Tartarenli Taraskon şehirdeki yüksek mevkisini bu muhtelif maharetlere medyun idi.
Birde şurası sabitti ki bu şeytan adam herkesi kendine cezbetmenin yolunu biliyordu.
Taraskon’da ordu Tartaren’e teveccühkâr idi. Mütekait debboy15 yüzbaşısı kahraman kumandan Bravida onun hakkında “Tavşan gibi bir herif!” derdi. Anlarsınız ya, kumandan tavşanı iyi bilirdi, çünkü o kadar tavşan giydirmişti ki…
Hâkimler Tartaren’e teveccühkâr idiler. İki üç defa Ceza Reisi Ladevése, mahkeme ortasında Tartaren’den bahsederken “bu seciyeli adam” demişti.
Elhasıl ahali de Tartaren’e teveccühkâr idi. Boyu bosu, yürüyüşü, tavrı, gürültüden korkmayan iyi bir trompetacı beygiri tavrı, nereden geldiği bilinmeyen bu kahramanlık şöhreti, bazen dağıttığı metelikler ve kapısının önüne yayılan lostracı çocukların başlarına vurduğu tokatlar onu bulunduğu yerin Lord Seymour’u Taraskon hallerinin kralı yapmıştı. Pazar akşamı rıhtımın üstünde Tartaren kasketini tüfeğin namlusuna takmış olduğu hâlde şehre dönerken Rhone Nehri hamalları kemal-i hürmetle eğilirler, göz ucu ile onun kolunu şişiren pazu adalesini birbirlerine gösterirler ve birbirlerine hayranlıkla yavaşça söylerler:
“İşte kuvvetli bir adam! Çifte pazusu var…”
Çifte pazu!
Böyle şeyler ancak Taraskon’da işitilir.
Bununla beraber her şeye, birçok maharetlerine, çifte pazusu ile ahalinin teveccühüne ve cesur kumandan sabık debboy yüzbaşısı Bravida’nın o kadar kıymetli hürmetine rağmen Tartaren mesut değildi. Bu küçük şehir hayatı onu sıkıyor, ona ağır geliyordu. Taraskon’un büyük adamı, Taraskon’da sıkılıyordu. Mesela şu ki, onun gibi kahraman tabiatlı, sergüzeşt arayan ve muharebeler, koşular, pampalarda büyük avlar, sahra kumları, kasırgalar, tayfunlar tahayyül eden adamın ruhu her pazar kasket avcılığına çıkmaya ve geri kalan vakitlerini Silahçı Castecalde’ın evinde dava fasletmede geçirmeyi hiç de istemiyordu. Zavallı aziz büyük adam! İşin sonunda bu hâl onu üzüntüden öldürecekti.
Ufkunu genişletmek ve çarşı muhitini biraz unutmak için beyhude yere kendini baobaplar ve diğer Afrika nebatlarıyla ihata ediyor,16 silah üstüne silah yığıyor; Malezya hançeri üstüne Malezya hançeri ilave ediyordu. Beyhude yere hayalperestane kitaplarla beynini dolduruyor ve layemut17 Donkişot gibi hayalatın şiddetinden ve hakikatin pençesinden kendini kurtarmaya çalışıyordu. Heyhat!.. Sergüzeşt hırsını teskin etmek için ne yapsa bu arzuyu şiddetlendirmekten başka bir şeye yaramıyordu. Bütün o silahların manzarası onu daima bir hiddet ve hırs içinde bırakıyordu. Okları, kamaları kementleri ona “Harp! Harp!” diye haykırıyor, baobabının dallarında büyük seyahat rüzgârları esiyor, ona fena nasihatler veriyordu. Bunların üzerine bir de Gustave Aimard ve Fenimore Cooper…
Oh! Yazın ağır günlerinde öğlenden sonra, yalnız başına kılıçlarının arasında okumaya koyulduğu zaman Tartaren kaç kere söylenerek kalkmış, kitabını bir tarafa fırlatmış, bir silahı duvardan indirmek için oraya doğru koşmuştu. Zavallı adam! Taraskon’da kendi evinde olduğunu unutuyordu. Başında bir sargı ve donu ile okuduklarını mevki-i fiile koyuyor ve kendi sesiyle kendini teheyyiç ederek18 elinde bir kama ve bir balta olduğu hâlde serserice dolaşıyordu:
“Onlar şimdi gelsinler!”
Onlar mı?.. Onlar kim?..
Onları Tartaren’in kendisi de iyi bilmiyordu. Onlar bütün tecavüz eden, muharebe eden, ısıran, pençeleyen, kesen, hırlayan, bağıran mahluklardı. Onlar… Bedbaht beyazların bağlanmış oldukları harp direği etrafında dans eden Siyu Hintlileri idi.
Onlar… Roşöz Dağları’nda sallanan ve kanlı bir dil ile kendini yalayan boz ayıları; sahra-i kebirdeki Tuareg vahşileri; Malezya korsanları; Abruzzi haydutları… Hulasa onlar… Onlardı!.. Yani: harp, seyahat, sergüzeşt ve şan ve şeref…
Lakin heyhat! Cesur Taraskonlu onları ne kadar çağırsa, onlara ne kadar meydan okusa, onlar hiç gelmiyorlardı. Lakin ne ehemmiyeti var… Onlar Taraskon’a gelip de ne yapacaklardı.
Bununla beraber Tartaren daima onları bekliyordu. Hususiyle akşam kulübe giderken…
Din düşmanları tarafından muhasara edilmiş bir kaleden huruç hareketi yapan Tapınak Şövalyeleri… Çin kaplanının hücum için hazırlanması… Comanche muhariplerinin muharebe sahasına girmesi… Bütün bunlar… Tepeden tırnağa kadar silahlanarak akşamın saat dokuzunda askerler kışlaya girdikten bir saat sonra kulübe giden Taraskonlu Tartaren’in yanında hiçti.
Gemicilerin dediği gibi: Harbe hazırlık.
Tartaren sol eline demir dikenli bir ellik, sağ eline şişli bir baston; sol cebine bir topuz; sağ cebine bir revolver; ensesinin üstüne gömlekle fanila arasına Malezya hançeri koyardı. Hiçbir vakitte zehirli oklar taşımazdı. Çünkü bunlar çok namert silahlar…
Kabinesinin karanlığı ve sükûtu içinde dışarı çıkmazdan evvel bir müddet talim yapardı. Kılıçla keser, duvara nişan alır, adalelerini hareket ettirirdi. Sonra maymuncuğu alır, acele etmeden vakar ile bahçeden geçer (İngilizler gibi, efendiler, İngilizler gibi! Bu hakiki bir cesarettir.) bahçenin nihayetinde ağır demir kapıyı açar. Lakin birdenbire ve şiddetle açar, o suretle ki kapı duvara çarpardı. Onlar kapının arkasında olsaydılar yamyassı olurlardı. Fakat maatteessüf onlar kapının arkasında değiller.
Kapı açılınca Tartaren dışarı çıkar, süratle bir sağa, bir sola göz atar, kapıyı kapayarak iyice kilitler, yola düzülürdü.
Avinyon yolu üzerinde bir kedi bile yok. Kapılar kapalı, pencerelerde aydınlık sönmüş. Her şey kapkaranlık. Yalnız uzaktan bir fener Rhone Nehri’nin sisleri içinde ışıldıyordu.
Azametli ve sakin Taraskonlu Tartaren bu suretle gece yoluna devam ederdi. Mevzun19 bir surette ökçelerini, bastonunun ucundaki demiri tıkırdatır, kaldırımlardan kıvılcımlar çıkarırdı. Bulvarlarda, caddelerde, dar sokaklarda, yolun ortasından yürümeye dikkat ederdi. Gayet iyi bir ihtiyat tedbiri. Bu tedbir tehlikenin geldiği tarafı ve bilhassa Taraskon sokaklarında geceleyin pencerelerden düşen tehlikeyi görmeye müsaitti… Ondaki bu kadar ihtiyatı görünce Tartaren’in korktuğunu zannetmeyiniz… Hayır! Yalnız kendini muhafaza ediyordu.
Tartaren’in korkmadığına en iyi delil nehir yolu ile kulübe gidecek yerde şehir yolu ile gitmesidir. Yani daha uzun, daha karanlık bir alay adi küçük sokaklardan gider, bu sokakların nihayetinde Rhone Nehri meşum bir surette parıldardı. Zavallı adam daima ümit ediyordu ki, bu batakhane yollarının bir dönemeç yerinde onlar karanlıktan çıkıp üzerine atılacaklar ve sırtına yüklenecekler. Onlar bunu yapsalardı, adamakıllı mukabele görürlerdi. Lakin heyhat! Kaderin bir istihzası eseri olarak hiçbir zaman, ama hiç mi hiç bir zaman Taraskonlu Tartaren fena bir şeye tesadüf etmek talihine mazhar olmadı. Hatta bir köpeğe, bir sarhoşa bile tesadüf etmedi. Hiçbir şeye!
Bununla beraber bazı kere yanlış bir tehlike işareti, bir ayak sesi, boğuk sesler duyulur, Tartaren kendi kendine “Dikkat!” der; karanlıkları araştırarak yerinde dimdik durakalır. Rüzgârdan nem kapmaya çalışır, Hintliler gibi yaklaşan ayak seslerini duymak için kulağıyla yeri dinler. Ayak sesleri yaklaşır; sesler vuzuh peyda eder. Hiç şüphe yok, geliyorlar. Onlar buradadırlar. Tartaren’in gözleri ateş püskürür. Göğsü sık sık kabarır. Bir kaplan gibi kendi kendine toplanır ve muharebe naraları atarak saldırmaya hazırlanır. Birdenbire karanlıkların içinden Taraskonluların tatlı sesleri onu sükûnetle çağırırlar:
“Vay! Tartaren!.. Eh, Allah’a ısmarladık, Tartaren!..”
Lanet olsun! Bu gelenler Eczacı Bézuquet ile ailesidir. Costecalde’ların evinde romanslarını söylemekten geliyorlar. Tartaren “Bonsuar! Bonsuar!” diye homurdanır. Aldandığına hiddetlenir. Kızgın ve bastonu havada gecenin karanlıklarına dalar.
Kulübün sokağına varınca cesur Taraskonlu enine boyuna kapının önünde dolaşarak onları biraz daha bekler. Nihayet onları beklemekten yorulur ve onların gelmeyeceğinden emin olarak karanlığa meydan okurcasına bir nazar fırlatır ve hiddetle “Hiçbir şey yok, hiçbir şey olmayacak!” diye mırıldanır ve bunun üzerine kahraman adam kumandanla bezik oynamak için içeri girer.
Bu sergüzeşt hırsı, bu kuvvetli heyecan ihtiyacı bu seyahat, bu sefer çılgınlığıyla nasıl oluyordu da Tartaren, Taraskon’u hiç terk etmemiş bulunuyordu. Çünkü bu bir vakıa idi, kırk beş yaşına varıncaya kadar cesur Taraskonlu bir kere olsun şehrinin haricinde yatmamıştı. Hatta Marsilya’ya kadar o maruf seyahati bile yapmamıştı. O seyahat ki her iyi Provance’lı rüşte vasıl olduğu zaman bunu yapar. Hiç olmazsa Beaucaire kasabasına kadar giderdi. Hâlbuki Beaucaire Taraskon’dan çok uzak değildir. Arada geçecek bir köprüden başka bir şey yoktur. Maalesef bu şeytan köprüyü o kadar sık rüzgâr götürür, o kadar uzun, o kadar narindi ve Rhone Nehri burada o kadar geniştir ki vallahi, anlarsınız ya Taraskonlu Tartaren sağlam toprağı tercih ederdi.
Size şunu da itiraf etmek lazımdır ki, kahramanımızda birbirinden farklı iki tabiat vardı. Bilmem hangi âlim, “Ben kendimde iki insan hissediyorum.” demiş. Bu söz sanki Taraskonlu Tartaren için söylenmiş. Hakikaten Tartaren’de Don Kişot’un ruhu vardı. Aynı şövalyelik savletleri, aynı kahramanlık mefkûresi… Aynı hayalperestlik ve büyüklük deliliği… Lakin maatteessüf Tartaren’de, maddilikten ari zırhını açmadan yirmi gece geçiren ve kırk sekiz saat bir avuç pirinçle kanaat eden Don Kişot’un vücudu yoktu. Tartaren’in vücudu bilakis bir kahraman adam vücudu idi. Pek şişman, çok etli, çok inleyen Sancho Panza’nın layemut ayakları üstünde kısa ve şişman karınlı bir vücut…
Aynı adamda hem Don Kişot hem Sancho Panza! Bu iki şahsın bir vücutta içtimasının ne kadar uzlaşmaz bir şey olduğunu anlarsınız. Aralarında ne mücadeleler ne ihtilaflar! İki Tartaren, yani Tartaren-Sancho, Tartaren-Kişot arasındaki mükalemeler Lucian yahut Saint Evremond için yazılacak ne güzel mükalemeler olur! Tartaren-Kişot Gustave Aimard’ın hikâyelerinden heyecan duyar ve “Gidiyorum!” diye haykırır. Tartaren-Sancho romatizmalarından başka bir şey düşünmez ve “Kalıyorum.” der.
Tartaren-Kişot: (pek müteheyyiç) “Tartaren şan ve şerefe müstağrak ol!”
Tartaren-Sancho: (pek müsterih) “Tartaren fanila ile örtün”
Tartaren-Kişot: (gitgide daha heyecanlı) “Ah canım karabinalar, canım hançerler, canım çadırlar…”
Tartaren-Sancho: (gittikçe sakin) “Ey güzel örgü yelekler! Ey sıcak dizlikler! Ey güzel takkeler!”
Tartaren-Kişot: (fevkalade hiddetli) “Bir balta! Bana bir balta verin!”
Tartaren-Sancho: (çıngırakla hizmetçi kızı çağırarak) “Jeannette, çikolatamı getir.”
Bunun üzerine Jeannette görünür, nefis, sıcak, hareli, kokulu çikolata ile yanında anasonlu kızartmayı getirir. Bu, Tartaren-Sancho’nun yüzünü güldürür, Tartaren-Kişot boğulacak kadar bağırır.
İşte bunun içindir ki Taraskonlu Tartaren hiç Taraskon’u terk etmemiştir.
О проекте
О подписке
Другие проекты
