Yola çıktım ve gözlerimi karanlığa dikip kulağımı seslere verdim. Bayırın ilerisinden kulağıma, cıvıl cıvıl öten çekirgelerin neredeyse bastırdığı bir siren sesi süzülüyordu. Sanki oradaymışım gibi kentin âdeta donduğunu hissettim. Ayak sesleri kesilmiş, kapı çarpma sesleri durmuştu; sokaklar kasvetli ve ıssız bir hâl almıştı. Ne var ki burada yıldızların ışığı yeryüzüne âdeta parıl parıl akıyordu. Vadiden gelen şarkı sesleri de kesilmişti. Biraz ileride Belbo havlamaya başladı. Hemen yanına gittim. Birinin avlusuna girmiş, evden çıkan bir grup insanın arasına dalmış, oradan oraya zıplıyordu. Aralanmış kapının arkasından hafif bir ışık süzülüyordu.
Biri, “Kapıyı kapa, aptal!” diye bağırınca hepsi kahkaha atarak güldü. Kapı çekilerek kapatıldı.
Belbo bu insanlara yabancı değildi. Sohbetlerinde benim yaşlı kadınların esprili şekilde sözü geçti. Kim olduğumu sorgulamadan beni aralarına aldılar. Kimisi karanlığın içinde ileri geri yürüyordu. Aralarında küçük çocuklar da vardı. Hepsi yukarı bakıyor, “Gelecekler mi acaba?” diye soruyorlardı birbirlerine. Torino’dan, kişisel sorunlarından, yıkılan evlerden söz ediyorlardı. Aralarından bir kadın diğerlerinden ayrı bir yere oturmuş, kendi kendine söyleniyordu.
“Burada dans ettiğinizi sanıyordum.” diye sohbete başladım.
Az önce Belbo ile konuşan gölgedeki genç adam, “Evet, ediyorduk ama klarneti getirmek kimsenin aklına gelmemiş.” dedi.
“Peki unutmamış olsaydık dans etmeye cesaretin olur muydu?” diye sordu bir kız.
“Evi yanıyor olsa yine de dans ederdi o.”
“Haklı.” dedi bir başkası.
“Dans edemeyiz. Savaştayız.” Konuşanın ses tonu bu noktada değişti. “İtalyanlar, bu savaşı sizin için başlattım! Size sunuyorum; bunu hak ediyorsunuz siz. Bundan böyle ne dans edin ne de uyuyun. Sizin de artık tek yapmanız gereken benim gibi savaşmak.”
“Kapa çeneni Fonso. Ya bir duyan olsa?”
“Başka ne yapabiliriz? Anca şarkı söyleyebiliyoruz.”
Ardından şarkı söyleyen yeniden başladı şarkıya ama bu defa çekirgeleri ürkütmekten korkuyor gibi kısık bir sesle söylüyordu. Kızlar da eşlik etmeye başladı. Gençlerden ikisi açık alana doğru koşmaya başladı. Belbo öfkeyle havlamaya başladı.
“Uslu dur!” dedim Belbo’ya.
Ağaçların altında, üzerinde şarap şişesi ile iki kadeh olan bir masa vardı. Meyhane sahibi ihtiyar adam bana bir kadeh doldurdu. Mekân köy meyhanesi gibi bir yerdi. Herkes akrabaya benziyordu ve Torino’dan toplanıp gelmiş gibi bir hâlleri vardı.
“Hava böyle güzel olunca iyi tabii.” dedi ihtiyar bir kadın. “Yağmurlar başlayıp her yeri çamur götürdüğünde görürüm ben sizi!”
“Merak etme ninem, senin yerin bizim yanımız.”
“Bu bir şey değil ki. Ben kışı düşünüyorum.”
“Savaş kışa kalmaz ki.” dedi küçük oğlanlardan biri, sonra fırladı gitti.
Fonso ile kızlar, uzaktan gelebilecek herhangi bir uğultu ya da uçak motorlarının gürültüsünü duymaya hazır, şarkılarını kısık sesle söylemeye devam ediyorlardı. Ben de öten çekirge korosunun arasından gelebilecek herhangi bir sesi işitebilmek için sık sık kulak veriyordum ki birden yaşlı kadın yine kapıyı açtı. Bu sefer ben de seslenerek kapıyı kapamasını söyledim.
Bu insanlarda bana tanıdık gelen bir şey vardı. Bu genç adamların şakalaşmaları, dostlar ile şarapla kolay kazanılan bu samimiyet bana o eski günlerdeki kenti, Po Nehri’nin yukarısındaki köyde geçirdiğim akşamları, kasaba girişindeki pastaneleri, eski dostlukları hatırlatıyordu. Tepenin o serinliğinde, etrafındaki o açık alanlarda, sirenlerin çalmasıyla bastıran o gerginlikte gözden uzak kalmış, eski, kırsal bir tadı yeniden keşfediyordum. İçgüdüsel olarak kızların ve kadınların sesini takip edip sessizliğe büründüm. Fonso’nun esprilerine ses çıkarmadan, sallana sallana güldüm. Sonra açık gökyüzünün altında diğerleriyle birlikte bir kirişin üzerine oturdum.
Bir ses bana, “Peki ya sen? Sen ne yapıyorsun? Tatile mi çıktın?” diye sordu.
Sesi tanıdım. Şimdi geri dönüp baktığımda düşünmeme bile gerek yokmuş diyorum. Ses tonu oldukça pişkin, derin ve cüretkârdı. Bu civarlarda kadınlarda sıkça duyduğum bir ses tonuydu bu.
Şaka yaparak köpeğimle mantar toplamaya çıktığımı söyledim. Öğretmenlik yaptığım yerde mantar yiyip yemediğimizi sordu.
“Öğretmen olduğumu nereden çıkardın?” dedim şaşkınlıkla.
“Çok bariz.” diye yanıtladı karanlıkta.
Sesinde hafif bir alaycılık sezdim. Belki de maskeli balolarda duyulan iğneleyici şakalardan biriydi bu. Onunla o zamana dek konuştuklarımı seri şekilde kafamdan geçirdim ama kendimi ele verdiğime dair hiçbir delil bulamadığım için benim yaşlı ev sahiplerini tanıyanların çoktan hakkımda birçok şey biliyor olabileceklerine kanaat getirdim. Torino’da mı yoksa tepede mi kaldığını sordum kadına.
“Torino.” diye yanıtlayıverdi hemen.
Karanlıkta bile alımlı biri olduğunu anlayabildim. Omuz ve bacaklarının şeklini seçebiliyordum. Ellerini dizlerinde kavuşturmuş, gururlu bir tavırla başını geriye atmıştı. Yüzünü seçmeye çalıştım.
“Beni yemeyi düşünmüyorsundur umarım.” diye yapıştırdı.
Tam o anda kentte tehlikenin geçtiğine işaret eden alarm sesi işitildi. Herkes bir anlığına tereddüt içinde sessizliğe büründü sonra herkes derin bir oh çekti. Oğlanlar oradan oraya sıçramaya, yaşlı kadınlar şükür duaları mırıldanmaya, erkekler ise kadehlerine uzanıp sevinç içinde elleriyle masada ritim tutmaya başladı. Herkes bir yorum yapıyordu: “Bu gecelik de bu kadar.”
“Daha sonra gelirler artık.” “Sizin için yaptım bunu İtalyanlar!”
O kadın ise yerinden kımıldamamıştı. Hâlâ başını arkasındaki duvara dayamış oturuyordu. “Cate’sin sen. Cate’sin, öyle değil mi?” diye sordum fısıldayarak. Yanıtlamadı. Gözlerini kapadığını hisseder gibiydim.
Herkes toparlanıp evlerine dönmeye başladığı için benim de harekete geçme vaktim gelmişti. İçtiğim şarabın parasını ödemek istedim ama “Olmaz öyle şey!” diye çıkıştılar. Başımı eğerek teşekkür ettim, Fonso ve bir başkasıyla tokalaşıp Belbo’yu çağırdım. Sonra birden kendimi yolun ortasında yapayalnız, evin karanlık duvarına bakarken buluverdim.
Çok geçmeden köşke varmıştım. Bu sırada akşam olmuş, gecenin karanlığı üzerimize çökmüştü. Elvira neredeyse kapı eşiğine kadar çıkmış, ellerini önünde sıkıca birleştirmiş, dudaklarını büzmüş beni bekliyordu. “Bu sefer hava saldırısı sirenlerine yakalandın. Merak ettik seni.” dedi. Başımı sallamakla yetindim. Önümdeki tabağa bakarak gülümsedim, yemeğimi yemeye başladım. Elinde lambayla sessizce arkamdan dolanarak mutfağa girip gözden kayboldu. Ardından mutfak dolaplarını kapadı. “Keşke her akşam böyle olsa.” diye mırıldandım. Yanıt vermedi.
Yerken az önceki karşılaşmayı, olup bitenleri aklımdan geçirdim. Cate’ten ziyade eski zamanları, geçen yılları düşünüyordum. İnanması güçtü ama sekiz hatta on yıl olmuştu galiba. Unutulmuş bir odayı, göz ardı edilmiş bir sandığın kapağını yeniden açmıştım sanki, içinde ise başkasına ait bir yaşam bulmuştum. Risklerle dolu, boşa gitmiş bir yaşam. Unuttuğum işte buydu. Beni şaşırtan ise ne Cate ne de geçmişte yaşanmış o gelip geçici hazlardı, o günleri yaşamış olan genç adamdı. Aynı olayların başına gelmesinden korktuğu için her şey ve herkesten kaçan, büyüyüp adam olduğunu sanan ve devamlı çevresindekilere bakınan, canını dişine takmış, hayatın başlamasını bekleyen o sabırsız gençti. Bu gençle ortak yanlarımız nelerdi? Onun için ne yapmıştım? O sıradan ama hayat dolu akşamlar, o gündelik maceralar, kendi yatağım ya da evimdeki pencere kadar alışık olup sahiplendiğim o umutların hepsi sanki uzak diyarlara, endişe ve sıkıntıyla geçen bir yaşama ait bir anıydı. Öyle ki geriye dönüp baktığımda bundan nasıl zevk almışım, bu yaşama nasıl böyle ihanet edebilmişim diye merak ettim.
Elvira eline bir mum alıp odasının derinliklerine çekildi. İşim bitip odadan ayrılırken kapatmamı istediği lambanın yaydığı ışık çemberinin dışında kalıyordu Elvira. Tereddüt içinde olduğunu görebiliyordum. Lamba düğmesinin yanında bahçe lambasının düğmesi de vardı. Yanlışlıkla o düğmeye basıp bahçeyi aydınlattığım çok olmuştur. “Merak etme, doğru düğmeye basacağım bu sefer.” dedim. Önce öksürdü sonra boğazını tutarak kendini gülmeye zorladı. “İyi geceler.” dedi.
Yalnız kalır kalmaz, “O eski günlerdeki genç adam değilsin. Artık risk almıyorsun.” diye düşündüm. “Bu kadın eve daha erken gelmeni, onunla sohbet etmeni istiyor ama söylemeye dili varmıyor. Ellerini önünde sıkıca birleştirmesi, yastığı sımsıkı kavraması, boğazını tutması bu yüzden. Bana fazla verebileceği yok, bunu da çok iyi biliyor. Ancak burada yalnız kaldığını gördüğü için kendisini kandırıp bu odada, bu lambanın altında, bu güzel perdelerin yanında, kendisinin yıkamış olduğu bu yatak örtülerinin arasında tüm yaşamını geçirmeni bekliyor. Sen de farkındasın bunun ama daha fazla risk almak istemiyorsun. Bu kadının peşinden değil, tepelerinin peşinden git!”
O eski Cate’in böylesi oyunlara kanıp kanmadığını merak ettim. Sekiz yıl önceki Cate nasıl biriydi? İşi gücü olmayan, alaycı, zayıf, devamlı eli ayağına dolaşan, çabuk öfkelenen bir kızdı. Birlikte bir yerlere çıktığımızda, sinemaya ya da çimlere gittiğimizde kırık tırnaklarını saklamak için koluma sarılması bir beklenti içinde olduğu anlamına gelmezdi. Nizza Sokağı’nda oda kiraladığım yıldı; ders vermeye yeni başladığım, yemeklerimi genelde büfeden yediğim bir dönemdi. Evdekiler de para gönderirdi. O günlerde fazla bir ihtiyacım olmazdı. Okulunu bitirmiş, kasabaya yerleşmiş, gözü açık, her sabahı yeni maceraların başlayabileceği yeni bir başlangıç olarak gören köylü bir gencin geleceğe dair beklentileri ne olabilirse benimkiler de bunun ötesine geçmezdi. Birçok insanla görüşüyor, günlerimi tayfamla geçiriyor, karşıma çıkan hiçbir fırsatı kaçırmıyordum. Çevremde birçok insan vardı; okuldan arkadaşlarım, sonrasında Sardinya’da bir bombaya kurban gidecek olan Gallo, çoğunluğunu arkadaşlarımın kız kardeşlerinin oluşturduğu kız ekibi, kasiyer bir kadınla evlenen Martino adlı kumarbaz. Sonra bir de kitaplar, oyunlar, şiirler yazıp bunları ceplerinde taşıyan, pastanelerde bunların muhabbetini edenler vardı. Gallo ile tepelerdeki danslara katılırdık. Memleketimiz aynıydı zaten. Birlikte köy okulu açmaktan söz ederdik; o tarım öğretecekti ben de doğa bilimleri. Bir arsa kiralayıp burayı fidanlığa çevirecek, sonra da bir tarım reformu planı hazırlayacaktı. Ancak Cate’in aramıza nasıl dâhil edildiğini hatırlamıyordum. Kentin girişine yakın, Po Nehri’ne uzanan çimliklerin ucunda bir yerde yaşardı. Gallo’nun bizimkinden farklı bir arkadaş tayfası vardı. Nizza Sokağı’nın ucundaki bir mekânda bilardo oynardı. Bir defasında, birlikte sandalla gezintiye çıkacakken bir bahçeye girip Cate’i çağırmıştı. Yaz geldiğindeyse Cate ile yalnız çıkmaya başlamıştık.
Cate ile bu gezilere çıktığımızda sandalı halatla kıyıya bağlar, çimlere geçer, çalıların arasında oynaşırdık. Başka kadınlarla rahat hissetmezdim ama Cate ile rahattım. Biraz huysuzluğu kaldırabilirdi; tartışmalarda geri adım atmanıza da gerek kalmazdı. Meyhanede içki içmeye benzerdi; önünüze kaliteli içki koymalarını beklemezsiniz ama ne geleceğini de bilirsiniz. Cate oturup ona dokunmama izin verirdi. Sonra birileri görecek diye paniğe kapılırdı. Konuşmakla vakit kaybetmezdik; bu da bana cesaret verirdi. Benden söylememi istediği bir şey ya da vermemi istediği bir söz yoktu. “Oynaşmakla birbirimize sokulup kucaklaşmak arasında ne fark var ki?” diye sorardım bazen ona. Bu nedenle isteksiz olduğumuz bir iki defada birlikte çimlere uzanırdık. Sonra bir gün tramvayla başka bir yere gidip sevişmek için önceden plan yaptık. Bir keresinde buluşur buluşmaz fırtınaya yakalanmış, fırsatımızı kaçırıp randevumuzu ertelemek zorunda kaldığımız için sayıp sövmüştük.
Bir akşam Cate huzur içinde sigarasını içebilmek için koşarak merdivenlerden çıkıp yanıma gelmişti. O gün yatakta daha büyük bir zevkle sevişmiştik. Soğuk, yağmurlu havalarda gelip benimle vakit geçirmekten, kalıp birbirimizle sırlarımızı paylaşarak sohbet etmekten ne kadar hoşlandığını söylemişti. Şakalaşarak kitaplarımı okşayıp koklamış, kimse rahatsız etmeden sabah akşam odamda oturup oturamadığımı sormuştu. Ailesiyle birlikte yaşıyor, altı ya da yedi kişi bahçeye açılan iki odada kalıyorlardı. Yanıma geldiği tek gece oydu. Bunun yerine arkadaşlarımı görmek için geldiğim pastaneye uğramayı yeğlerdi. Ancak Gallo orada olsa da hepimiz onunla konuşsak da huzursuz olduğu belli olurdu. Artık eskisi gibi de gülmüyordu. O zamanlar hislerim konusunda bir kafa karışıklığı içindeydim. Kendimin diyebileceğim bir sevgilim olduğu için gurur duyuyor ama aynı zamanda da bakımsız ve görmemiş bir kadın olduğu için de utanç duyuyordum. Daktiloda yazmayı öğrenmek istediğini, ardından da büyük bir işletmede işe girip hamamda yıkanmaya parası yetebilene dek çalışmak istediğini söylemişti. Bazen sürpriz yapıp ruj alırdım ona; çok mutlu olurdu. İşte o zaman anlamıştım ki bir kadına bakabilir, onu eğitebilir, oturmasını kalkmasını öğretebilirsiniz ama o şık görünümünü oluşturmak için neler yapıldığına bu kadar yakından şahit olunca büyü bozuluyormuş. Elbisesi o kadar yıpranmıştı ki zar gibiydi, kolundaki çantanın da derisi çatlamıştı. Yaşadığı hayat ile amaçları arasındaki o büyük farkı görmek üzücüydü ama o ruju verdiğimde yaşadığı mutluluğu görünce Cate için hissettiğim tek hissin cinsel bir arzu olduğunu kesin olarak anlamıştım. Bazen sevişmelerimiz bile sıkıcı ve zevksiz olurdu. Tatmin olmadığını ve bu kadar cahil olduğunu görmek canımı çok sıkardı. Ara sıra ilerleme kaydettiğini görürdüm ama yine de çocuksu heyecanlara kapıldığı, birden krize girip o inatçı ve saf yüzünü ortaya çıkardığı çok olurdu; bunlar da benim sinirimi bozardı. Ona bir şekilde bağlı olduğumu düşünmek ya da zamanını harcıyor olduğum için ona borçlu olduğumu hissetmek hep içime dert olurdu. Bir akşam istasyon pasajının altında kolundan tutmuş odama çıkması için onu ikna etmeye çalışıyordum. Yazın son günleriydi ve ev sahibesinin oğlu ertesi gün çiftlikten dönecekti; o oradayken eve kadın getirmem mümkün olmayacaktı. Gelmesi için yalvarıp yakarmış, espriler yapmış, aptalı oynamıştım. “Yemem seni.” demiştim. Hiç oralı olmamıştı. “Söz, yemeyeceğim seni.” diye tekrarlamıştım. Bitmek tükenmek bilmeyen bu utanmaları beni çok sinirlendirirdi. Sonra koluma yapışıp, “Yürüyüşe çıkalım.” demişti.
“Sonrasında seni sinemaya götürürüm.” demiştim gülerek. “Param var.”
Buna biraz bozulmuştu. “Seninle paran için buluşmuyorum.”
“Ama ben seninle yatmak için buluşuyorum.” deyivermiştim. İkimizin de yüzü pancar gibi kızarmış, birbirimize dargın dargın bakmıştık. Sonra bunu söylediğim için kendimden utanmıştım. Söyledikten sonra hissettiğim haz ve özgürlük hissi ağır basmamış olsaydı daha sonra yalnız kaldığımda kendime duyduğum öfkeden oturup ağlayabileceğimi hissetmiştim. Cate’in yanaklarından yaşlar süzülüyordu. “Peki öyleyse, gelirim senle.” demişti kısık bir sesle. Sessizlik içinde kapıma kadar geldik. Koluma yapışıp omzuma yaslanarak kapıda durdurdu beni. Sonra geri çekilip “Hayır, sana güvenmiyorum.” diyerek kolumu çimdikleyip kaçıverdi.
O akşam onu son görüşümdü. Geri geleceğini düşündüğüm için kaygılanmayı gereksiz bulmuştum. Gelmeyeceğini anladığımda ise bana karşı sergilediği o sert tavır nedeniyle hissettiğim üzüntü çoktan yok olmuştu. Gündemimi yeniden Gallo ile diğer arkadaşlarım oluşturmaya başlamıştı. Kısacası insanın yarasını iyileştirirken duyduğu o hazla yaşamın tadını çıkarmaya, daha sonra bende alışkanlık hâline gelecek olan fırsatları bilerek ve isteyerek tepme huyumdan zevk almaya başlamıştım bile. Gallo dahi artık sözünü etmiyordu; edecek zamanı yoktu çünkü. Afrika cephesine subay olarak atanmıştı; böylelikle onu bir süre görmeyecektim. O kış onun tarım ve köy okulu planlarını unutuvermiştim. Tam bir şehirli olmuştum, sürdüğüm yaşamdan çok memnundum. Birçok insanın evini ziyaret ediyor, siyaset konuşuyor, tanıştığım yeni zevklerden haz alıyor, daha büyük maceralara atılıp işin içinden zarar görmeden çıkıyordum. Bilimsel çalışmalara atılıyordum. Yeni insanlarla görüşüp meslektaşlarımı tanıyordum. Birkaç ay sıkı çalışıp kendime bir gelecek hayal etmeye başlamıştım. Belirsizliğin üzerimize çöken gölgesi, çevremdeki insanların heyecanı, çıkması an meselesi olan savaşın korkusu günlerimizi daha da heyecanlı, atıldığımız maceraları daha da anlamsız kılıyordu. İnsan bir bakıyordu kendini bu heyecana kaptırıvermiş, sonra tekrar kendine gelivermişti. Hiçbir şey olmuyordu ama herkeste bir beklenti vardı. Kim bilir, belki yarın bir değişiklik olacaktı…
Ancak şimdi birçok değişiklik yaşanıyordu, savaş başlamıştı. Tüm akşam benim zavallı ev sahibeleri huzur içinde mışıl mışıl uyurken lambanın altında oturup bunları düşündüm. Tepelerde herkes sağ salim evlerine sığınmışken, kapı aralıklarından ışık sızmadığı sürece hava saldırısı sirenlerinin ne anlamı vardı ki? Cate de herkes gibi ormandaki evinde uyuyor olmalıydı. Geçmişte ona yaptıklarım hâlâ aklına geliyor mudur? O yaşananlar dün gibi aklımdaydı. Bu karşılaşmamızın kısa sürmesi ve karanlığın içinde olması beni rahatlatmıştı.
Sonraki birkaç gün boyunca, Torino’da işe gidip eve dönerken, bir yandan da Belbo ile konuşurken hâlâ bunları düşünüyordum. Bir gün yine meyve bahçesine inmiştim ki tekrar sirenlerin sesi işitildi. Uçaksavar ateş etmeye başladı. Bombaların şiddetiyle sarsılan odamıza çekildik hepimiz. Patlamalardan saçılıp çevreye ıslıklar eşliğinde düşen parçalar ağaçların arasından işitilebiliyordu. Elvira tir tir titriyordu, ihtiyar annesi ise sessizliğe bürünmüştü. Ardından önce motorların gürültüsü, peşinden de başka patlamalar duyuldu. Odanın penceresi hiç sönmeyen kıpkırmızı bir ışıkla parlıyordu; içeri kör eden, alevleri andıran bir ışık saçılıyordu. Saldırı bir saatten fazla sürdü. Son patlamalar işitilirken dışarı çıktık. Gözlerimizin önünde Torino’nun tüm vadileri alev alev yanıyordu.
О проекте
О подписке
Другие проекты
