YAKLAŞIK MÖ 4000’DEN itibaren yeni bir ıstırap ve çalkantı dalgası insanlık tarihinin parçası oldu. İnsan ilişkilerinde ilk defa “korkunç bir günah hissi” belirgin hale geldi. Bu noktada, dünyayla ve diğer insanlarla bambaşka şekilde ilişki kuran yepyeni bir insan tipi ortaya çıktı. Riane Eisler’in sözleriyle, “insanlığın kültürel evriminde eşi benzeri görülmeyen büyük bir dönüşüm”118 gerçekleşmişti.
Bu dönüşüm bir anda ortaya çıkmadı. Yaklaşık son bin yıldır çeşitli belirtileri mevcuttu -Ortadoğu ve Anadolu’da geçici kuraklığa bağlı olarak ara sıra ortaya çıkan toplumsal şiddet olayları gibi. MÖ 6. binyılın sonlarına doğru, -Çatalhöyük’ün de aralarında bulunduğu- Anadolu’daki bazı yerler savaşlardan zarar görmüş, geriye sadece katledilmiş kurbanların cesetleri kalmıştı (Çatalhöyük MÖ 4800 civarında tamamen yıkıldı).119 Zagros Dağları’ndan gelen Samiler, Suriye ve Mezopotamya’yı işgal ederek büyük bir yıkıma neden oldular. Ortadoğu’da savunma amaçlı yapılar belirmeye başladı. Günümüzdeki pek çok kazı alanında, arkeologların “tahribat katmanları”120 (destruction layers) adını verdiği oluşumlar meydana geldi.
Fakat toplumsal şiddet, ancak yaklaşık MÖ 4000’den itibaren yaygın hale geldi. Sürekli yaşanan savaşlar, toplumsal baskı ve erkek egemenliği ortaya çıktı. Daha önce de öne sürdüğüm gibi, bu dönüşümün temelinde ekolojik faktörler yatmaktaydı. Yaklaşık MÖ 4000’de James DeMeo’nun “Son Buzul Çağı’ndan beri en önemli çevre ve iklim değişikliklerinden biri” dediği olaylar zinciri başladı.121 Başka bilim insanları tarafından yapılmış çok geniş bir araştırma yelpazesini özetleyen De-Meo, “Sahra-Asya” (Saharasia) adını verdiği bölgenin bir çölleşme -ya da kuruma- sürecinin etkisi altına girdiği tespitinde bulundu. Adından da anlaşılacağı gibi Sahra-Asya, Kuzey Afrika’dan başlayıp Ortadoğu üzerinden Orta Asya’ya kadar uzanan çorak bir kuşağı içeriyor. Dünyanın pek çok çölünü içinde barındırıyor -örneğin Kuzey Afrika’da Sahra ve Ortadoğu’da Arabistan ve İran’ın çölleri gibi. İçerisinde, çöl olmasa da son derece kuru başka alanlar da bulunuyor. Dolayısıyla Sahra-Asya, Afrika’nın batı kıyısından Çin’e kadar uzanan neredeyse tamamen kurak bir bölgeyi teşkil ediyor.
Günümüzde Sahra-Asya’da çok sınırlı bir bitki örtüsü, çok az sayıda nehir veya göl bulunuyor ve hayvan yaşamı da oldukça sınırlı. Nadiren yağmur yağıyor ve nüfusu çok küçük. Ancak binlerce yıl önce durum bundan çok farklıydı. Yaklaşık MÖ 4000’e kadar yarısı ormanlarla kaplı verimli çayırlardan oluşuyordu. Birçok göl ve nehre sahipti. Çok sayıda insana ve hayvana ev sahipliği yapıyordu. Arkeolojik kazılar sonucunda, bugün terk edilmiş pek çok bölgede köylerin olduğu tespit edildi. Bugünkü koşullar altında, yani kurak iklimde yaşayamayacak birçok hayvan fosiline rastlandı. Mağara duvarları da hayvan ve bitki çizimleriyle doluydu (bu durum bölgede bir zamanlar insanların da yaşadığının kanıtı). Ayrıca DeMeo, MÖ 4000’den önce bölgenin bugünküne kıyasla çok daha fazla yağış aldığını gösterdi: “Sahra-Asya’nın günümüzde kuru olan havzaları, o zamanlar 10-100 metre derinlikte suyla kaplıydı; kanyon ve vadilerden ise dere ve nehirler akıyordu”.122
Brian Griffith’e göre ise bugün Sahra Çölü olan bölge MÖ 9000’de “avlanmaya çok elverişliydi. Avrupa’nın çoğu hâlâ tamamen buzla kaplıyken Avrupalıların ataları yemyeşil Sahra’da refah içinde yaşıyordu.”123 Bölge, günümüz Kenya’sının otla beslenen antiloplar ve büyük kedigillerle dolu çayır kaplı düzlükleri gibiydi.
Sahra-Asya’nın MÖ 4000’den önceki verimliliği, muhtemelen son Buzul Çağı ardından eriyen buzulların deniz seviyesinin yükselmesine sebep olmasından kaynaklanıyordu. Ancak en sonunda buzullar tamamen eridi ve bu da havadaki nem oranını azalttı. Deniz seviyesi alçaldı ve Yakın Doğu ve Orta Asya’dan başlayarak bölge çoraklaşmaya başladı. Yağmurlar azaldı, nehir ve göller buharlaştı, bitki örtüsü ortadan kalktı, kıtlık ve kuraklık başladı. Çiftçilik yapmak imkânsız hale geldi, su eksikliği ise avlanmayı zorlaştırdı. Sonuç olarak insanlar ve hayvanlar bölgeyi terk etmeye başladılar.124
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, hâlâ verimliyken bölgede yaşayan insanlar -MÖ 4000’den önce dünya üzerinde var olmuş bütün diğer insanlar gibi- barışsever, eşitlikçi, ataerkil olmayan, cinselliğe ve insan bedenine karşı sağlıklı ve açık bir tavrı benimseyen topluluklardı. Ancak iklim değişikliği hem yaşam tarzları hem de -en önemlisi- ruhsal dünyaları üzerinde yıkıcı bir etki bıraktı. DeMeo’nun deyişiyle, onları “anacıl” olmaktan çıkardı ve “atacıl” yaptı.
Sahra-Asya’nın çoraklaşmasının en belirgin sonucu insanların bölgeyi terk etmesi ve yaşamak için yeni yerler aramasıydı. Ortadoğu, Orta Asya, Orta ve Doğu Avrupa’da bu göçün izlerine rastlamak mümkün. Sahra-Asya’nın insanları, barışsever ve anacıl Neolitik halkların yaşadığı yerlere göç ediyordu. Ancak ilginç olan bu devingenliğin kendisi değil, nasıl gerçekleştiği ve göç eden insanların davranış biçimleri ile karakterleri hakkında söyleyebileceklerimiz.
Göç eden topluluklardan bir tanesi de Hint-Avrupalılar, yani modern dünyadaki çoğu Avrupalı, Amerikalı ve Avustralyalının atalarıydı. Hint-Avrupalıların anayurdu, Rusya’nın güneyinde yer alan Karadeniz yakınlarındaki ve Sahra-Asya’nın da bir parçası olan bozkırlardı. Hint-Avrupalılar, bozkırlar onlara yeterli besin kaynağı sunmaktan artık çıktığında batıda Avrupa’ya, güneyde ise Ortadoğu ve Arabistan’a yöneldiler. Daha sonra İran ve Afganistan üzerinden doğuda Hindistan’a kadar ulaştılar (yaklaşık MÖ 1800’de).
Hint-Avrupalılar -ya da Aryanlar- Batı kültürünün kurucuları ve ilk “gerçek” Avrupalılar olarak yüceltilmiştir. Naziler de onları elbette böyle görüyordu. V. Gordon Childe gibi arkeologlar ise onları “istisnai derecede zihinsel donanıma sahip” ve “ilerlemenin gerçek öncüleri” olarak değerlendirmiştir.125 Bu görüş tamamen yanlış değil -daha güçlü bir ego algısına sahip oldukları için Sahra-Asyalıların genel olarak icat yapmaya daha yatkın ve kendilerinden önceki insanlara kıyasla daha bilgili olmaları muhtemel. Ancak her ne olursa olsun, bu gruplar özellikle ilk göç dalgaları sırasında Avrupa ve Ortadoğu’ya yıkımdan başka bir yenilik getirmediler. Daha yüksek bir kültür getirmek bir yana, binlerce yıl önce gelişmiş Eski Neolitik kültürleri yok ettiler. Avrupa’nın güneydoğusu, MÖ 4. binyıl boyunca karmaşa içerisindeydi. Arkeolog J. P. Mallory’nin de dediği gibi, bu karmaşa şu gelişmeleri içinde barındırıyordu:
Bütün bunlar, Mallory’nin de dediği gibi, “göçebe çobanların sürekli devam eden istilasıyla” aynı zamana denk geldiği için vahşi bir işgalin belirtisi olarak tarih sahnesindeki yerini aldı.
Hint-Avrupalıların vahşi ve savaşçı olduğuna dair başka arkeolojik kanıtlar da mevcut. Neolitik insanların aksine doğaya saygı göstermiyorlardı. Tam tersine savaş ve şiddete itibar ediyorlardı. Sanat eserlerinde çok az doğa, ancak pek çok savaş, şiddet ve silah imgesi mevcuttu. Vücudun çeşitli bölgelerini temsil eden silahlarla resmettikleri erkek savaş tanrılarına tapıyorlardı. Marija Gimbutas’ın yazdığı gibi, “Silahlar tanrının görevlerini ve güçlerini simgeliyordu; hatta tanrının bir uzantısı olarak silahlara tapılıyordu. Silahın kutsallığı tüm Hint-Avrupa dinlerinde çok belirgindi.”128
Hint-Avrupalılar ataerkildiler. Kültürleri atasoylu ve atayerseldi (yani mülkler ailenin baba tarafından nesilden nesile aktarılıyor ve kadınlar kocalarının ailesiyle yaşıyordu). Tanrılar her zaman erkekti. İlk “törensel dul cinayetlerini” de onlar işlemişe benziyor. Riane Eisler şunları söylüyor:
Uzun ve iri kemikli erkek iskeletlerinin yanına gömülmüş kadın kurbanların -yani ölen adamların eşleri, cariyeleri ya da kölelerinin- iskeletleri, ilk kez Avrupa mezarlarında bulundu. Bu gelenek… Avrupa’ya Hint-Avrupalı Kurganlar tarafından getirildi.129
Eşitsizlik ve toplumsal baskının da kanıtları ortada. İnsanlar ilk defa değişik büyüklükte mezarlara farklı pahada eşyalarla gömülmeye başlandı. Şatafatlı eşyalarla dolu büyük “şef mezarları” vardı. Bu durum Hint-Avrupalıların, “güçlü” ve savaşçı kişiler tarafından yönetildiğini gösteriyor. Bunların yanı sıra içinde hiç eşya bulunmayan ve muhtemelen yönetilenlere ait olan küçük mezarlar da vardı. Kölelik de ilk defa bu dönemde ortaya çıktı. Arkeologlar bazı erken dönem Hint-Avrupa yerleşim yerlerinde, kadın nüfusunun çoğunlukla Eski Avrupalı kadınlardan oluştuğunu keşfetti. Bu durum Hint-Avrupalıların Eski Avrupa kentlerini işgal ettikçe erkek ve çocukları öldürdüğünü, fakat cariye ve köle yaptıkları bazı kadın ve kızları sağ bıraktığını gösteriyor.130
Aynı zamanda Samiler denilen bir halk; yani modern dünyadaki Yahudi ve Arapların ataları-, Arabistan’daki anayurtlarından ayrılarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yayılmaya başladılar.131 Samiler de Hint-Avrupalılar gibi savaşçı ve ataerkildi. Hatta bazı arkeologlar aynı soydan geldiklerini iddia ediyor.132 Ancak arkeolojik ve dilbilimsel kanıtlar bu görüşü desteklemiyor. Fakat Samilerin de “Sahra-Asya”dan geldikleri ve dolayısıyla Hint-Avrupalılarla aynı ekolojik baskılara maruz kaldıkları göz önünde tutulduğunda, bu benzerlik şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Bu durum, onların ruhsal dünyasını da muhtemelen aynı şekilde etkilemişti. Tıpkı Hint-Avrupalıların Avrupa ve Yakın Doğu’da yaptığı gibi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın Neolitik insanlarına saldırmaya ve onların yaşadığı yerleri işgal etmeye başladılar.
Bu sürece başka insanların, daha sonraki Fin-Ural halklarının, yani Türkler, İskitler, Moğollar, Şanglar ve Sarmatların atalarının da dahil olmuş olması muhtemel. Bu halklar ancak yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Ancak Hint-Avrupa ya da Sami dilleri konuşmadıkları halde oldukça “atacıl” oldukları ve Sahra-Asya’dan geldikleri için, bölgenin çölleşmesinden etkilenen daha önceki insanların soyundan gelmiş olmaları mümkün. Muhtemelen onlar da Orta-Asyalıydılar. Bazıları Hint-Avrupalılar gibi güney ve batıya göç etse de çoğu doğuya gitmişe benziyor. Örneğin Şanglar, MÖ 2000’de bölgeye vararak Çin’i ilk işgal edenler oldular.
Hikâye her yerde aynıydı. Hint-Avrupalılar, Eski Avrupa kültürünü MÖ 4000’den itibaren (elbette ki yaklaşık olarak çünkü Marija Gimbutas, Eski Avrupa’nın ilk kez MÖ 4300’de işgal edildiğini öne sürüyor) bir yangın gibi yerle bir ettiler. Gimbutas’ın da yazdığı gibi, “binyıllık gelenekler bozulmuş, kasaba ve köyler dağılmış, resimli muhteşem seramikler, tapınaklar, freskler, heykeller, imgeler ve yazılar kaybolmuştu.”133 Artık her şey farklıydı. Kadın heykelcikleri, doğal betimlemelerle dolu sanat eserleri, müşterek mezarlıklar ya da eşit büyüklükte mezarlar artık yoktu. Sanatta artık savaş tabiattan, ölüm yaşamdan önce geliyordu. Her yerde silahlar vardı ve yerleşim yerleri korunaklı, her an savunmaya hazırlıklı ve surlarla çevriliydi. Tarihçi P. Stern, Hint-Avrupalıların MÖ 3500’den itibaren Doğu ve Orta Avrupa’da bıraktığı etkiyi şöyle anlatıyor:
Dünyanın daha önce barış dolu olan bir bölgesini şiddetle tanıştırdılar. İnsafsız işgaller, önceden haber verilmeden başlatılan savaşlar ve kadınları mülk olarak görmek, erkekliğin hüküm sürdüğü bir dünya yarattı. Sahip olma ve iktidara karşı duyulan bastıramadıkları bir iştahla hem kendilerinin hem de başkalarının acı ve ıstırap çekmesi karşısındaki duyarsızlıkları, yaptıkları her şeye şekil verdi.134
Ortadoğu’nun Neolitik insanları da aynı kaderi paylaştılar. Mezopotamya (günümüzde Irak) ve Doğu Akdeniz’in (yani günümüzde Ortadoğu’da İsrail, Lübnan ve Suriye’yi kapsayan bölgenin) anacıl kültürleri, Sami ve Hint-Avrupalılar tarafından işgal edildi. Bu sırada Hint-Avrupa halklarından olan Hititler de Anadolu’yu istila ettiler. Bunun sonucunda, DeMeo’nun deyişiyle “kadın heykelciklerinin yerini kaleler aldı.”135 Hemen hemen aynı zamanda Samiler de Kuzey Afrika’ya akın etti.
Üstün bir savaş teknolojisi ve acımasız bir zalimlikle donanmış Sahra-Asyalılar karşısında silahsız, hiç savaş deneyimi olmayan ve saldırgan bir karaktere sahip olmayan Eski Neolitik insanlar korunaksız yerleşimleriyle birlikte çaresiz kaldılar. Gimbutas’ın sözleriyle, “uzun bıçaklı ve atlı işgalciler karşısında kolay avdılar.”136 Aynı yıkım ve istila her yerde vuku buldu. Artık ilk defa savaş, toplumsal tabakalaşma ve ataerkillik “olağan” hale gelmişti. Eisler’in de dediği gibi, “İnsanlar antik dünyanın tümünde birbirleriyle savaşıyor, erkekler hem kadınlarla hem de kendi aralarında çatışıyordu.”137
Gerhard Lenski’nin tarih anlatımına göre, MÖ 4000’de Ortadoğu’da ilk “ileri bahçe tarımı” yapan toplumlar ortaya çıkmaya başladı.138 Bunlar madenleri ilk kez yoğun bir şekilde, üstelik silah üretmek adına kullanan insanlar oldular. Lenski’nin de dediği gibi, bu dönemde “her yetişkin erkeğin mezarına savaş baltaları, hançerler ve başka silahlar konulmaya başlandı.”139 Lenski, maden kullanımını bu toplumların en temel özelliği olarak görüyor. Ancak bu husus -silahlara büyük bir talep yaratan- savaşlarla yakından alâkalı olduğu için bu toplumların en temel özelliği olarak madenciliği değil de savaşı görmek muhtemelen daha doğru olur.
Pek çok sosyolog gibi Lenski de bu yeni toplumların ortaya çıkışını “toplumsal evrimin,” yani bahçe tarımcılarının zamanla daha fazla bilgi ve teknolojik beceri edinmesiyle gelişen doğal sürecin bir sonucu olarak görüyor. Ancak konuya tarihsel açıdan baktığımızda durum daha farklı. Daha önce de gördüğümüz gibi, mesele belli bir toplum türünden bir başkasına ilerleme değildi. Bu, bir toplumun diğerinin yerine geçmesiydi. Çünkü Eski Dünya halklarının yaşadığı yerler, savaşçı Sahra-Asyalılar tarafından işgal edilmiş ve tamamen ele geçirilmişti.140
Bu yeni ruhsal dünyanın bazı olumlu yanları da vardı. Bir yandan vahşet ve bencillik doğarken, bir yandan da yeni zihinsel beceriler, işlevsel zekâ ve yaratıcılık ortaya çıktı. Bazı “Eski Dünya” halkları yüksek bir teknolojik seviyeye erişse de MÖ 4000’den itibaren Ortadoğu daha öncekilere kıyasla çok daha büyük bir teknolojik gelişme yaşadı. V. Gordon Childe’ın da yazdığı gibi “MÖ 3000’den önceki yaklaşık son bin yıl, MS 16. yüzyıla kadar en çok keşfin ve icadın yaşandığı dönem oldu.”141 Bu yeniliklerin arasında (kısa sürede yük arabası ve çömlekçilikte kullanılmaya başlanan) tekerlek; saban, pulluk ve yük arabalarını çekmek için hayvanların kullanılması; rüzgâr gücüyle çalışan yelkenliler; gelişmiş bir yazı tipi; sayı sistemi ve takvim sayılabilir. Anne Baring ve Jules Cashford’un The Myth of the Goddess
О проекте
О подписке
Другие проекты
