Böyle diyerek Prens, kesesinden küçük bir banknot tomarı çıkardı.
“Görüyorsunuz, sizden yalnızca bir hata kadar gerideyim; ama size yetişmekte kararlıyım,” diye devam etti. “Bu,” dedi banknotlardan birini masaya koyarak, “hesap için yeterli olacaktır. Geri kalanı ise…”
Ateşe attığı paraların dumanı tek seferde bacaya ulaştı.
Genç adam, kolunu yakalamaya çalıştı; ama aralarında masa olunca müdahale etmekte geç kaldı.
“Mutsuz adam,” diye bağırdı, “hepsini yakmamalıydın! Kırk sterlini saklamalıydın.”
“Kırk sterlin!” diye tekrarladı Prens. “Tanrı aşkına, neden kırk sterlin?”
“Neden seksen değil?” diye bağırdı Albay; “Eminim ki tomarda yüz sterlin vardı.”
“Sadece kırk sterline ihtiyacı vardı,” dedi genç adam düşünceli bir şekilde. “Ama para olmadan bizi almazlar içeri. Kural kesin. Herkes için kırk sterlin. Lanet olasıca hayatta parasız ölünmüyor bile!”
Prens ve Albay birbirlerine baktılar. “Lütfen izah edin,” dedi ikincisi. “Halen yeterli miktarda param var cebimde ve servetimi Godall’la paylaşmaya hazır olduğumu söylememe de gerek yok. Ancak amaç nedir, bunu bilmeliyim. Ne demek istediğinizi anlatmak zorundasınız.”
Genç adam uyanıyor gibiydi; huzursuzca bir ona bir diğerine baktı. Yüzü kıpkırmızı oldu.
“Benimle alay etmiyorsunuz, değil mi?” diye sordu. “Gerçekten benim gibi mahvolmuş bir halde misiniz?”
“Ben öyleyim,” diye cevapladı Albay.
“Ben de aynı durumdayım,” dedi Prens, “Size kanıtımı da sundum. Bitmiş bir adamdan başka kim parasını ateşe fırlatır? Yaptıklarım her şeyi anlatıyor zaten.”
“Bitmiş bir adam, evet,” dedi diğer şüpheyle “veya bir milyoner.”
“Yeter!” dedi Prens; “Söylediklerim doğru ve sözlerimden şüphe duyulmasına alışkın değilim.”
“Gerçekten,” dedi genç adam, “benim gibi bitmiş bir adam mısınız? Siz de bir sefa hayatı peşinde mi koştunuz? Öyle ki artık tek bir eğlenceden fazlasına gücü yetmeyecek durumda mısınız?” Sesini alçaltarak devam etti: “Bu son eğlenceyi armağan edecek misiniz kendinize? Şaşmaz ve kolay yolu izleyerek aptallığınızın sonuçlarından kaçacak mısınız? Yoksa şerifin vicdan memurlarını atlatmayı mı deneyeceksiniz?”
Birden durup gülmeye çalıştı.
“Sağlığınıza!” diyerek bardağını boşalttı, “ve iyi geceler sizlere, sevgili mahvolmuş dostlarım.”
Ayağa kalkmak üzereyken Albay Geraldine kolunu tuttu.
“Bize güvenmiyorsunuz,” dedi, “ve hatalısınız. Tüm sorularınıza olumlu yanıt vereceğim. Fakat o kadar da çekingen değilim. Kraliyet İngilizcesi konuşabilirim. Sizin gibi biz de hayattan bıktık ve ölmeye kararlıyız. Er ya da geç, yalnız ya da birlikte ölümü arayıp ona meydan okumaya karar verdik. Sizi tanıdığımız için ve durumunuz bizimkinden daha acil olduğu için dilerseniz bu gece ve üçümüz birlikte gerçekleştirelim bunu. Bizim gibi beş kuruşsuz üç genç,’’ dedi, “Plüton’un salonlarına kol kola girmeli ve gölgeler arasında birbirlerine destek olmalı!”
Geraldine, tam da rolüne uygun tavır ve tonlamalar ortaya koyuyordu. Prens de rahatsız oldu ve sırdaşına şüpheyle baktı. Genç adama gelince, yanakları yine kızarmış ve gözleri aydınlanmıştı.
“Tam aradığım adamlarsınız!” diye bağırdı neredeyse korkutucu bir neşeyle. “Anlaştığımıza göre el sıkışalım!” (Eli soğuk ve nemliydi.) “Yürüyüşe kimlerle başlayacağınızı pek bilmiyorsunuz! Kremalı turtalarımdan tattığınız an, ne kadar da mutlu bir andı, bilmiyorsunuz! Ben yalnızca bir bireyim; ancak bir orduya aitim. Ölümün özel kapısını biliyorum. Onun tanıdıklarından biriyim. Üstelik tören ve skandala gerek olmadan sizi sonsuzluğa ulaştırabilirim.”
Ne demek istediğini anlatmasını istediler hevesle.
“Aranızda seksen sterlin toplayabilir misiniz?” diye sordu.
Geraldine gösterişli bir şekilde kesesine baktı ve olumlu cevap verdi.
“Şanslı varlıklar!” diye bağırdı genç adam. “İntihar Kulübü’ne giriş kırk sterlin.”
“İntihar Kulübü,” dedi Prens, “o da ne öyle?”
“Dinleyin,” dedi genç adam; “rahatlık çağındayız, biliyorsunuz. Size şimdi mükemmel şeylerin en yenisinden söz etmek istiyorum. Farklı yerlerde işlerimiz oluyordu; bunun için demiryolları icat edildi. Demiryolları bizi arkadaşlarımızdan ayırdı. Sonra, uzaktakilerle haberleşebilmemiz için telgraf yapıldı. Otellerde bile birkaç merdiven çıkmamak için asansör kullanıyoruz. Biliyoruz ki hayat, bu rol bizi eğlendirmeye devam ettiği sürece aptalı oynadığımız bir sahnedir. Modern zamanlarda rahatlığı sağlayacak tek bir kolaylık eksik kamıştı; sahneyi saygın ve kolay bir şekilde terk edebilmek. Özgürlüğe giden arka merdiven ya da biraz önce söylediğim gibi ölümün özel kapısı. Hissettiğimiz bu makul arzuda yalnız veya istisnai olduğumuzu sanmayın. Her gün ve tüm ömürleri boyunca kendilerinden beklenen bu performanstan artık sıkılmış birçok dostumuzu uçmaktan alıkoyan bir iki düşüncedir yalnızca. Olay ortaya çıktığı takdirde bazı aileler şoka girecek, hatta belki de suçlanacaktır. Bazıları ise ölüm korkusu karşısında cesaretini kaybederek geri çekilecektir. En azından benim deneyimim böyle oldu. Kafama silah dayayıp tetiği çekemem; çünkü benden daha güçlü bir şey bu eyleme engel olur. Ayrıca hayattan tiksinmeme rağmen ölümü yakalayıp işimi bitirecek gücü bulamıyorum bedenimde. Benim gibiler ve öldükten sonra herhangi bir skandala adlarının karışmasını istemeyen herkes için kuruldu İntihar Kulübü. Kulübün yönetim şeklini, geçmişini veya diğer ülkelerde yaratabileceği sonuçları hiç bilmiyorum. Kulübün yapısı hakkında bildiklerimi ise sizinle paylaşma özgürlüğüne sahip değilim. Ancak hizmetinizdeyim. Hakikaten hayattan bıktıysanız sizi bir toplantıya götüreceğim bu akşam. Bu akşam olmasa bile hafta içinde bir gün buluşuruz ve varlığınızın yükünden kurtulursunuz. Saat (kolundaki saate bakar) on bir olmuş, en geç on bir buçukta bu mekândan ayrılmalıyız. Bu demektir ki teklifimi düşünmek için yarım saatiniz var. Kremalı turtadan daha ciddi bir mesele bu,” dedi, ‘’Ayrıca çok daha makbul,’’ diye de ekledi gülümseyerek.
“Kesinlikle daha ciddi,” diye cevapladı Albay Geraldine; “Bu nedenle arkadaşım Bay Godall’la özel görüşmek istiyorum. Bize beş dakika verir misiniz?”
“Elbette,” diye cevapladı genç adam. “İzninizle, ben çekiliyorum.”
“Çok naziksiniz,” dedi Albay.
İki arkadaş yalnız kalır kalmaz: “Bu sohbetin amacı nedir, Geraldine? Telaşını görüyorum. Oysa ben gayet eminim kararımdan. Bu işin sonuna kadar gitmek istiyorum.”
“Majesteleri,” dedi Albay, yüzü bembeyazdı; “hayatınızın önemini göz önüne almanızı rica ediyorum, sadece arkadaşlarınız değil, halk için de önemini düşünün. ‘Bu akşam olmazsa,’ dedi bu deli adam; ancak bir düşünün, bu akşam telafisi olmayan bir felaket sizi bizden alırsa benim halim ne olur, soruyorum. Ya bu büyük ulusun hali ne olur?”
“Bu işin sonuna kadar gideceğim,” diye tekrarladı Prens kararlı bir sesle, “Senden de soylu bir bey olarak onurun üzerine verdiğin sözü hatırlamanı rica edeceğim. Hiçbir koşul altında, benim özel iznim olmaksızın, dışarı çıkarken seçtiğim tebdili kıyafeti ele vermeyeceksin. Emirlerim bunlardır ve bu emirleri tekrar ediyorum. Şimdi,” diye ekledi, “hesabı istemeni rica ediyorum.”
Albay Geraldine itaatle eğildi; ama kremalı turta dağıtan genç adamı çağırıp garsona direktiflerini verirken yüzü bembeyazdı. Prens, sakin tavrını koruyordu ve intiharı düşünen gence, bir kraliyet sarayı güldürüsü anlattı büyük bir zevk ve neşeyle. Albay’ın yalvaran bakışlarından dikkatlice kaçındı ve her zamankinden daha büyük bir özenle bir puro seçti. Gerçekten de sinirlerine hâkim olabilen tek kişi oydu şimdi.
Hesap ödendi, Prens tüm banknotları şaşkın garsona vermişti. Üçü birden bir faytona atladılar. Çok az ilerlemişlerdi ki fayton epey karanlık bir avlunun önünde durdu. Burada indiler.
Geraldine faytonun ücretini ödedi. Genç adam döndü ve Prens Florizel’e şöyle seslendi:
“Esaretten kaçmak için halen vakit var, Bay Godall. Sizin için de öyle Albay Hammersmith. Bir başka adım atmadan evvel iyice düşünün ve kalbiniz hayır diyorsa işte tam burada yollarımızı ayırabiliriz.”
“Önden buyurun, beyefendi,” dedi Prens. “Tükürdüğünü yalayan biri değilim ben.”
“Sakinliğiniz bana iyi geliyor,” dedi rehberleri. “Bu kapıya gelirken eşlik ettiğim ilk kişi siz değilsiniz; fakat buhran anında bu kadar rahat davranan hiç kimseyi görmemiştim. Birden çok arkadaşım benden önce davrandı ki çok geçmeden onları takip etmem gerektiğini biliyordum. Fakat sizi ilgilendirmiyor bu. Birkaç saniye bekleyin beni burada; tanıştırılmanız için gereken hazırlığı yapıp hemen döneceğim.”
Bu sözlerin ardından genç adam, arkadaşlarına el sallayıp avluya döndü, kapıdan geçti ve gözden kayboldu.
“Bütün aptallıklarımız içinde,” dedi Albay Geraldine alçak sesle, “bu en büyüğü ve en tehlikeli olanı.”
“Kesinlikle aynı fikirdeyim,” diye cevapladı Prens.
“Halen” diye devam etti Albay, “biraz vaktimiz var. Bu fırsattan istifade edip geri çekilmenizi rica ediyorum Majesteleri. Bu adımın sonuçları öyle karanlık ve ağır olacak gibi görünüyor ki şahsıma bahşetme tenezzülünde bulunduğunuz serbestliği zorlamakta haklı buluyorum kendimi.”
“Albay Geraldine korkuyor diye mi düşünmeliyim?” diye sordu Prens purosunu dudaklarından çekerek. Dikkatle arkadaşının gözlerine bakıyordu.
“Kendim için korkmuyorum kesinlikle,” diye cevapladı diğeri gururla; “Majesteleri bundan emin olabilirler.”
“Ben de öyle düşünmüştüm,” diye yanıtladı Prens, keyfi hiç bozulmadan, “ama durumlarımızın ne kadar farklı olduğunu hatırlatmak istemedim,” diye ekledi Geraldine’in özür dilemek üzere olduğunu görünce, “Özrün kabul edildi.”
Bir tırabzana yaslandı ve genç adam dönene kadar sakince purosunu içti.
“Kabulümüz ayarlandı mı?” diye sordu.
“Beni takip edin,” şeklinde bir cevap aldı. “Başkan küçük odada görüşecek sizinle. Yanıtlarınızda dürüst olmanız için sizi uyarmama izin verin. Size kefil oldum; ancak kulüp, yeni üyeleri kabul etmeden önce küçük bir soruşturma yapıyor. Zira tek bir üyenin tedbirsizliği bile tüm topluluğun sonsuza dek dağılmasına yol açacaktır.”
Prens ve Geraldine, bir an için kafa kafaya verdi. “Beni destekleyin,” dedi biri, “Beni destekleyin,” dedi diğeri. Tanıdıkları kişilerin karakterlerine büründüler bir anda. Rehberlerinin ardından Başkan’ın odasına doğru yürümeye başladılar.
Aşılmaz engeller yoktu. Dış kapı açıktı; odanın kapısı aralıktı. Genç adam, küçük ve yüksek bir dairede yalnız bıraktı onları.
‘’Birazdan burada olacak,” dedi başıyla onaylayarak ve gözden kayboldu.
Odadaki katlanır kapıların ardından sesler geliyordu. Arada sırada açılan bir şampanya şişesinin sesi duyuluyor, bunu kahkahalar ve konuşmalar izliyordu. Nehre bakan büyük ve tek bir pencere vardı. Işıklara baktıklarında Charing Cross’tan çok da uzakta olmadıklarını düşündüler. Fazla mobilya yoktu, kaplamalar dökülüyordu. Yuvarlak bir masanın ortasındaki bir el zili dışında taşınabilir hiçbir eşya yoktu. Duvarlardaki askılarda gelenlerin şapkaları ve paltoları asılıydı.
“Nasıl bir zindan burası?” dedi Geraldine.
“Bunu öğrenmeye geldim,” dedi Prens. “Mekânda canlı şeytanlar bulunduruyorlarsa bu iş eğlenceli bir hal alabilir.”
Tam o sırada katlanır kapı, ancak bir kişinin geçebileceği kadar açıldı. Yine o anda daha şiddetli bir uğultu başladı ve hemen ardından İntihar Kulübü’nün heybetli başkanı göründü. Başkan, elli yaşlarında bir adamdı. İri cüsseli ve hantaldı. Favorileri kabarıktı, başının ortası ise keldi; arada bir ışıldayan gözleri gri renkliydi. Ağzında büyük bir puro vardı. Yabancıları bilge ve soğuk bir tavırla süzerken dudaklarını sağa sola oynatıyordu. Hafif tüvit kumaştandı giysisi. Çizgili gömleğinin yakası çok açıktı. Bir kolunun altında ise ufacık bir defter vardı.
“İyi akşamlar,” dedi kapıyı kapattıktan sonra. “Benimle konuşmak istediğiniz söylendi.”
“İntihar Kulübü’ne katılmak istiyoruz,” diye cevapladı Albay.
Başkan, purosunu ağzında çevirdi. “O da ne?” dedi birden.
“Bağışlayın,” dedi Albay, “ama bize bu konuda bilgi verme yetkisi olan tek kişisiniz sanırım.”
“Ben mi?” diye bağırdı Başkan. “İntihar Kulübü mü? Yapmayın! 1 Nisan eğlencesi bu. Likörle neşelenen beyleri hoş görebilirim; ancak bunun da bir sınırı var.”
“Kulübünüze ne derseniz deyin,” dedi Albay, “bu kapıların ardında birileri var ve katılmakta ısrar ediyoruz .”
“Beyefendi,” dedi Başkan ters bir şekilde, “bir hata yapmışsınız. Burası özel bir mülk ve hemen ayrılmanız gerek.”
Bu küçük söz alışverişi boyunca Prens sessizce oturmuştu. Fakat Albay’ın “Tanrı aşkına, bu cevabı kabul edin ve gidelim!” der gibi baktığını görünce purosunu ağzından çıkardı ve konuşmaya başladı.
“Buraya’’ dedi, “bir arkadaşınızın daveti üzerine geldim. Partinizi bu şekilde bölmekteki amacımızdan sizi haberdar etmiş olmalı. Benim durumumdaki bir kişinin bağlayıcı güçte olmadığını ve kabalığa tahammül etmeyeceğini hatırlatmak isterim. Genelde çok sakin bir insanımdır; ancak ya bildiğiniz küçük meselede beni memnun edersiniz ya da beni bu salona aldığınıza çok pişman olursunuz.”
Başkan bir kahkaha attı.
“İşte böyle konuşun,” dedi. “Siz gerçek bir erkeksiniz. Kalbime giden yolu biliyorsunuz ve benimle dilediğinizi yapabilirsiniz. Acaba,” diye devam etti Geraldine’e hitap ederek, “birkaç dakika için kenara çekilebilir misiniz? Önce arkadaşınızın işlemlerini halledelim. Kulübe katılmak için formalitelerin gizlilik içinde yerine getirilmesi gerekiyor.”
Bu sözlerle birlikte küçük bir bölmenin kapısını açtı ve Albay’ı buraya kapattı.
“Size inanıyorum,” dedi Florizel’e yalnız kalır kalmaz; “fakat arkadaşınız konusunda emin misiniz?”
“Kendimden olduğum kadar emin değilim, gerçi onun nedenleri daha ikna edici,” diye cevapladı Florizel, “fakat hiç korkmadan onu buraya getirecek kadar da güveniyorum. En inatçı adamı bile hayattan soğutacak şeyler yaşadı. Geçen gün kâğıt oynarken hile yaptığı söylenerek kovuldu.”
“İyi bir nedenmiş,” diye cevapladı Başkan; “Aynı durumda olan en azından bir üyemiz daha var ve ondan eminim. Askerlik yaptınız mı acaba?”
“Yaptım,” diye cevapladı; “fakat çok tembeldim, erken ayrıldım.”
“Hayattan bıkmış olmanızın sebebi nedir?” diye devam etti Başkan.
“Aynı neden, hemen hemen aynı şey,” diye cevapladı Prens; “katıksız tembellik.”
Başkan yerinden sıçradı. “Bu hiç olmadı,” dedi, “daha iyi bir nedeniniz olmalı.”
“Hiç param yok,” diye ekledi Florizel. “Hiç şüphesiz sinir bozucu bir neden bu. Tembelliğimi daha da ileri bir noktaya taşıyor.”
Başkan, bu tuhaf ve acemi adayın gözlerine bakarak sigarasını birkaç saniye ağzında çevirdi. Fakat Prens tüm küstahlığıyla incelemesini sürdürdü.
“Deneyimim olmasaydı,” dedi Başkan en sonunda, “sizi geri çevirirdim. Fakat dünyayı tanıyorum. En azından şunu biliyorum ki en önemsiz intihar bahaneleri çoğunlukla desteklenmesi en güç olanlardır. Ve tıpkı size olduğu gibi birine kanım kaynadıysa, onu reddetmek yerine kuralı zorlamayı yeğlerim.”
Prens ve Albay, art arda uzun ve ayrıntılı bir sorguya maruz kaldı: Prens yalnız, Geraldine ise Prens’in eşliğinde sorgulandı. Böylece Başkan, bir arkadaş çapraz sorgudayken diğerinin yüzünün aldığı hali görebiliyordu. Sonuç tatmin ediciydi. Başkan, her duruma ilişkin birkaç ayrıntıyı not ettikten sonra ortaya bir yemin metni çıkardı. Vaat edilen itaatten daha pasif ve yeminli kişiyi bağlayan koşullardan daha katı herhangi bir şey tasavvur edilemezdi. Böyle korkunç bir teminatı kaybeden adamda onurun zerresi kalmamıştır; eğer kalbinde biraz inanç varsa bunun da tesellisi olmayacaktır. Florizel, belgeyi imzaladı; ama tüyleri ürpermişti. Albay da büyük bir iç sıkıntısıyla imza attı. Ardından Başkan giriş parasını aldı. Daha fazla uzatmadan iki arkadaşı İntihar Kulübü’nün sigara içilen odasına getirdi.
О проекте
О подписке
Другие проекты
