönderdiğinin toplamı kadar fil dişini tek başına gönderiyormuş. Sonra tekrar yazmaya başladı. Hasta adam inleyemeyecek kadar çok hastaydı. Sinekler huzur içinde vızıldıyordu artık.”
“Aniden bir mırıldanma ve gürültülü ayak sesleri duyduk. Bir kafile gelmişti. Ahşap duvarın arkasından gelen kaba saba şamata sesleri peydah olmuştu. Nakliyeciler kendi aralarında konuşuyordu, bu gürültünün ortasında başgörevlinin içler acısı, ağlamaklı sesi ‘artık pes ettiğini’ söyledi, o gün yirminci defa. Yavaşça kalktı, ‘Ne korkunç bir hırgür bu.’ Hasta adama bakmak için odanın diğer tarafına geçti ve ‘Duymuyor.’ dedi. Korktum, ‘Ne? Ölmüş mü?’ diye sordum. Büyük bir soğukkanlılıkla ‘Hayır, henüz değil.’ diye yanıt verdi. Başıyla avludaki şamatayı işaret ederek, ‘İnsan doğru bir şekilde kayıt tutmak istediği zaman, bu barbarlardan nefret ediyor. Hem de ölümüne.’ dedi ve bir anlığına derin düşüncelere daldı. ‘Bay Kurtz’u gördüğün zaman, ona buradaki her şeyin gayet makbul durumda olduğunu söyle. Ben ona yazmayı sevmiyorum, bizdeki kuryeler yüzünden merkez şubede mektubun kimin eline geçeceğini asla bilemezsin.’ O mazlum ve şişik gözleriyle bir süre bana baktı ve tekrar söze girdi. ‘Uzağa, çok uzağa gidecek. Çok geçmeden yönetim kurulu için önemli birine dönüşecek. Onlar, yukarıdakiler yani Avrupa’daki konsey, böyle olmasını istiyor.’ İşine döndü. Dışarıdaki gürültü azalmıştı, dışarı çıkarken bir süre kapıda durdum. Sinek vızıltıları eşliğinde memleketine dönecek olan temsilci kırmızı suratıyla yarı baygın olarak uzanıyordu; diğeriyse defterlerine gömülmüş, doğru kayıtlar tutup muazzam ölçüde doğru işlemler yapıyordu. Kapının önünden beş metre yukarıda, ölümcül şehrin üzerindeki sessiz ağaçların tepelerini görebiliyordum.”
“Sonraki gün en sonunda şubeden ayrılma zamanım gelmişti. Altmış adamlık bir kervanla, iki yüz millik bir yolculuğa çıkacaktım. Size hepsini anlatmamın manası yok. Yollar… Yollar her yerde, bomboş bir yerin her tarafına yayılmış bir dizi çiğnenmiş patika, uzun yanık otlar, üzerinden, çalılıklar arasından, serin vadilerden, sıcaktan cayır cayır yanan kayalıklı tepelerden aşağı yukarı yollar. Üstüne yalnızlık, kimsesizlik, barakasızlık…
Buranın nüfusu çok uzun zaman önce çekip gitmiş. Hoş, envai çeşit tehlikeli silahı olan bir yığın esrarengiz adam Deal ve Gravesend arasındaki yollarda olduğu ve köylüleri yakalayıp ağır yüklerini onlara taşıttığı sürece, buralardaki tüm çiftlikler, yazlıklar çok yakında bomboş kalır sanıyorum. Fakat buralarda hiç konut da kalmamıştı. Yine de birkaç tane terk edilmiş köyden geçtim. Çim duvarların kalıntılarının, acınası biçimde çocuksu bir tarafı vardı.
Her gün, her biri otuz kilo taşıyan altmış çift çıplak ayağın sesi ve tepinmeleri vardı arkada. Çadır kur, yemek yap, uyu, çadırı kaldır, yola koyul. Ara sıra karşımıza üzerinde üniformasıyla yığılıp kalmış, yol kenarındaki otların üstünde, boş matarası ve uzun sopası yanında yatan bir kurye çıkıverirdi. Ortalıkta büyük bir sessizlik olurdu.”
“Sessiz gecelerde uzaktan bir davul sesi gelirdi; alçalıp yükselen, bazen muazzam bazen tuhaf, dokunaklı, davetkâr ve hoyratça bir ses. Belki de Hristiyan ülkedeki çan sesleriyle aynı derinlikteki anlamıyla. Önü iliklenmemiş üniformasıyla beyaz bir adamla karşılaştık, yanında silahlı ve yapılı Zanzibarlı korumalarıyla yol üzerinde kamp yapıyordu; misafirperver ve cömertti, elbette sarhoştu da. Yolların bakımını teftiş ettiğini söyledi bana. Ne bir yol gördüm ne de bakımını. Eğer üç mil ötede rastladığım orta yaşlı, başında kurşun deliği olan siyahi bir adam cesedi, kalıcı bir düzeltme olarak sayılmazsa elbette.
Beyaz bir yol arkadaşım vardı. İyi bir adamdı ama biraz şişman-caydı ve gölgeden ya da bir damla sudan kilometrelerce uzaktaki sıcak tepelerde bayılıvermek gibi çileden çıkartan bir alışkanlığı vardı. Adam kendine gelene kadar kendi ceketini şemsiye gibi onun kafasına germek sinir bozucuydu, anlatabildim mi? Bir defa dayanamayıp en başından buralara gelmekteki amacını sordum. ‘Para kazanmak için elbette, sen ne sandın?’ dedi küçümseyerek. Sonra ateşi çıktı, onu direkte sallanan hamağa taşımamız gerekti. Adam yüz kilodan fazla olduğundan nakliyecilerle devamlı münakaşa etmek zorunda kaldım. Taşımak istemiyor, kaçıyor, geceleri yükleriyle tüyüyorlardı. Tam bir isyan çıktı anlayacağınız. Neyse, İngilizce konuşarak nutuk çektim, el kol hareketlerimin hiçbiri beni izleyen altmış çift gözden kaçmadı ve ertesi sabaha hamağı adamla beraber dışarı taşımakla başladım. Bir saat sonra tüm meseleyi çalılara doğru devrilmiş olarak buldum. Adam, hamak, inlemeler, battaniyeler ve dehşet… O ağır hamak direği, adamın zavallı burnunun derisini kaldırmıştı. Adam birini bulup öldüreyim istedi ama ortalıkta nakliyecilerden eser yoktu.
О проекте
О подписке
Другие проекты
