Şakarim’i babasının ölümü öyle derinden etkilemişti ki onu büyükler, özellikle de annesi sürekli teselli etmek zorunda kalıyordu. Hassas çocuğun bilinci sevdiği kişinin yokluğuna uzun bir süre alışamıyordu. Büyüklerin sözleriyse babasının artık geri gelmeyeceğine dair hissi daha da güçlendiriyordu. O hep yalnız kalmak istiyordu ve bunun bir çocuk için alışılagelmişin dışında bir durum olmasına rağmen büyükler, onun söz konusu davranışını yaşamış olduğu acıya bağlayarak tuhaf karşılamıyorlardı.
Çayır kuşunun ötüşü, ocak çekirgesinin çıtırtısı, bitkilerin hışırtısı, geceleriyse ayın dostane sessizliğiyle yıldızların esrarengiz parıltısı eşliğinde bozkırda sıkça kayıplara karışan Şakarim yalnızlığın hikmetlerini öğrenme konusunda aile içinde daha o zamanlarda emsalsizdi, fakat insanlarla iletişim konusunda biraz daha özgüven kazanmalıydı.
Şakarim zamanla, Kudayberdi’nin çocuklarıyla ilgilenmeyi kendisine borç bilen dedesi Kunanabay’ın kendisine tıpkı babası gibi ilgili olmaya başladığının farkına vardı. Dede, torunlarını kendi obasında misafir etmeyi severdi. Bazen kendisinin de gelinlerine uğradığı olurdu. Şakarim’i yanına oturtarak onun bilgisini ölçmek amacıyla okuduğu kitaplar, aklında kalmış şiirler hakkında sorular sorardı. Yanında büyük çocukların da olduğu zamanlarda Kunanbay onlara ibret olacak bir şekilde faziletli olmayı öğretmeye koyulurdu. Bu onun en sevdiği konuydu.
– Eğer dürüst bir şekilde çalışırsanız ve dürüst olursanız muhakkak itibar sahibi insanlar haline gelirsiniz, diyordu o çocuklara. Başkalarına karşı saygılı olun ki onlar da size saygılı olsunlar. İnsan ancak halkıyla birlikte güzelleşir, gelişir. İnsanların hoşuna gitmeye çalışın, işte o zaman Allah’ın da hoşuna gidersiniz.
– Dede, sen Allah’ı gördün mü? Diye Kunanbay’ın sesini kesiyordu çocukların büyüğü olan Amir.
– Vay, afacan! Diyordu Kunanbay. Bu tür sorular hiç sorulur mu?
– Onun Karabatır obasındaki Jumır’a benzediğini söylüyorlar.
– Bunu sana kim söyledi, yaramaz? Allah korkusu yok onların. Çocuklara neler öğrettiklerine bakar mısınız?
Dedesini en hassas yerinden yaralamayı başardığına sevinen afacan işine bakmaya giderdi.
Kunanbay kendi bildiğini okuyan torununa fazla öfkelenmez, tüm ilgisini hemen duyarlı ve hassas olan Şakarim’e çevirirdi. Kunanbay onun özellikle akşamları çok üzgün olduğunu fark etmiş olmalı ki sıkça beraberinde kendi obasına götürmeye başladı. Torun, acısını hafifletmek için her yolu deneyen dedesinde aylarca kalırdı.
Torununu aşırı derecede şımartan güçlü Kunanbay’ın himayesini Şakarim çocukça bir içtenlikle kullanırdı. Daha sonraları o “Şecere…” kitabında şöyle diyecekti:
“Babamın vefatından sonra yetim kalınca Hacı dedemin himayesinde büyüdüm, fakat eskiden obamız ve kışlağımız ayrı durduğundan ve Hacı, öksüz olmam sebebiyle acıdığı için okuma konusunda beni zorlamak istemediğinden eğitimden uzak kaldım.
Öksüz oluşumu da kullanarak aklıma gelen her şeyi yaptım, bilgisizce büyüdüm, fakat Türkçe okuma yazmayı ve Rus alfabesini öğrendim.”
Şakarim kendisini “Şecere”yi yazdığı ileri yaşlarda eleştirmiştir. Aslında ilk gençlik çağını dünyayı tanımaya adamakla Şakarim’in çok şey kaybettiği söylenemez. Neler yapıyordu o yıllarda? Büyürken ecdatların ve başta Kunanbay olmak üzere Uruğun hayatta olan ileri gelenlerinin bilgeliğini, onların Kazakça bilgisini, çok anlamlı kelime labirentlerinde doğru sözü kullanma kabiliyetini, Kazakların sözlü sanata olan büyük tutkusunu ve ebediyet dilinde konuşma arzusunu yavaş yavaş benimsiyordu. Manevi güç seviyesine yükselen, atasözleriyle deyimlerle dolu, en iyi hatiplerce kafiyeler oluşturulan ahenkli, canlı ve renkli Kazak konuşma dilini can kulağıyla dinliyordu.
Bilge bir dede olan Kunanbay’ın nüfuzu, zeki ve dikkatli Abay’dan aldığı dersler, romantik destanlar ve ayın değişken çehresinin ışığı şiir yazmaya başlayan yeni yetme çocuğun iç dünyasının oluşmasına tesir eden değerlerdir. Şakarim, ilk şiirini Kudayberdi’nin cenaze töreni esnasında obayı dolduran kalabalıktan ve koşum atlarından uzaklaşarak evin önündeki tepenin üstünde otururken babasının anısına yazdı. Şakarim, taşın üzerinde giden tırtılı ayağıyla ezmiş ve birden ona acıyarak kendi öksüzlüğünü de hatırlayıp ağlamıştı. Düşünce karışıklığı içinde hassas çocuğun ağzından tırtılın adından yazmış olduğu şu mısralar dökülmüştü:
Öldürerek beni sen ne elde ettin?
Kendi halimde yaşıyordum yazın derede.
Oysa ölümün ne olduğunu gördün kendin;
Baban, sönen bir ışığa dönüştü.
Benim de çocuklarım öksüz kaldı,
Onlar da bu taşlara bakınıp ağlayacak,
Sen yetimsin, ama yetimlere acımıyorsun;
Bilinçten mahrum kafan ve dünya.
Akşam Şakarim, çocukların yazamayacağı bir ciddiyette olan bu şiiri okuduğunda kadınlar ağlamaya ve onun artık bu kadar efkârlı şiirler yazmaması gerektiğini söylemeye başladılar. Ertesi gün Tölebike, oğlunun şiirini Abay’a göstererek ondan Şakarim’e artık şiir yazmamayı tavsiye etmesini istedi. Abay ise onu sakinleştirip yeğenine şiir yazma sanatını kendisinin öğreteceğini söyledi.
O andan itibaren Abay yeğenine gerçekten de şiir yazma sanatını öğretmeye başladı. Bu on yıllarca süren ve her iki şaire çok şey kazandıran bir eğitim süreciydi. Abay çocuğa birden şiir yazmayı öğretmeye başlamadı. Hemen teorik bilgi vermek yerine o, Şakarim’in de ilk kitaplarını okurken hayran kaldığı güzel şiirleri okumak suretiyle acemi şairi kelimeler dünyasına götürerek işe başladı. Abay ona edebî eserin güzelliğini bütünüyle hissetmesine, sembol ve metaforların gücünü kavramasına, şiir kanunlarının estetiğini algılamasına yardımcı olmaya çalışıyordu. Ancak ondan sonra, kısmetse, şiirler, tıpkı ilkbaharda bozkırda çıkan bitkiler gibi, kendiliğinden ortaya çıkmaya başlayacaktı.
Şakarim’in ergenlik çağı, Abay’ın yanında Şıngıstav’ın gölgeliğinde geçti. Önceleri Abay’ın himayesini bir tür sanat okulu şeklinde kabul etme eğiliminde değildi. Onunla görüşmeler hayatın ta kendisiydi.
Diğer çocuklardan çok daha hassas olan genç Şakarim’de bir ışık fark eden Abay, şefkatini yeğeninden hiçbir zaman esirgememiştir. Abay onda şiire ve söze gönül veren, pratik bilgileri kolaylıkla kavrayan zeki bir çocuğun yanı sıra kendi yansımasını da görüyordu. Dünyayı tanımaya çalışırken kendisinin gençliğinde ulaştığı bulgulara Şakarim’in de ulaştığına, kendisinin aşmış olduğu engellerin aynısını onun da aşmak zorunda kaldığına şaşkınlık içinde şahit oluyordu.
Bir sonbaharda, Şakarim on bir yaşındayken, Abay onların obasına gelmiş ve yeğeninin kablolar aracılığıyla giden telgraflarla ilgili hikâyelerden etkilenip eviyle ek yapı arasında tel çektiğini ve uçlarına dipsiz, topraktan yapılmış fincanları tutturup onları birer rezonatör şeklinde kullanarak telin diğer ucunda toplanmış olan ağabeyleriyle konuşmaya çalıştığını öğrenmiş. Şakarim’in bu deneyi başarısızlıkla sonuçlanmış, alaylı yorumlarınsa ardı arkası kesilmemiş.
Bugünse Şakarim sabah girdiği odunluktan hâlâ dışarı çıkmadı. O demirciliği öğrenmeyi aklına koymuş, üstelik bunu kendi başına, annesinin yardımı olmadan yapacakmış. İlk önce körüğün altındaki tezekleri ateşe verdi. Daha sonra bıçak yapmak için eski orağı hazırladı. Orağı ahşap sapından ayırdı, demiri kıpkırmızı oluncaya kadar ateşte kızarttıktan sonra maşa yardımıyla dürdü. Her şey yetişkin ustanınki kadar iyi gidiyordu. Çekiçle vurarak malzemeyi yassı hale getirdi. Ancak tav verme için ürünü suya indirdiğinde hazırlamakta olduğu bıçağın keskin ağzı çatlayıverdi. Böyle bir şey annesinde olmuyordu. Biraz düşündükten sonra çocuk dökme külçesini yeniden hazırladı, onu kızarttı ve bıçağın keskin ağzını yaptı, fakat suya indirdiğinde o yine çatladı. Şakarim bu işlemi odunluğa Abay girene kadar birkaç defa tekrar etti. Abay onun üzgün halini fark etti.
– Gayretine diyecek yok, dedi. Sadece kendisi için emek sarf eden karnını dolduran hayvana benzer. Saygıdeğer insan toplum için çalışır. İşler yolunda gitmiyor mu? Ümidini yitirme. Sadece zayıf insan zorluklara yenik düşer. Nasıl soğutulduğunu neden annene sormuyorsun?
– Her şeyi kendim anlamak istiyorum, dedi Şakarim.
– Bunu görüyorum, dedi Abay gülümseyerek, azimlilikten terlemişsin bile. Hadi anneni çağıralım.
Tolebike bıçağın keskin ağzının aşırı ısıtma işleminden hemen sonra soğutulduğundan dolayı çatladığını açıkladı. Önce biraz bekletilmesi gerektiğini söyleyip Tolebike oğluna malzemenin nasıl soğutulduğunu gösterdi.
Şakarim daha uzun süre atölyede kalarak büyüklerin bile zorlanacağı bu işle uğraşmaya devam etti.
Kış akşamları ise Abay’la Şakarim, köşedeki odada baş başa kalmayı severlerdi. Keçenin üzerine oturup ellerine birer dombıra alırlardı. Hacı Kunanbay’ın yirmi beş yaşındaki oğlu, günümüze daha çok 1886’dan sonra kaleme aldığı şiirlerinin ulaşmış olmasına, eserlerininse ilk defa ancak 1889’da yayınlanmasına rağmen daha o zamanlarda Uruğun meşhur şairi olarak tanınırdı.
Bir bozkır asilzadesi için şiir yazmak takdire şayan bir uğraş olarak görülmüyordu fakat Abay şiire olan tutkusundan onun fikrine göre artık eskimiş olan normlar uğruna vazgeçmek niyetinde değildi. Bir sanat olarak ele alındığında şiirin hiç de basit bir iş olmadığını o çoktan anlamıştı.
Abay on iki yaşından itibaren şiir yazmaya başladı; birine ithafen yazılmış şarkılar, methiyeler, alaylı portrelerin çizildiği şiirler. Kendi aralarında konuşurken bile kafiyeli mısralar oluşturan nerdeyse tüm bozkır sakinlerinin müzik eşliğinde irticalen şarkı söylemesinden dolayı, Abay ilk başta şiire fazla önem vermiyordu. Gençler “Yüzüğü Bul” oyununu oynarken de yenilen genç anında müzik eşliğinde irticalen bir şiir söylemek zorundaydı. Yani bozkırda şiir alelade bir uğraş sayılıyordu.
Uzun süre Abay şiirlerinin sözlü olarak yaşamasıyla yetiniyordu. Şiirlerinin çoğu bu yüzden günümüze kadar ulaşamadı, fakat daha sonraki dönemde yazdığı şiirler, her göçebe toplumda olduğu gibi, ağızdan ağza dolaşarak tüm bozkıra yayıldı.
İnsan hafızası seçicidir. Sayısız sözlü edebiyat ürünlerinden şiirin sadece şimşek gibi asırları delip geçen en iyi örnekleri halk içinde yaşatmaya devam etmiştir. Abay’ın olgun yaşında yazdığı edebî eserlerinin, 1909 yılında oğulları ve talebeleri tarafından toplanıp ayrı bir kitap şeklinde yayınlana dek halkın hafızasında yaşamış olması onun şiirlerinin gerçek gücünün, güzelliğinin ve derinliğinin göstergesidir.
Dindar ortamda büyüyen Abay, aslında, büyük Doğu şairlerinin talebesiydi. O kendisini bozkır geleneğini temsil eden bir şairden ziyade İslam felsefesini çok iyi bilen bir şair olarak değerlendiriyordu, fakat genç Şakarim’e tasavvufi yapıyı tanıtmak için henüz erken olduğunu düşünüyordu.
Abay, günlük yaşam tasviri içinde kaybolan Kazak şiirinin saf, taze, canlı bir fikrin sağlayabileceği derinliğe ihtiyacı olduğunu anlamaya daha genç yaşlarında başlamıştı. Toplumla arasında fikir ayrılığının ortaya çıkmasından itibaren şiirin estetik ilkeleri hakkında daha çok düşünmeye başladı.
Şakarim de tam bu dönemde Abay’a, sıkça uğramaya ve onunla şiir sanatı hakkındaki karmaşık fikirlerini paylaşmaya başlamıştı. Billur kadar açık kalpli delikanlı onun için tertemiz su pınarı gibiydi. Abay’ı toplumla karşı karşıya getiren şiirle ilgili arayışları ve manevî ilkeleri konusunda bir tek Şakarim haklı buluyordu.
Şakarim’in son derece zeki ve bilgili olarak büyümesine, şüphesiz, Abay’ın katkısı büyüktü. Onun sayesinde Şakarim yeni yetme çağında Tolstoy’un “yalnızlık çölü” dediği dönemi kolaylıkla atlatmıştı. Delikanlı, amcasının getirdiği tüm kitapları adeta yutuyor gibiydi.
Doğduğu ortamda hayatın acıklı yanının şuuruna varan Abay ise Şakarim’i kendisine yakın görüyor, onunla Doğu halklarının edebiyatı ve Rusçadan istifade ederek geliştirdiği kendi kendini yetiştirme programını paylaşıyordu.
О проекте
О подписке
Другие проекты