Читать книгу «Robinson Crusoe» онлайн полностью📖 — Даниэля Дефо — MyBook.
image

Gemiye bindiğim gün yola çıktık, yelkenler fora edilip bulunduğumuz kıyıdan kuzeye doğru yol almaya başladık, Afrika sahilleri bulunduğumuz konumdan on ila on iki derece kuzey enlemlerinden geçiyordu. St. Augustino Burnu açıklarına ulaşana dek hava çok güzeldi, ancak ilerlediğimiz kıyı şeridi boyunca sıcaklık giderek artarak bunaltıcı seviyeye ulaşmıştı. Burunu geçtikten sonra kıyıdan uzaklaşarak, kısa süre sonra kara manzaramızı tamamen kaybettik ve Fernando de Noronho Adası’na doğru yönümüzü doğuya yönelterek, poyraz rüzgârını arkamıza aldık. Bu rota üzerinde on iki gün boyunca ilerleyerek Ekvator’u geçtik ve son gözlemlerimize göre yedi derece yirmi iki dakika kuzey enleminde yolumuza devam ettiğimiz sırada birden kendimizi şiddetli bir kasırga ve fırtınanın içinde bulduk. Fırtına ilk olarak güneydoğu yönünden patlak verdi, sonra yönünü değiştirip kuzeybatıya yöneldi ve en sonunda kuzeydoğu yönünde poyraza dönüştü. O kadar korkunç bir fırtınaydı ki, on iki gün boyunca kendimizi şiddetli rüzgârın kollarına bırakmaktan, kaderimizi fırtınayı yönlendiren azgın rüzgârın sürüklemesine izin vermekten başka hiçbir şey yapamadık. Geçen on iki gün boyunca sürekli olarak denizin bizi yutup yok edeceğini düşünmekten başka hiçbir şey yapamadığımı söylemem sanırım gereksiz olacaktır, aslında o anda gemide hiç kimse hayatını bile kurtarabilmeyi beklemiyordu.

Fırtınanın dehşetinin yanı sıra, yaşamış olduğumuz korku ve düşmüş olduğumuz umutsuzluktan dolayı adamlarımızdan biri beyin hummasından ölmüş, başka bir adamımız ve kamarot da denize düşerek kaybolmuştu. On ikinci gün hava biraz olsun sakinleşmeye başlamıştı, kaptan elinden geldiğince bulunduğumuz konumu gözlemlemeye çalıştı ve on bir derece kuzey enlemi civarlarında bulunduğumuzu, ancak St. Augustino Burnu’nun yirmi iki boylam derecesi batısında olduğumuzu tespit etti. Böylece Guiana sahilleri ya da Brezilya’nın kuzey kısmında, Amazon Nehri’nin ötesinde genellikle büyük nehir olarak adlandırılan Orinoco Nehri’nin doğusunda olduğumuzu anladı. Fırtına yüzünden gemimiz fazlasıyla hırpalanmış ve bazı kısımlarından su almaya başlamıştı, kaptan bu konuda ne yapması gerektiğini bana danışıyordu, onun fikrine göre doğrudan Brezilya kıyılarına geri dönmek en mantıklı yol olacaktı.

Bense buna tamamen karşıydım, birlikte Amerika kıyılarını inceleyerek Karayip Adaları’nın çemberine girene kadar sığınabileceğimiz herhangi bir yerleşim yerinin olmadığı sonucuna vardık, böylece sonunda konumumuzdan fazlasıyla uzaklaşarak Meksika Körfezi ya da koylarına doğru sürüklenmemek için Barbados’a doğru açılmaya karar verdik. Nasıl olsa hem kendi ihtiyaçlarımızı, hem de gemimizin bazı eksikliklerini tamamlayamadan Afrika kıyılarına doğru yolculuk yapmamız mümkün değildi ve yaklaşık on beş gün boyunca yelkenlerimiz sayesinde bu yolu kolayca aşabilirdik.

Böylece rotamızı değiştirdik ve batıdan yönümüzü rahatlayacağımızı umduğumuz bazı İngiliz adalarına ulaşmak için doğuya yönelttik. Ancak yolculuğumuz hiç de umduğumuz gibi devam etmedi; on iki derece on sekiz dakika enlemi üzerine geldiğimizde, bizi doğrudan batıya doğru sürükleyen ikinci bir fırtına patlak verdi ve bu fırtına bizi öylesine uzak toprakların bulunduğu kıyılara sürükledi ki denizden kendimizi kurtarabilsek bile vahşilere yem olma ve bir daha asla ülkemize geri dönememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldık.

Bütün bu sıkıntılarla boğuştuğumuz sırada, rüzgâr sanki bize inat çok daha kuvvetli esmeye devam ediyordu, bir sabah erken saatlerde adamlarımızdan birinin “Kara!” diye bağırdığını duyduk ve daha dünyanın neresine sürüklenmiş olduğumuzu görebilmek üzere kamaradan dışarı çıkamadan, gemi bir kum tepesine çarparak aniden hareketsiz kaldı. Dalgalar öylesine şiddetli üzerimize boşalıyordu ki, kısa süre içerisinde hepimiz yok olacağımızı düşünmeye başlamıştık. Denizin köpüren ve kamçı gibi üzerimize çarpan sularından korunabilmek için hepimiz olduğumuz yerde bulabileceğimiz en korunaklı yerlere sığındık.

Bu gibi durumlarla hiç karşılaşmamış birisine, yaşanılan acımasızlığı tanımlamak ya da böyle bir felaketi anlatabilmek hiç de kolay değildir. Nerede olduğumuzu ya da hangi topraklara doğru sürüklendiğimizi ve sürüklendiğimiz kara parçasında insan ya da bir yerleşim yeri olup olmadığını hiç bilmiyorduk. Korkunç rüzgârın etkisi biraz olsun hafiflemiş olsa da sarsılmamıza neden oluyordu ve eğer hemen bir mucize gerçekleşerek rüzgârın yönü değişmediği müddetce, geminin parçalanmadan daha uzun süre bu fırtınaya dayanabileceğini düşünmüyorduk. Kısacası hepimiz birbirimize bakarak her an ölümü bekleyen insanlar gibi başka bir dünyaya geçmek için bekliyorduk. Çünkü kendimizi düşmüş olduğumuz bu durumdan kurtarabileceğimiz ya çok az şey kamıştı ya da hiçbir şey kalmamış gibi görünüyordu. Şimdi tek tesellimiz ve biraz olsun rahatlamamızı sağlayan tek şey geminin henüz parçalanmamış olması ve kaptanın rüzgârın hızının yavaş da olsa azalmaya başladığını söylemesiydi.

Rüzgâr biraz olsun dinmiş olmasına rağmen, geminin sertçe kuma çarparak zemine oturmuş olmasından dolayı onu kıpırdatmamız neredeyse imkânsızdı, gerçekten de korkunç bir durumdaydık ve şu an için canımızı kurtarmaktan başka yapabileceğimiz hiçbir şeyimiz yoktu. Fırtınadan önce, geminin arka tarafında asılı duran bir sandalımız vardı, ancak önce geminin dümenine çarparak sıkışmış ve sonrasında yerinden koparak ya paramparça olmuş ya da denizde sürüklenerek kaybolup gitmişti, bu yüzden bir sandala dair umutlarımız da tamamen sönmüştü. Gemide başka bir sandalımız daha vardı, ancak onu da denize nasıl indireceğimiz gayet şüpheliydi. Bununla birlikte, tartışacak zamanımız da yoktu, çünkü geminin her geçen dakika parçalanacağından korkuyorduk. Bazıları ise çoktan parçalanmaya başladığını haykırıyordu.

Bu sıkıntılı durumda, ikinci kaptan daha fazla sessiz kalmaya dayanamayarak sandalı ele geçirdi ve diğer denizcilerin yardımıyla sandalı geminin bordasından aşağıya attı. Hemen arkasından on bir kişilik ekip olarak hepimiz sandala doluştuk ve kendimizi önce Tanrı’nın merhametine sonrasında da azgın denizin kucağına bıraktık. Fırtına önemli ölçüde zayıflamıştı, ancak korkunç derecede yükselmiş olan denizin yüksek dalgaları karayı büyük bir şiddetle dövmeye devam ediyordu, Hollandalılar böylesi azgın denizi Den Wıld Zee (Vahşi Deniz) olarak adlandırıyordu.

Ve şimdi durumumuz gerçekten çok iç karartıcıydı, çünkü hepimiz içinde bulduğumuz sandalın bu yükselen dalgalara dayanamayacağını ve kaçınılmaz sonuç olarak boğulacağımızı açıkça görebiliyorduk. Yelken açmak için elimizde hiçbir şeyimiz yoktu, hem olsa bile ne işe yarardı ki? Bu yüzden hepimizi var gücümüzle küreklere sarılmıştık, ancak tıpkı idam mahkûmları gibi yüreklerimiz ölüm korkusuyla dolu, toprağa ulaşır ulaşmaz parçalanacağımızı kesin olarak bilmemize rağmen karaya doğru ilerlemeye çalışıyorduk. Bununla birlikte ruhlarımızı Tanrı’ya emanet ederek, bizi kıyıya doğru sürükleyen rüzgârı umursamadan, tüm gücümüzle kendi ellerimizle hazırladığımız sona doğru kürek çekmeye devam ediyorduk.

Kıyıda bizi ne bekliyordu, sahil şeridi kum muydu, yoksa sarp ve dik kayalardan mı oluşuyordu, sığ mıydı yoksa derin miydi bilmiyorduk. Mantıklı bir şekilde bize en azından beklentilerimiz için bir umut kaynağı olabilecek bir koy, bir körfez ya da bir nehir ağzına ulaşabilmeyi diliyorduk ve şansımız da yaver gidecek olursa belki de kendimizi durgun sulara bırakabilir ve bu sayede düzgün bir şekilde karaya çıkabilirdik. Fakat hiçbir şey umduğumuz gibi görünmüyordu; kıyıya yaklaştıkça karşımıza çıkan kara parçası denizden çok daha korkunç görünmeye başlamıştı.

Kürek çekmeye devam etmek için mücadele ediyorduk, ancak fırtına yüzünden yalnızca sürüklenebiliyorduk, bir buçuk mil kadar sürüklendikten sonra bir anda dağ gibi yüksek azgın bir dalga bize arkamızdan bindirdi ve ölümcül darbesini üzerimize indirdi. Öylesine korkunç bir şiddetle bize çarpmıştı ki tek seferde sandalı alabora etmişti. Hepimiz sandaldan dışarı fırlayarak bir yerlere dağılmıştık, “Yüce Tanrı’m!” bile demeye vakit kalmadan büyük bir dalga hepimizi bir anda yutmuştu.

Suya battığımda hissettiğim karmakarışık duyguları hiçbir şekilde tarif edebilmem mümkün değil; çok iyi yüzmeme rağmen, dalgalardan başımı çıkararak nefes almaya dahi olanak bulamıyordum, sonunda dalgaların beni sürüklemesine izin verdim ve bir süre sonra beni sürükleyen dalga kırılarak kıyıdan geri çekilmeye başladığında kendimi neredeyse yarı ölü hâlde bir kumsalda buldum. Suyun akımı oldukça güçlüydü ve yeni bir dalga gelip beni kara parçasından tekrar koparamasın diye kendimi biraz olsun toparlayarak ayağa kalktım ve mümkün olduğunca hızlı karaya doğru koşmaya başladım, nefes almakta bile zorlanıyordum. Ancak dalgalardan öyle kolay kurtulamayacağımı da hemen anlamıştım, arkamdan dağ gibi yükselen bir dalganın, büyük bir öfkeyle, kudurmuş bir düşman gibi üzerime geldiğini görebiliyordum. Ne nefes alabilmek, ne de kendimi suyun üzerinde tutabilmek için yeterli gücüm kalmamıştı, tek yapabileceğim şey mümkün olduğunca nefesimi tutarak, kendimi suyun üzerinde tutacak şekilde sakin bırakmak ve dalganın beni kıyıya fırlatmasına izin vermekti, tekrar nefes almayı başaracak ve ayaklarımın altında yeniden zemini hissedecek olursam bir şekilde hızlı davranarak kendimi karaya çekmek zorundaydım. Beni kıyıya doğru fırlatıp atan dalganın, geri çekilirken tekrar denize sürüklememesi için dua ediyordum.

Arkamdan gelen dalga, sonunda bana ulaşmış neredeyse yirmi otuz ayak derinliğe kadar beni sürükleyerek yutmuştu, büyük bir güç ve hızla karaya doğru taşındığımı hissedebiliyordum, hemen nefesimi tuttum ve bedenimde kalan tüm gücümle dalganın itme kuvvetinden destek alarak ileriye doğru yüzmeye çalıştım. Nefesimin neredeyse tükendiğini ve boğulmak üzere olduğumu anladığım anda, birden yeniden yükseldiğimi, başımın ve ellerimin suyun yüzeyine çıktığını hissettim, iki saniyeliğine de olsa nefes alabilecek olmam beni rahatlatmış ve kendimi toparlayabilmem için bana cesaret vermişti. Bir süre daha dalganın içine çekildim ancak bu seferki çok uzun sürmemiş ve kendimi yeniden suyun yüzeyinde bulmuştum. Dalganın tekrar kırılarak geri çekildiğini gördüğüm sırada, kendimi bir anda öne doğru attım ve ayaklarımın altındaki toprağı hissettim. Nefes alabilmek için olduğum yerde birkaç saniye öylece durdum ve sular üzerimden akıp gittikten sonra bütün gücümü toplayarak karaya doğru koşmaya başladım. Ancak bu çabam da peşime düşmüş olan denizin öfkesinden beni kurtarmaya yetmemişti, çok daha yüksek bir dalga beni yeniden ele geçirerek ayaklarımı yerden kesmiş, kıyı çok düz olduğu için beni iki kez yeniden ileriye doğru taşımıştı. Bu son iki dalganın etkisi benim açımdan neredeyse ölümcül olmuştu, çünkü deniz beni yine kendi bağrına çekip, sonrasında büyük itici gücüyle tekrar karaya doğru fırlattığında, bu sefer kumlu zemin yerine bir kaya parçasına öylesine hızla çarpmıştım ki, bu yüzden bayılarak gerçekten çaresizlik içerisinde kendimden geçmiştim. Çarpmanın etkisiyle göğsüme de şiddetli bir darbe almış olduğumdan nefesim de kesilmişti; şayet biraz daha suyun içerisinde kalacak olsaydım, kesinlikle boğulacağımdan emindim. Ancak dalgaların tekrar kıyıya geri dönmesinden önce kendimi toparlamayı başardım ve üzerime gelen dalgaları görünce, bulunduğum kayaya elimden geldiğince sıkı tutunmaya ve sular tekrar çekilene kadar nefesimi tutmaya karar verdim. Şimdi karaya çok yakın konumdayken yaklaşan dalgalar ilk başta olduğu kadar yüksek olmadığından, dalga üzerimi aşıp geri çekilene kadar nefesimi tuttum ve sonrasında yeniden hızla karaya doğru koştum, tam bu sırada ikinci bir dalga üzerimden geçmiş de olsa bu sefer beni yutarak geri çekmeyi başaramamıştı. Birkaç adım daha attıktan sonra, sonunda ana karaya ulaşmıştım, büyük bir rahatlamayla kıyıdaki kayalıklara tırmandım ve dalgaların artık hiçbir suretle ulaşamayacağı çimenlik alana doğru yürüdüm, tehlikeden uzaklaştığım anda derin bir nefes alarak kendimi çimlerin üzerine bıraktım.

Nihayet karaya çıkabilmiştim, artık güvendeydim, gözlerimi gökyüzüne çevirerek Tanrı’ya şükretmeye başladım, daha bir dakika öncesine kadar hiçbir umudum kalmamışken şimdi kurtulmuş hâlde karada uzanıyordum. Mezara girmenin eşiğinden dönen bir insanın yaşamış olduğu coşku ve sevinci anlatması sanırım pek mümkün değildir, son anda bağışlanarak boynundan ilmeği çıkarılmış olan bir idam mahkûmu için, olası heyecandan dolayı yaşayacağı kalp krizini önlemek adına ondan kan alacak bir cerrahın yanında hazır bulundurulması yasasına artık hiç şaşırmıyordum.

“Keder gibi ani sevinçler de ilk anda insanın aklını karıştırır.” Kıyıya doğru yürüdüm, ellerimi kaldırdım ve bütün varlığımı Tanrı’ya adayarak kurtuluşumun tefekkürüne sarıldım, tarif bile edemeyeceğim binlerce hareketle işaretler yaparak boğulan arkadaşlarımı ve kendi kurtarılmış ruhumu düşünüyordum. Onların boğulduğunu düşünüyordum, çünkü üç şapka, bir kasket, birer eşi olmayan iki ayakkabı haricinde onlardan hiçbir iz ya da işaret göremedim.

Gözlerimi batık hâldeki gemiye çevirdim, dalgalardan dolayı köpüren deniz yüzünden onu güçlükle görebiliyordum ve ne kadar uzakta olduğunu görünce bir anda aklımdan sadece “Tanrı’m!” Kıyıya nasıl çıkabildim?” düşüncesi geçti.

En azından hayatta olduğumu düşünerek kendimi teselli ettim ve ne tür bir yerdeyim, buralarda neler yapabilirim diye etrafıma bakmaya başladım. Ve kurtulmuş olmama dair sevincim gördüklerim karşında yerle bir oldu, çünkü çok geçmeden burasının benim için korkunç bir kurtuluş olduğunu fark ettim. Islaktım ve ne üzerimi değiştirebileceğim tek bir kıyafetim ne de biraz olsun kendimi toparlayabileceğim yiyeceğim vardı. Görünüşe göre burada ya açlıktan ya da vahşi hayvanlara yem olarak ölüp gidecektim ve beni en çok endişelendiren şey, karnımı doyurabilmek ya da bana saldıracak olurlarsa vahşi hayvanlara karşı kendimi savunabileceğim bir silahımın olmamasıydı. Tek kelimeyle çaresiz durumdaydım, üzerimde sadece küçük bir çakı, bir pipo, küçük bir kutuda bulunan azıcık tütünden başka hiçbir şeyim yoktu. Bütün bunları düşündükçe aklım başımdan gidecek gibi hissediyordum ve bir süre delirmiş gibi etrafta bir o tarafa, bir diğer tarafa koşup durarak karmakarışık olmuş zihnimi toparlamaya çalıştım. Gece çökmek üzereydi, şayet bulunduğum topraklarda geceleri avlanmaya çıkan öfkeli canavarlar varsa ne yapacaktım hiçbir fikrim yoktu, içim daralıyordu, nasıl işler açmıştım böyle başıma!

Aklıma ilk gelen fikir, hemen yakınımda bulunan köknar gibi kalın gövdeli, gür dalları olan ağaca çıkmak oldu ancak ağaç çok dikenliydi, bütün gece orada oturmaya karar verdim, böylece hangi ölümle öleceğimi ertesi gün düşünürüm diyordum kendi kendime, çünkü artık yaşama dair hiçbir umudum kalmamıştı. Kıyı boyunca bir süre yürüyerek içebileceğim tatlı su bulabilir miyim diye etrafı inceledim. Suyu bulunca neşem biraz olsun yerine geldi, açlığımı bir nebze olsun bastırsın diye ağzıma biraz tütün atarak çiğnedim, tekrar ağaca geri döndüm ve yukarı tırmanarak gece uykumda düşmeyeyim diye gövdemi güzelce dalların arasına yerleştirdim. Olası bir tehlikeye karşı kendimi koruyabilmek adına bir sopa kestim ve yanıma koydum; o kadar yorulmuştum ki hemen uykuya daldım ve rahatça uyudum. Sanırım böyle bir durum karşısında bu kadar rahat uyuyabilecek tek kişi benim diyebilirim, sabah uyandığımda kendimi gayet zinde ve yenilenmiş hissediyordum.

1
...
...
10