O akşam ay ışığının eşliğinde eve dönüp akşam yemeğimi yedikten sonra tam da yaşlı ev sahibelerimin istediği gibi meyve bahçesine geçip onlarla sohbet ettim. Elvira’nın bakımından sorumlu olduğu on beş yaşındaki Egle adlı liseli kız, komşu evden çıkıp gelmişti. Okulların kapanmasının gerektiğinden söz ediyor, çocukları hâlâ kente gitmek zorunda bırakmanın suç olduğunu söylüyorlardı.
“Peki ya öğretmenler? Bakıcılar?” diye ekledim. “Tramvay görevlileri? Meyhanelerde çalışan kadınlar?”
Bu esprilerim Elvira’yı rahatsız ediyordu. Egle ise gözlerini kısarak bana bakıyordu.
“Söylediklerinde ciddi misin?” diye sordu. “Yoksa bu akşam da yine espri havanda mısın?”
“Savaş dediğin askerin işidir.” dedi Elvira’nın annesi. “Daha önce hiç böyle olmamıştı.”
“Hepimize düşen bir görev bu.” dedim. “Zamanı gelince herkese sırayla görevini yapmak düşer.”
Ağaçların arkasında ay batıyordu. Birkaç gün içinde dolunay olacak, hem gökyüzü hem de yeryüzü saçtığı ışıkla yıkanacak, beraberinde ise üzerimize yağacak daha fazla bomba getirecekti.
“Savaşın bu yıl biteceğini söyleyenler var.” dedi birden Egle.
“Bitmek mi?” diye çıkışıverdim. “Daha başlamadı bile.”
Birden durdum. Bir tepki verirler mi diye dikkatle dinledim. Yüzlerinde beliren şaşkınlık ifadesini fark ettim. Çok geçmeden Elvira kendine geldi, diğerleri ise sessizliğe büründü. “Biri şarkı söylüyor.” dedi Egle. Sessizliği bozduğu için içi rahatlamış gibiydi.
“Aferin onlara.”
“Sersemler.”
Ardından Egle’yi bahçe kapısına kadar götürüp uğurladım. Ağaçların arasında yapayalnız kalmıştım; yolu bulmakta biraz zorluk çektim. Belbo kendi yollarından birini takip ediyor, böğürtlen çalılarının arasında nefes nefese yürüyordu. Herkesin de yapacağı gibi ay ışığının altında nereye gittiğimi bilmeyerek dolanıyor, kendimi ağaçların arasında kaybediyordum. Torino, sığınaklar, saldırı sirenleri bir kez daha uzak diyarlara ait olağanüstü olaylar gibi gelmeye başladı. Gerçekleşmesini umduğum o karşılaşma, rüzgârın taşıyıp kulağıma getirdiği o sesler, hatta Cate bile gerçek değildi sanki. Mesela Gallo ile sohbet edebilmek için nelerimi vermezdim diye düşündüm o an.
Yola ulaştığımda aklım tekrar savaşa gitmişti bile. Savaşa ve boş yere yaşamını yitirenlere. Bahçede kimse yoktu. Evin arkasındaki çimliklerde şarkı söylüyorlardı. Belbo yokuşun yarısında dikilip kalmış olsa da kimse gelişimi fark etmedi. Puslu gölgenin altındaki pencere korkuluklarını, küçük taştan masaları ve aralanmış kapıyı görebiliyordum. Geçen yılın mısır koçanları ahşap balkondan aşağı sarkıyordu. Terk edilmiş bir mekâna benziyordu; ıssız bir köy evi gibiydi.
“Cate çıkıp gelirse öcünü almak için ağzına geleni söyleyebilir.” diye düşündüm.
Arkamı dönüp ağaçların arasına dalmak üzereydim. Cate’in orada olmamasını, Torino’da kalmış olmasını umuyordum. O an küçük bir oğlan çocuğu koşarak köşede belirdi ve aniden durdu. Beni görmüştü.
“Biri mi var orada?” diye seslendim çocuğa.
Kuşku dolu gözlerle bana baktı. Üstünde denizci kıyafeti olan, açık tenli bir çocuktu. Ay ışığının altında neredeyse komik görünüyordu. Önceki gece onu fark etmemiştim.
Kapıya yaklaşıp arkasından seslendim. “Anne!” diye seslendi o da. Elinde bir tabak sebze kabuğuyla Cate çıkıverdi kapıdan. Tam o an Belbo yuvarlana yuvarlana yanıma çıkıp gölgelerin arasına daldı. Çocuk ürküp Cate’in eteklerine yapışmıştı.
“Deli çocuk.” dedi Cate. “Korkacak bir şey yok.”
“Hâlâ hayattasın demek.” dedim Cate’e.
Elindeki kabukları dışarı atmak için korkuluklara yanaşmıştı. Aniden durup kafasını bana doğru çevirdi. Başını eskiden olduğundan daha yüksekte tutuyordu. Dudaklarındaki o alaycı gülümsemeyi tanıyordum. “Yürüyüşe mi çıkmıştın?” diye sordu. “Sırf yürüyüş yapmak için mi çıkıp duruyorsun böyle?”
“Dün akşam şarkı söylediğini duymadım.” dedim. “Gelmeyip Torino’da kaldığını düşündüm.”
“Dino!” diye seslendi çocuğa. Kabukları dışarı attı, sonra tabağı çocuğun eline tutuşturup içeri gönderdi.
Çocuk gittikten sonra gülmesi kesilmişti. “Diğerlerinin yanına gitmeye ne dersin?” dedi.
“Çocuk senin oğlun, değil mi?” diye karşılık verdim.
Ağzını açmadan bana öylece baktı.
“Evlendin mi?”
Sertçe başını salladı. Bu huyunu da hatırlıyordum. “Seni ilgilendirir mi bu?” dedi.
“Yakışıklı çocukmuş. Sağlığı da yerinde gibi.” dedim.
“Torino’ya götürüp okutuyorum.” dedi. “Hava kararmadan buraya dönüyoruz.”
Ay ışığında onu net bir şekilde görebiliyordum. Değişmemişti ama aynı zamanda da başka biri gibiydi. Kendinden emin ve soğukkanlı bir edayla konuşuyordu ama kolundan tutup onu yakaladığım günler sanki dün gibiydi. Üzerinde köylerde giydikleri kısa etekten vardı.
“Sen şarkı söyleyenlere katılmıyor musun o hâlde?” diye sordum.
Az önce de yaptığı gibi kasılarak gülümsedi, sonra aynı şekilde başını geriye attı. “Şarkılarımızı dinlemeye mi geldin? Pastanene geri dönsene sen.”
Son zamanlarda öğrendiğim bir gülümsemeyle, “Şapşal.” dedim. “Hâlâ o eski günleri mi düşünüyorsun?”
Alışık olduğum o alımlı dudaklarını hatırlıyordum ama artık daha sert, daha küçük duruyorlardı. Çocuk yeniden bahçeye çıkınca Belbo havlamaya başladı. “Belbo, gel buraya.” diye seslendim. Dino yanımızdan geçip içeri koştu.
“İnanmayacaksın ama bu köpek benim tek dostum.” dedim.
“Senin değil o.” dedi.
Esprili şekilde benim hakkımda her şeyi bilip bilmediğini sordum. “Bense senin hakkında bir şey bilmiyorum.” dedim. “Şimdiye dek nasıl bir yaşam sürdün? Neler yapıyorsun? Gallo’nun Sardinya’da yaşamını yitirdiğini biliyorsundur herhâlde.”
“Ciddi olamazsın!” dedi dehşet içinde. Olayın nasıl geliştiğini anlatınca neredeyse ağlayacaktı. “Demek savaş böyle bir şey.” dedi. “Deli çocuk.” Kendinde değildi sanki; kaşlarını çatmış yere bakıyordu.
“Sen neler yaptın peki?” diye sordum. “İstediğin gibi ayakçı olabildin mi?”
Yüzünde yine alaycı bir ifade belirdi. Bunun beni ilgilendirmediğini söyledi tekrar. Karşı karşıya dikiliyorduk. Elini tuttum. Geçmişimizi küçümsediğimi düşünmesini istemiyordum. Nazikçe bileğine dokundum. “Bana nasıl bir yaşam sürdüğünü anlatmayacak mısın?” dedim.
Aptala benzer ihtiyar bir kadın çıkıverdi içeriden. “Kim o?” diye sordu.
Cate gelenin ben olduğumu söyledi. Kadın gelip benle sohbet etmeye başladı. O sırada ay batmıştı.
“Dino diğerlerine takılıp gitti.” dedi Cate.
“Üzerindeki o denizci kıyafetini neden çıkarmıyorsun?” diye sordu yaşlı kadın. “Sonra çimlerde arkasını batırıyor, biliyorsun.”
Cate kadını yanıtladıktan sonra ben de ay hakkında yorum yapıp konuşmaya devam ettim. Birlikte çayırlara doğru yürümeye başladık. Şarkı sesleri kesilmiş, artık kahkaha sesleri geliyordu. O kısa yürüyüşümüzde az önce gördüğüm ihtiyar kadının Cate’in ninesi olduğunu, evin de Le Fontane adında bir meyhane olduğunu öğrendim. Savaş çıkınca müşterilerin ayağı kesilmişti tabii.
“Savaş biraz daha uzarsa deden her şeyini satıp köprü altlarında yaşamaya başlayacak.” dedi yaşlı kadın.
Evin arkasında toplanan grup bu sefer daha küçüktü. Fonso, başka bir adam, bir de iki kız vardı. Bir ağacın altında toplanmış, uzanabildikleri dallardan elma topluyor, gülüşerek katur kutur elmaları yiyorlardı. Dino çayırların kenarında durmuş onları izliyordu.
Cate yanlarına gidip onlarla sohbet etmeye başladı. Ben de yaşlı kadınla evin gölgesinin altında kalmayı yeğledim.
“Geçen akşam daha fazla insan vardı.” dedim. “Herhâlde gelmeyip Torino’da kalmak isteyenler oldu.”
“Hepimizin motorlu arabası yok.” dedi yaşlı kadın. “Kimisi akşama kadar çalışıyor. Zaten tramvaylar da artık çalışmıyor.” Sonra bana bakıp alçak bir sesle, “Tepemizdeki emir verenler rezil insanlar. Pis faşistler. Bizi hiç düşündükleri yok. Kimlerin eline düştük.” diye mırıldandı.
Fonso’ya uzaktan el salladım. O da bir şeyler bağırarak bana el sallıyordu. Ağacın altındakiler bağrışıp çağrışıyor, birbirlerinin elinden elmalarını kapıp kaçıyorlardı. Cate bize doğru döndü.
Dışarıdakileri evden çağırmaya başladılar. Karanlıkta kapının biri açılmış, “Vakit geldi Fonso.” diye seslendi biri.
Sonra hepsi, kızlar, gençler ile çocuk koşarak yanımızdan geçip gözden kayboldular.
Yaşlı kadın iç çekerek uzaklaşmaya başladı. “Ah şu insanlar keşke anlaşabilse. Didişip duruyorlar ama onlara göre hava hoş tabii. Olan bize oluyor.”
Cate ile ben yalnız kalmıştık. “Radyoyu dinlemeye gelmiyor musun?” dedi.
Birlikte birkaç adım attıktan sonra birden durdu.
“Faşist değilsindir umarım.” dedi.
Ciddiydi ama gülmeye başladı. Elini tutup küçük bir kahkaha attım. “Hepimiz değil miyiz, sevgili Cateciğim?” dedim nazikçe. “Faşist olmasak hepimiz canımızı hiçe sayıp bombalarla ayaklanırdık. Olan biteni izleyip olayların seyrini değiştirmeye çalışmayan herkes faşisttir.”
“Hayır, değil.” dedi. “Doğru zamanı bekliyorlar. Önce savaşın sona ermesi gerek.”
Kırgın ve öfke doluydu. Elini tutmaya devam ettim.
“Eskiden bilmezdin bunları.”
“Sen de herhâlde kayıtsız kalıp harekete geçmeyenlerdensin. Peki ya arkadaşların?”
Arkadaşlarımı bir süredir görmediğimi söyledim. Kimisi evlenmiş, kimisi de taşınıp gitmişti. “Martino’yu hatırlıyor musun? Düğününü meyhanede yaptı.”
Birlikte Martino’ya güldük. “Herkesin başına geliyor.” dedim. “Aylarınızı, yıllarınızı birlikte geçirirsiniz, sonra bir bakmışsın biri işinden olmuş, diğeri taşınıp gitmiş. Her gün yüzünü gördüklerini tanımaz hâle gelmişsin.”
Cate bunun suçlusunun savaş olduğunu söyledi.
“Savaş yeni bir olay değil ki.” dedim. “Bir gün kendini yapayalnız bulursun. Çok da kötü bir his değil.” Bunun üstüne beni baştan aşağı süzdü. “Zaman zaman tekrar birini bulursun.”
“Senin için değişen bir durum yok ki. Yapacak bir işi olmayan, yalnız kalmak isteyen sen değil misin?”
“Haklısın.” dedim. “Yalnız kalmayı seviyorum.”
Bunun ardından Cate kendisinden söz etmeye başladı. Çalıştığını söyledi. Otelde garsonluk yapmış, fabrikada ve tatil köyünde çalışmıştı. Şimdi de her gün bir hastaneye yardıma gidiyormuş. Geçtiğimiz yıl da Nizza Sokağı’ndaki eski ev yıkılmış, herkes ölmüştü.
“O akşam seni üzdüm mü, Cate?” diye sordum.
Bana baktı. Anlamını çözemediğim bir gülümseme belirdi dudaklarında. Nezaketen tekrar sordum: “Evli misin, değil misin?”
Sessizce başını salladı.
“Benden daha hovardalar da varmış.” diye düşündüm. “Oğlan senin çocuğun mu?” diye sordum.
“Öyleyse ne olacak?” diye yanıtladı.
“Utanmıyor musun peki?”
Eskiden yaptığı gibi omuz silkti. Güldüğünü sandım ama boğuk, kısık bir sesle, “Konuyu kapatalım artık Corrado. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Bu arada, sana hâlâ Corrado diye hitap edebilir miyim?” dedi.
Bunu duyunca üzüntüm biraz azaldı. Cate’in benle tekrar yüz göz olmak istemediğini fark ettim. Ne de olsa kendisine ait bir yaşamı vardı, bu da ona yetiyordu. Eski günlerdeki gibi tutku ile utanç arasında kalıp bu hislerini dışa vurmasından korkuyordum aslında.
“Şapşal.” dedim. “İstediğin gibi hitap edebilirsin.”
Belbo yanıma sokuldu. Elimi boynuna attım. O an herkes çene çalarak bağıra çağıra evden çıkıp geldi.
О проекте
О подписке
Другие проекты
