Haziran sona erdi. Okullar kapalıydı; ben de tüm vaktimi tepede geçiriyordum. Güneşin altında ağaçlı yokuşlarda dolanıp durdum. Le Fontane meyhanesinin arkasında geniş tarlalar ile üzüm bağları vardı. Oralara sık sık gider, korunaklı çukurlarında yabani çiçek ve yosun arayışına çıkardım, tıpkı çocukken bitkileri araştırıp bilimini çalışırken büyük bir hevesle yaptığım gibi. Kenarlarında sinsice yabani bitkilerin büyümeye başladığı sürülmüş tarlaları, köşklere ve bahçelere yeğlerdim. Le Fontane ormanın kenarında bulunduğundan yeri benim için çok uygundu. Sabahları da akşamları da Cate ile karşılaştığım olurdu ama kendimiz hakkında konuşmazdık. Zamanla Fonso’yu ve çevredeki diğer adamları tanımaya başladım.
Fonso ile şakalaşıp didişirdik. Henüz genç bir oğlandı; on sekizine dahi basmamıştı. “Söz konusu savaş olunca buna hepimiz dâhiliz.” dedim. “Sen yirmine, ben de kırkıma basınca çağıracaklar bizi. Sicilya’da nasıl ayakta durduğumuzu sanıyorsun?”
Fonso bir mühendislik firmasında getir götür işlerine bakıyordu. Her akşam annesi ve kız kardeşiyle gelir, sonra bisikletine atlayıp yanımızdan ışık hızıyla ayrılırdı.
Esprili ve alaycı üslubu olan bir gençti. Çok çabuk heyecana kapılıyordu.
“Sana söz: Beni çağırırlarsa gittiğim yeri havaya uçuracağım.” dedi.
“Sen de aynısın. Savaşın etkilerine maruz kalınca diğerlerinden bir farkın kalmayacak. İnsanlar anca kendi canı yanınca uyanıyor.”
“Savaşa çağrılan tüm delikanlılar sadece kendilerini uyandırmakla kalsalar fena olmazdı aslında.” dedi Fonso.
Fonso geçen yıl gittiği akşam okulunda istatistiğe, gazetelere ve güncel gelişmelere ilgi duymaya başlamıştı. Torino’da çalıştığı yerde Fonso’nun gözünü açan birileri vardı galiba. Savaş hakkında bilmediği yoktu; devamlı da bahsini ediyordu. Soru sorar, sonra yanıtını dinlerken konuşanın sözünü başka bir soruyla bölerdi. Bilimsel konulara, ilkelere de merak salmış, bunlar hakkında da büyük bir hevesle konuşurdu.
Ben konuşurken araya girdi. Benim de bu ülkenin bir vatandaşı olduğumu söyleyip harekete geçmeye hazır olup olmadığımı sordu.
“Onun için el becerikliliği gerek.” dedim. “Genç olmak gerek. Aylak aylak dolanmanın bir anlamı yok. Bunun tek yolu vahşetten geçer. Savaştayız ne de olsa.”
Fonso ise buna gerek olmadığını söyledi. Faşistlerin ödü kopuyormuş. Savaşı kaybettiklerini biliyorlarmış. İnsanları artık silahlandırmıyorlarmış bile. Kaçıp kalabalığın içinde kaybolmak, “Buyurun, siz devralabilirsiniz artık.” demek için fırsat kolluyorlarmış. Devrilmeye hazır bir iskambil kulesi gibilermiş âdeta.
“Öyle mi dersin? Böyle giderse her şeylerini kaybedecekler. Ölene kadar mücadele etmeye hazırlardır.”
Diğer adamlar, kadınlar ve Cate’in ninesi bizi dinliyordu.
“Rezil olduklarını söylüyorsa öylelerdir.” diyerek itiraz etti bizi konuk eden kadın. “Doğrusunu bilir o. İnan sen ona!”
Le Fontane meyhanesindeki herkes benim öğretmen ve bilim insanı olduğumu bilirdi. Bana büyük saygı gösterirlerdi. Zaman zaman Cate bile karşımda uysallaşırdı.
“Bu hükûmetin de elbet sonu gelecek.” dedi ihtiyar adam.
“İşte tam da bu yüzden gelmiyor aslında. Herkes sonunun geldiğini söylüyor ama kimse harekete geçmiyor.”
Herkes sessizlik içinde bana baktı.
“Ancak ölüm paklar onları.” dedim. “Sonra dizginleri ele geçirebiliriz. Savaşa buradan, evimizden devam edebiliriz. Artık kimse ikna edemez onları. Adam olmazlar. Hareket etmeye cüret ederlerse onları patlamaya hazır bir bombanın beklediğini bilirlerse susarlar ancak.”
Fonso iç çekip lafımı bölmeye hazırlanıyordu.
“Sen yapar mıydın peki?” diye sordu Cate.
“Hayır.” dedim. “Hiçbirimiz yapamazdık.”
Cate’in ihtiyar ninesi bize sitem dolu gözlerle bakıyordu. “Sizler…” dedi. “Bunların nelere mal olduğunu bilemezsiniz. Böyle vicdanınıza ağırlık yapmanın kimseye faydası yok. Bu insanlar da elbet bir gün ölecek.”
Bunun üstüne Fonso ona insanların nasıl orduya çağrıldığını anlattı.
Artık her akşam Le Fontane meyhanesine gidiyor, diğerleriyle birlikte radyoyu dinliyordum. Benim yaşlı ev sahibeleri Londra’ya gitmeme izin vermiyordu. “Yasak.” dedi Elvira. “Yoldan duyarlar seni.” Hava saldırıları sırasında ormanda dolanmamdan da şikâyetçilerdi. Torino’da yine korkunç bir saldırı olmuştu. Ertesi gün ikisi meyve bahçesinde bir bomba parçası bulmuşlardı. Çapanın ucu kadar keskin ve ağır görünüyordu. Beni yanlarına çağırıp bu parçayı gösterdiler. Kendimi tehlikeye atmamam için yalvardılar. Ben de yol üstünde birçok han olduğunu, gerek kalırsa oralara sığınabileceğimi söyledim.
Le Fontane meyhanesine bu defa gündüz gidiyordum; yeni bir maceraya atılıyormuş gibi bir hiş oluşturdu bu bende. Yokuşu tırmanıp bir zamanlar taş döşenmiş olan ıssız yola çıktım. Zirveden birkaç adım uzaktaydım. Çevremde hep ağaçlı yokuşlar vardı. Yolun arabalar, yürüyenler ve bisiklet sürenlerle dolu olduğu zamanlar geldi aklıma. Şimdi yürüyen bir kişi görmek bile zordu.
Meyve ya da içecek bir şeyler alabilmek umuduyla bahçede oyalandım. Yaşlı kadın bana kahve, şeker ve bir bardak su ikram etti. Para ödemek için bahanem olsun diye şarap siparişi verdim. Oraya o saatte Cate’i görmek için gitmemiştim hatta özellikle görmeyi amaçladığım kimse yoktu. Cate de tesadüfen orada olsaydı işten işe koşturuşunu izler, ona Torino’da neler konuşulduğunu sorardım. Genelde oralarda dolanmamın asıl nedeni ormana yakın olduğumda ve içine girdiğimde hissettiğim o zevkti. O tanıdık masa, alıştığım o yüzlerin arasında, temmuzun acımasız ve sonu gelmeyen o sıcak güneşinin altında uzatılan izin günlerimi geçirmekten büyük mutluluk duyuyordum. Bir keresinde Cate pencereye çıkıp, “Sen miydin gelen?” dedi ama aşağı bile inmemişti.
Oğlu Dino’nun ise bahçede ve evin arkasında olmadığı zaman yoktu. Okullar kapanınca ona ninesi bakmaya başlamıştı. Çevrede gezinmesine izin verir, yüzünü fanilayla siler, yemeğe çağırırdı. Dino ilk akşam gördüğüm o benzi atmış şaşkın çocuk değildi artık. Etrafta koşuşturuyor, taşlar atıyor, ayakkabılarını eskitiyordu. Zayıf ve afacan bir çocuktu. Nedense ona acıyordum. Ona baktığımda Cate’in bana önceden duyduğu öfke, o deneyimsiz bedeni, o günlerin utancını anımsıyordum. Anna Maria ile meşgul olduğum yılda olmuş olmalıydı. Yalnız kalmış, küçük düşürülmüş, kendini koruyamayacak hâle gelmişti demek. Bir şekilde başına gelmişti işte; belki bir dans partisinde, belki de çayırlıkta nefret ettiği bir adamla olmuştu. Belki de zavallı bir adamın tekiydi ya da belki mahallenin yakışıklısıydı. Yoksa bunun sorumlusu azmış bir zamparanın teki miydi? Kim olduğunu bana söyler miydi acaba? O gün o istasyonda yollarımız ayrılmasaydı belki de bu çocuk doğmamış olacaktı.
Dino’nun saçı gözünün önüne düşüyordu, üzerinde de yamalı bir kazak vardı. Bana devamlı okulundan ve defterlerinden söz eder, bunlarla övünürdü. Ben de onun kadar çeşitli konuda çalışmadığımı ama yine de zamanında biraz çizim yaptığımı anlattım ona. Küçük taşlar, fındıklar ve ender rastlanan bitkiler çizdiğimi anlattım. Onun için de bir şeyler çizdim. O gün beni tepeye kadar takip etti, birlikte yosun topladık. Yosunların arasındaki çiçekleri keşfetmekten büyük zevk alıyordu. Tepeye bir dahaki çıkışımızda büyütecimi getireceğime söz verdim. Bunu duyar duymaz bana büyütecin ne kadar büyüttüğünü sordu.
“Şu mor çiçekleri görüyor musun?” dedim. “Hepsi gül kadar, karanfil kadar büyüyecek.”
Eve doğru yola koyulduğumuzda beni koştur koştur takip ediyordu. Büyüteci görmek için eve kadar gelmek istedi. Konuşması açık seçikti; sözcükleri yutmadan, kekelemeden, karşısında yaşıtı varmış gibi kendinden emin şekilde konuşuyordu. Bana hitap ederken bu kadar resmî bir dil takınması gerekmediğini, benle de annesiyle konuştuğu gibi konuşabileceğini söyledim.
“Sen de annem gibi misin?” dedi birden. “Savaşı kaybetmemizi mi istiyorsun?”
“Sen savaşı seviyor musun?” diye yanıtladım.
Yüzünde gururlu bir ifade belirdi. “Ben de asker olup Sicilya’da savaşacağım.” dedi. Sonra burada da çatışma olup olmayacağını sordu.
“Zaten var.” dedim. “Saldırı sirenlerinden korkuyor musun?”
Hiç korkmadığını söyledi. Bombaların düştüğü yerleri görmeye bile gitmişti. Tüm uçak motorları ve modellerini biliyordu zaten. Tam üç tane bomba parçası toplayıp bunları evde saklıyordu. Bir çarpışmanın ardından ertesi gün meydana gidip tüfek fişeği toplanıp toplanamayacağını sordu.
“Fişekler kim bilir nereye gidiyordur.” dedim. “Ama savaş meydanlarında artakalanlar yalnızca mermi kovanları ve ölülerdir.”
“Çöllerde akbabalar vardır.” dedi. “Onlar ölüleri gömer.”
“Gömmez, yerler.” diye düzelttim. Dediğime güldü.
“Annen biliyor mu asker olup savaşmak istediğini?”
Bahçeye girmiştik. Cate ile yaşlı kadın ağaçların altında oturuyorlardı.
Dino kısık bir sesle, “Annem savaşın aşağılık bir şey olduğunu söylüyor. Her şeyin suçlusu faşistlermiş.”
“Anneni seviyor musun?” diye sordum.
Büyük adamların erkek erkeğe sohbetlerde yaptığı gibi yalnızca omuz silkti. İki kadın da gelişimizi izliyordu.
O günlerde Cate’in Dino ile vakit geçirmemi tasvip edip etmediğini bilmiyordum. Ancak yaşlı kadının kesinlikle hoşuna gidiyordu. Ne de olsa çocuğu oyalayarak onu bir yükten kurtarıyordum. Cate, Dino’nun çevremde dolanıp çiçek toplayışını, elimden büyütecimi kapışını hayretle izliyordu. Bazen Dino’yu yanıma çağırırken büyüklerine saygıda kusur eden çocuklara takınılan o otoriter tavrı benimsediğimi fark ettim. Ardından koşup annesine çizdiği resimleri ya da topladığı çiçek parçalarını gösterdi. Uzaktan Cate’e seslenerek çiçeklerle ilgili bir kitap getireceğimi söyledim. Cate Dino’yu tutup saçını düzeltti, sonra ona bir şeyler söyledi. Neredeyse Cate’in yanımızda olmamasını yeğliyor gibiydim.
Sonunda Cate’in oğlunu kıskandığı kanaatine vardım. Bir akşam bana bakarken gözlerinde bir küçümseme ifadesi sezdim. “Canını mı sıkıyorum, Cate?” dedim kısık sesle ve esprili bir edayla. Şaşırarak yere baktı, sonra alçak bir sesle, “Onu da nereden çıkardın?” dedi kekeleyerek. Normalde bu tür konuşmaları kısa keserdi.
“İkimiz de meraklı çocuklar gibi eğleniyoruz sadece.” dedim. “Ne de olsa öğrenmenin yaşı yoktur.”
Cate çoktan başını kaldırmış, bahçenin diğer ucuna doğru bağırarak sesleniyordu.
Kısa bir süre sonra, “Senin kadınlar bizimle konuşarak seviyeni düşürdüğünü biliyorlar mı?” dedi. “Akşamları yanlarına döndüğünde onlara buraya geldiğini söylüyor musun? Senle evlenmek isteyen o çirkin cadının adı neydi? Elvira mı?”
Bunların hepsini ona şaka olsun diye anlatmıştım. “Ne oluyor sana böyle?” dedim. “Seni, buradaki herkesi sevdiğim için geliyorum buraya. Ormanda, yollarda dolanmayı sevdiğim için. Seninle aramdaki ilişki, bu tepelerle olan ilişkimden farksız.”
“Peki bundan Elvira’nın haberi var mı?”
“Bunun Elvira ile ne ilgisi var?”
“Elvira köpeğinin annesi.” dedi sessizce. “Senden tüm gün nerelere gittiğinin hesabını vermeni beklemiyor mu?”
“Elvira aptalın teki.”
“Ama burada bizimle geçindiğin kadar iyi geçiniyorsun oradakilerle de.”
“Kıskanıyor olamazsın, değil mi Cate?”
“Kimi kıskanacakmışım? Güldürme beni. Fonso’yu mu kıskanacağım?”
“Fonso daha çocuk.” diye bağırdım. “Onu neden karıştırıyorsun şimdi?”
“Sana kalırsa hepimiz çocuğuz zaten.” diye karşılık verdi. “Tıpkı köpeğin gibi.”
O akşam ondan daha fazla bilgi koparamadım. Fonso, kızlar ve Dino geldi. Sohbet edip birbirimizi dinledik. Biri şarkı söylemeye başladı. Aramızda yeni yüzler de vardı. Fonso’nun tanıdıkları olan evli bir çift içiyordu evleri bomba saldırılarında yıkılmıştı. Dino’nun uyku vakti gelince o kaçıyor, Cate de onu yatağa yatırabilmek için peşinden koşuyordu. Karanlıkta herkes peşine düşmüştü. Sonra biri, “Corrado!” diye bağırdı. Herkes bir ağızdan, “Corrado!” demeye başladı. “Bu ada kim tepki verirse söz dinleyip yatağına gidecekmiş!” dediler.
О проекте
О подписке
Другие проекты
