“Semerkand, Buhara, Hive gibi şehirleri kuran ve büyüklüğü karşısında çağların hürmetle eğildiği Nevâî, Uluğbey ve Bâbür’leri yaratan Özbek halkına cahil, yoksul, dilenci denilmesi doğru mu? Hayır, bu doğru değil, diyebilir misiniz? Diyemezsiniz! Niye? Başka bir ülkenin radyosunu dinlediğinizi birisine açıkça söyleyebilir misiniz? Bizde din hürriyeti yok, diyebilir misiniz? Söyleyin de görün! Söyleyemezsiniz! Fakat içinizden bütün bunların doğru olmadığını hissediyor musunuz? Hissediyorsunuz! Sadece siz değil, başkaları da hissediyor mu? Hissediyor! Eğer siz de, o da, kısacası çoğunluk bu memnuniyetsizliği dile getirecek olursa, o zaman ne olur? Bu, açık bir memnuniyetsizliğe dönüşmez mi? O zaman ne olur? Ne olacak, memnuniyetsizlik had safhaya ulaşır. Sonunda halk isyan eder. Böyle bir tehlikenin önünü almak için ne yapmak gerek? Tek çare, halkı korkutmak! Bunun için seni de, beni de hapsediyorlar. Hiçbir şeye aldırmayarak hakikati söyleyen dili keskin insanlardan kurtulmak, böylece bütün herkesi korkutmak.” (s. 74)
“Yani kendi sevdiğin, kendi zevk aldığın, kendi hakikat saydığın şeyleri değil, sadece başkalarının hoşuna gidecek şeyleri terennüm etmen gerekiyor. Hayata kendi gözünle değil, başkalarının gözüyle bakman gerekiyor. Ancak o zaman eserlerin ideolojik ve halkçı sayılır, övgüye lâyık görülür. Ancak o zaman ödüller de, makam ve mevkiler de senindir; meclislerin aranan kişisi ve baş tacı olursun. Ancak o zaman seni başka ülkelere güvenerek gönderirler. Aksi hâlde başın tenkitten kurtulmaz, yazdığın eserler basılmaz, sen de daima gözaltında yaşarsın.
Sen eğer bu durumu halkı aldatmak, okuyucunun zihnini bulandırmak ve aşağılanmaya alıştırmak olarak görür de feryat etmeye kalkarsan, hata etmiş olursun. O zaman seni sosyalist gerçekçiliğe karşı çıkmakla suçlarlar. Mahkemenin beni itham ettiği suçlardan biri de bu oldu.” (s. 91)
“İster tutuklulukta olsun, ister âzatlıkta olsun, bir Sovyet şairinin bundan farklı düşünmesi, bundan farklı yazması mümkün değildir. Sovyet basınında hayattan şikâyet eden karamsar şiirler basılamaz.
Eserinin yayımlanıp okuyucuya ulaşmasını isteyen bir sanatkârın, kendi gördüklerini, kendi bildiklerini, bizzat gönlünden geçenleri değil, hayatın çirkinliklerini, noksanlıklarını değil, bilâkis Komünist Partisinin programına uygun şekilde davranarak övgüye değer güzel ve faydalı taraflarını yazması gerekir.
Henüz komünizme erişmişliğimiz filân yok! Hayatımızda eksiklikler, haksızlıklar, adaletsizlikler, rüşvet alıp vermeler, hırsızlıklar yok mu, diye sorulacak olursa, bu sadece bizim toplumumuza mahsus tipik bir durum değil, diyerek yine karşı tarafı suçlarlar.” (s. 151)
Hulâsa etmek gerekirse, sosyalist realizmi yegâne sanat metodu olarak kabul eden Sovyet edebiyatını, emirle yazdırılan, hakikat karşısında susturulup kalemleri zincire vurulan bir edebiyat olarak, aşikâr edilmesine fırsat verilmeyip söndürülen fikir ve hayallerin edebiyatı olarak anlamak lâzımdır.
Bu sıkıntılı dönemde Şükrullah’ın ilk önemli eseri saydığı Çallar adlı destanı 1947 yılında, ilk şiir kitabı olan Birinçi Defter adlı eseri ise 1948 yılında yayımlanır.18 İkinci şiir kitabı olan Kalb Koşıkları ise 1949 yılında yayımlanır.19 Şair, Şark Yulduzı dergisinde yayımlanan “Deŋizde Bir Tün” adlı söz konusu şiirinde, partiyi ve parti ideolojisini terennüm etmediği için, Stalin’i övmediği için, ideolojiden uzaklaşıp kozmopolit sanat anlayışına meyletmesine karar verildiği için 1951 yılı başında tutuklanır. Zira Sovyet ideolojisi, sanatın sadece kendisine hizmet etmesini kabul etmekte, tabiat güzelliği karşısındaki ferdî heyecanlara bile tahammül göstermemektedir. Sovyet sanat anlayışına göre, sanatkâr, eğer eserinde tabiî güzelliklerden bahsetmek istiyorsa, bu güzelliklerin Komünist Partisinin ve komünizmi kurma yolunda sarf edilen emeğin eseri olduğunu mutlaka belirtmek zorundadır. Buna göre, Şükrullah ideolojiye aykırı davranarak siyasî suç işlemiş sayılmaktadır.
Özbek edebiyat tarihçisi Prof. Dr. Naim Kerimov, Kefensiz Kömilgenler kitabından söz ederken, “Kızıl saltanatın kanlı dâhisi” dediği Stalin’in 1950’li yılların başlarında tutuklamalara tekrar hız verdiğini kaydettikten sonra, önce 13 Haziran 1950 tarihinde Til ve Edebiyat Enstitüsü’nde memur olarak çalışan Abdurrahman Alimuhammedov’un tutuklandığını bildirmektedir. Ondan sonra sırasıyla 28 Kasımda Abdurrahman Alimuhammedov’un kardeşi Nebi Alimuhammedov, ertesi gün Şükrullah’ın enstitüden edebiyat hocası Profesör Hâmid Süleyman, iki gün sonra Mirzakalan İsmailî, iki ay sonra 25 Ocak 1951 günü Şükrullah, 10 Şubatta Şühret, 26 Şubatta Mahmud Muradov, 28 Şubatta Meli Cora tutuklanırlar. Bunlardan başka, yine aynı günlerde Maksud Şeyhzâde, Mirkerim Âsım, Yangın Mirza, Ne’met Taşpolat gibi tanınmış şair ve yazarlar da çeşitli bahanelerle tutuklanmışlardır. Bir yıl devam eden sorgulamalardan sonra, 29 Ocak-1 Şubat 1952 tarihleri arasında görülen mahkeme, bu kalem sahiplerinin hepsini birden yirmi beşer yıl hapis cezasına çarptırır. Böylece Kefensiz Kömilgenler kitabının yazarı Şükrullah, 31 yaşında “halk düşmanı” olarak ebedî buz ülkesi olan Sibirya’ya sürgün edilir.20
Baskı altında tutmalar, tutuklamalar, hapisler, sürgünler ve idamlar, Sovyet toplum hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Cezaya çarptırılanlar, sadece kalem sahipleri değildir. Toplumun her kesiminden ve her meslekten insan, korku toplumu yaratmak için cezalandırılmışlardır. Korku, Sovyet rejimini besleyen ve yaşatan en önemli güç hükmündedir. Doğrudan cezaya maruz kalmayan insanlar da kalbi ve zihni sadece korku, endişe, felâket ve ölüm düşüncesiyle doldurularak cehennem hayatına mahkûm edilmişlerdir.21 Şükrullah, Kefensiz Kömilgenler kitabında, bu durumu şu satırlarla tespit eder:
“Gerçeği söylemek gerekirse, bizim zamanımızda halk düşmanı olarak hiçbir ferdi tutuklanmamış bir aile bulmak mümkün mü? 1920’lerden itibaren Ceditçilikle suçlanan aydınlar tutuklanmaya başlanmıştı. 1927-1928 yıllarında dindarlar, mülk sahipleri kulak sayıldı. Bir kısmı yabancı unsur sayılarak tekrar tutuklandı, sürgün edildi. Bu temizlikler yetmezmiş gibi 1937 yılından başlayarak Parti Merkez Komitesi sekreterleri, devlet adamları ve yazarlar halk düşmanı ilân edildiler. Tutuklama ve kırgınlar başladı. Bu durum 1940 yılına kadar devam etti. İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra, cepheden dönenlerin bir kısmı faşistlere esir düşmekle suçlanarak tutuklandılar. 1947 yılından başlayarak yazar, ilim adamı ve sanatkârları, ideolojiye aykırı davranmak ve kozmopolit olmakla suçladılar. Tekrar tutuklamalar başladı. Herhangi bir yakını, akrabası tutuklanmayan kimse kalmadı. Hatta insanlar tek olarak değil, bütün aile fertleriyle birlikte cezalandırıldı. Sürgün edildi.” (s. 34)
“Deŋizde Bir Tün” adlı şiirinde güzelliklerini terennüm ettiği yurduna olan sevgisini ifade etmekten dolayı milliyetçilikle suçlanıp “halk düşmanı” olarak yirmi beş yıl hapis, beş yıl sürgün ve beş yıl da hak mahrumiyetine çarptırılarak Sibirya’ya sürgün edilen şair Şükrullah Yusufoğlu, tutuklanmasını, mahkûm edilmesini, hapishane ve Sibirya’daki çalışma kamplarında geçen yıllarını Kasasli Dünya adlı kitabında şöyle hatırlar:
“Tutuklandığım günlerde dört yaşındaki oğlumun benim ‘Kreml Yulduzları’ şiirimi dilinden düşürmediğini hiç unutamıyorum. Evi aradıkları sırada da oğlum Kremlin ve Stalin hakkında yazdığım bu şiirimi okuyordu. Çocuğunu devlete ve partiye sadakat ruhuyla terbiye eden bir şairin milliyetçi ve Sovyet hükûmetine karşı olması, insan mantığının kabul edemeyeceği bir şeydi.
Benim davamı savcı Suhanov üzerine aldı. Savcı beni, “milliyetçi olduğu için hapsedilen Osman Nâsır ve Çolpan’ın şiirlerini okumuşsun’, ‘Sovyet sisteminden şikâyet ederek filâncanın toyunda Stalin’in ‘hayat güzel, refaha kavuşuldu, sözlerini alay konusu etmişsin’, gibi suçlarla itham etmişti. Bana, ‘pesimist şiirler yazmış’, damgası basıldı. Aslı esası olmayan suçları üzerime yıkmaya çalıştılar. Böylece uykusuz geceler ve ıztıraplar başladı.22
1952 yılında mahkeme görüldü. Bizi vaktiyle ‘halk düşmanı’ olarak suçlanan Ekmel İkramov’un, Feyzullah Hocayev’in yerine koydular. Her birimize 25 yıl hapis, 5 yıl sürgün cezası verildi, 5 yıl da siyasî hak mahrumiyetine çarptırıldık.
Mahkemeden sonra Taymir yarımadasına gönderdiler. Bizi buraya getirdikleri sırada güneş henüz batmamıştı, öğleden sonrasına benziyordu. Bütün her yer, barakalar gündüz gibi görünüyor, fakat ortalıkta bir tek insan görünmüyordu. Hiç kimsenin olmaması bizi korkutmuştu. Bizi kimsenin bulunmadığı bir yere attılar diyerek endişeye kapılmıştık. Sonradan anlaşıldı ki, bu sıralar kuzeyde güneşin batmadığı aylarmış. Biz vardığımızda, vakit gece yarısıymış. Bizim gibi kara bahtlılarla ‘şafak’ vakti buluştuk.
Oraya varınca şair olduğumu gizlemek istedim. Çünkü hapishanedekilere güvenmiyordum. Ben onların ağır suçlular olduklarını zannediyordum. Fakat düşündüğüm gibi olmadı. Şair olduğumu öğrendiler. Elime kazma kürek tutuşturdular. Etrafımdakilerin kendi aralarında konuşurlarken, ‘haydi şair, gücünü göster; emeğin Sovyet devletinde zevk, şan ve şeref olduğunu söyleyerek methiyeler yazdın, işte şimdi bu zevki sen de tat bakalım’, dediklerini biliyordum. İki yıl hapiste yatıp gücümü kaybettiğim için toprak dolu ağır el arabasını zorla sürüklüyordum. Bu durum, bazılarının gülmelerine, bazılarının da merhametine sebep oluyordu. Son derece ağır vaziyette olduğumdan haberdar olan ve 7-8 yıldan beri bu kampta mahkûm olarak ömür çürüten Taşkentli doktor Turgun Alimuhammedov’un aracılığıyla daha hafif bir işe geçtim. Nöbetçi sıhhî tesisatçı oldum. Fakat hafif zannedilen bu işin hatta beni ölmeye bile razı eden sıkıntıları yok değildi.23
Gerçi bana yabancı olan bu iş, beden bakımından asırlık buzulu kazmaya nazaran hafif ve üstü kapalı atölyede olsa da esarette, kamp hayatında öyle beklenmedik işkenceler ve dehşet verici olaylar oluyordu ki, bazen 25 yıl hapiste yatmaya bile razı olurdun.
Benim çalıştığım atölye, kamptan birkaç kilometre uzaktaydı. Soğuğun 45-50 dereceye ulaşıp da kar fırtınalarının başladığı günlerde mahkûmlar bazen işe çıkarılmıyordu. Fırtına sırasında soğuk 50-60 dereceyi geçiyordu. Fakat benim gibi gece nöbetçileri, inşaatta ertesi gün lâzım olacak malzemeyi hazırlamak için her türlü hava şartlarında işe çıkmaya mecburdu.
Böyle zamanlarda, ellerinde otomatik tüfekler ve yanlarında köpekler olduğu hâlde muhafızlar bizi sıraya dizer ve her zaman olduğu gibi, ‘sıradan bir adım dışarı çıkmak veya arkada kalmak, firar sayılacak ve hiç ikaz edilmeksizin ateş açılacak’ diye emir verirlerdi.
Her taraf dümdüz. Gece. Dehşetli kar fırtınası, etrafımızda aç kurtlar gibi uluyor. Üstümüzde kamptan verilen pamuklu kaput veya pösteki, pamuklu pantolon, keçe çizme, eldiven. Bunlardan başka kendi temin ettiğimiz veya evden gönderilen kalın giyeceklere bürünmemize rağmen fırtınanın şiddetinden karın içimize işlediğini fark etmiyorduk.
Gözlerimizden başka her yerimiz sarılı olup açık kalan yerimizi soğuk bir anda haşlayıp geçiyordu. Dehşetli fırtına göz açtırmıyordu. Soğuktan yaşaran gözlerde kirpiklerimiz ceviz kabuğu gibi buz tutuyordu. Bir adım ilerisini bile görmek kolay değildi. Böyle zamanlarda yanılarak sıradan bir adım dışarı çıktın mı, hayatın tamamdır! Muhafız, bunu firar sayarak ateş açıyordu. Ölüp gitmek, mesele değil. Beni, bu vakitsiz ölüm korkusu dehşete düşürüyordu.
Takatim tamamen kesilmişti. Var gücümle fırtına ve soğuğa rağmen sıradakilere yetişmeye çalışıyordum. Bir gün soğuktan iki gözüm kapanarak buz kapladı. Buzu sıyıracak olsam, kirpiklerim dökülecek. Çaresizlikten yanımdaki arkadaşıma, ‘beni elimden tut, götür’, dedim. Bizim kendi aramızda konuştuğumuzu fark eden çavuş, bir şeyden şüphelenerek tel örgüye yaklaştığımız sırada bizi durdurup, ‘herkes otursun, ayakta kalan vurulur’, dedi. Çaresiz herkes oturdu. Bu cezalandırma yüzünden bazılarının ayaklarını, bazılarının da yüzünü soğuk çarptı. Ben ise atölyeye sağ salim ölmeden geldiğime şükrediyordum. Çünkü hapis süresi bitip de serbest kalacağı sırada boşu boşuna vurulup ölenlere şahit oldum.24
1951 yılında tutuklandım. Dış dünyadan, doğup büyüdüğüm mahallemin, yurdumun güzelliklerinden, hürriyetimden mahrum kaldım.25
Ben tutuklanınca, uzak tanıdıklar şöyle dursun, yakın akrabalarım bile yabancılaştılar. Evde kalan iki çocuğum ile hâmile karımın hâlini kimse sormadı. Aynı şekilde hiçbir akrabam hapishaneye gelip beni sormadı. Dün benim şiirlerime, hatta bende bulunmayan faziletlere methiyeler düzerek kadeh kaldıran tanıdıklar, her gün beraber olduğumuz dostlar nerede? Yok, yok! Peki, niye? Bunun sebebi nedir? Müsebbibi kim? Bu sorular beni hiç rahat bırakmıyor.
1955 yılında hapisten kurtuldum, aklandım. Suçsuz dediler. İlk günler, bundan haberdar olan komşularım geldiler. Daha sonra yavaş yavaş önünü arkasını kollayarak bazı akrabalarım da gelmeye başladılar.
Fakat dört gözle beklediğim dert ortağım, fikir ortağım dostlarım?! Geleli birkaç hafta oldu. Şair ve yazar dostlarımdan hiçbir haber yoktu. Aylar geçti, fakat merhum şair Mamarasul Babayev ve birkaç yazardan başka hiç kimse gelmedi. Bunun sebebi nedir? Bu korkaklık mı? Yoksa sevgisizlik ve riya mı?
Bunların hepsi sevgisizlik, korkaklık, dost kadrini bilmezlik ve iftira. Stalin’in şahsına tapınma devrindeki kanunsuzluk. İstediği kişiyi, istediği zaman ve istediği yerde gerçek dışı suçlamalarla tutuklama siyasetinin neticesiydi. Osman Nâsır veya Çolpan’ın kitabını okuduğun öğrenilecek olursa, bu tutuklanmak için yeterliydi. Nitekim Ekmel İkramov veya Fıtrat’ın kitabı evinde bulunduğu için nice insan tutuklanıp hapsedilmedi mi? Hâl böyle olunca, ‘halk düşmanı’ olarak hapsedilen bir yazarın evine gitmeye kim cesaret edebilirdi?!”26
Şükrullah tutuklandığı sırada hanımı Münevverhan, Oktyabr ilçesindeki 82. Mektep’te öğretmen olarak çalışmaktadır. Mektebin müdürü, henüz şairin sorgulanması devam ederken Münevverhan’ı, “halk düşmanının karısı” diyerek işten çıkarır. Altı ay sonra işine geri dönen Münevver Hanım, devamlı takip edilir. Hatta Stalin öldüğü zaman Münevver Hanım ile okuttuğu sınıfın öğrencileri, acaba nasıl ağlıyorlar diye kontrol edilir.27
Şükrullah, 1955 yılında tamamen aklanıp hapisten döndükten bir yıl sonra, Özbekistan Âlî Sovyet Prezidyumu Reisi Şeref Reşidov’un o sırada Yazarlar Birliği başkanı olan Kâmil Yaşın’a hitaben yazdığı şu 10 Temmuz 1956 tarihli mektup üzerine Yazarlar Birliği’ne tekrar üye kabul edilir:
“Özbekistan Yazarlar Birliği Başkanı K. Yaşın’a, Özbekistan edebî çevreleri Şükrullah Yusupov’u kabiliyetli ve genç bir şair olarak iyi tanımaktadır.
O, şimdi tamamen aklanmış, şiirler ve ‘Rassiya’ adlı bir destan yazmış ve bitirmiş. Bununla beraber 1950 yılında okuyucular tarafından kabul gören ‘Kommünizm Bosağasıda’ adlı destanının da tekrar bir görülüp incelenmesini istiyoruz.
Bunun için Ş. Yusupov’un Özbekistan Sovyet Yazarları Birliği’ne tekrar kabul edilmesi meselesini halletmenizi, eserlerini gündeme almanızı, ayrıca şiir ve destanlarının yayınını hızlandırmanızı ve Özbekistan Devlet Neşriyatı’na tavsiye etmenizi rica ederim.
Ş.Reşidov10 Temmuz 1956”28
Şükrullah bunun üzerine, yazdığı bütün eserlerini toplayıp Yazarları Birliği’ne gider. Eserleri, meşhur hikâyeci Abdullah Kahhar başkanlığında kırka yakın yazar tarafından incelenip değerlendirilir ve çok geçmeden birliğe üye olarak tekrar kabul edilir. O sırada henüz hapisten çıkmış olan bir adamın sorumluluğunu üzerine almak da büyük bir cesareti gerektirir. Şükrullah’ı çocukluk yıllarından beri mahalleden tanıyan meşhur şair Gafur Gulam sorumluluğu kabul edince, 1956 yılında Hayat İlhamları adlı şiir kitabı yayımlanır.29
Fakat Reşidov’un mektubuna rağmen şairin Özbekistan Devlet Neşriyatı’nda çalışmaya başlaması çok zor gerçekleşir. Devir, Stalin sonrası olmasına rağmen insanlar üzerindeki korku, hâlâ bütün dehşetiyle devam etmektedir. Bu sebeple, herkes birbirinden çekinmekte ve hiç kimse kendi milletine olan sevgisini ve bağlılığını açıkça ifade edememekte, millet değil, hatta “halkım” sözünü telâffuz etmek bile tehlikeli sayılmaktadır; onun yerine “Sovyet halkı” ifadesini kullanmak şartı devam etmektedir.30
Şükrullah, 2006 yılında kaleme aldığı mektubunda, o yıllarda bir sanatkârın hangi şartlarda eser verdiğini şu cümlelerle ifade etmektedir:
“1955 yılında, Stalin’in ölümünden sonra serbest bırakıldım. Serbest bırakılmama rağmen gönlüm hâlâ zincirliydi. Yazarların, gönüllerindeki dertlerini açıkça dile getirmek ve yazmak imkânı yoktu. Ayrıca, yazılan eseri ne şiş yansın, ne kebap kabilinden yayımlanabilecek hâle getirebilmenin çarelerini araştırmak da insanı son derecede bunaltıyordu. Bazen, bunu yazmak olmaz, diyerek asıl niyetimizden vazgeçmeye mecbur kalıyorduk. Bu durum, edebiyatın gelişmesine de, büyük kabiliyetlerin ortaya çıkmasına da engel teşkil ediyordu. ‘Men Ölgen emişmen’ ve ‘Anamnıŋ Duası’ adlı şiirlerim, uzun yıllar boyunca yayımlanamadı. ‘Asr Bahsi
О проекте
О подписке
Другие проекты