Conan, ağır zincirlere ve içinde bulunduğu durumun vahimliğine rağmen yetiştiği vahşi ortamların sabrı ve alışkanlığıyla hareketsiz bir hâlde yatıyordu. Hareket etmiyordu çünkü ne zaman hareket etmeye kalkışsa zincirlerin ağırlığı yüzünden karanlığın içinde büyük bir gürültü çıkıyordu. Vahşi atalarından öğrendiğine göre böyle âciz bir durumdayken bulunduğu yeri açık etmemeliydi. Aslında karanlığın içinde onun âcizliğinden faydalanacak bir şeylerin pusuya yattığını düşünmek çok da mantıklı değildi çünkü Xaltotun ona herhangi bir zarar verilmeyeceğini söylemişti. Conan ona inanmıştı çünkü gerçekten onu diri istiyordu, en azından bir süre için. Ancak çocukluğunda vahşi hayvanlardan gizlenmesinin verdiği içgüdüyle, sessiz ve hareketsiz kalmayı tercih ediyordu.
Gözleri çok keskin olmasına rağmen zifirî karanlıkta hiçbir şey göremiyordu. Bir süre sonra minicik bir ışık hüzmesi geldi, gri yansımalı incecik bir ışık görmüştü; Conan zar zor kapının parmaklıklarını seçebilmişti. Işık kafasını karıştırdı, daha sonra anladı. Yerin altında bir yerlerdeydi, sarayın altındaki bir çukurda. Nedendir bilinmez yukarıdan bir yerden bir ışık gelmişti. Dışarıdaki ay ışığı minicik bir delikten zindana yansıyordu. Bu küçücük ışık sayesinde günün hangi vaktinde olduklarını anlayabilirdi. Belki güneş ışığı da bu küçük delikten içeri girerdi; belki de sabah olana kadar deliği kapatırlardı. Bu bir çeşit işkence şekli de olabilirdi, içerideki tutsağa küçücük bir ay ışığı veya güneş ışığı bahşetmek.
Loş ışığın altında bakışları köşede duran iskelete çevrildi. Kafasını o kişinin kim olduğunu veya neden orada olduğunu düşünmek gibi gereksiz bir şey için yormadı ancak kemiklerin nasıl öyle paramparça bir hâle geldiğini merak ediyordu. Kemiklere baktıkça tatsız bir detay fark etti. Kemikler uzunlamasına ayrılmışlardı ve bunun tek bir açıklaması olabilirdi. Birisi kemikleri, içindeki iliği çıkarmak amacıyla kırmıştı. Nasıl bir yaratık ilik çıkarmak için birinin kemiklerini kırardı? Belki de bu artıklar açlıktan ölmek üzere olan birinin korkunç yamyam ziyafetinden kalan artıklardı. Conan ileride kendi kemiklerinin de bu paslı zincirlerde bulunup bulunmayacağını merak ediyordu. İçinde tuzağa düşürülmüş bir kurdun paniği vardı.
Kimmeryalı, herhangi bir şehirlinin yapacağı şekilde ne bağırdı ne küfür etti ne ağladı ne de sinirden delirdi. Ancak göğsünün üzerine çöken ağrı dayanılacak gibi değildi. Batı yakasında bir yerlerde Nemedya ordusu, ortalığı yakıp yıkarak Conan’ın krallığını ele geçirmek üzere ilerliyordu. Poitanyalıların küçük birliği onların karşısında duramazdı. Prospero, Tarantia’yı belki birkaç hafta elinde tutabilirdi; belki de birkaç ay. Ancak bir çare bulunmadığı sürece eninde sonunda teslim olmak zorunda kalacaklardı. Baronlar istilacılara karşı elbette Conan’ı destekleyeceklerdi ancak herkes krallık için savaşıp mücadele ederken Conan’ın tek yapabildiği karanlık hücrede âciz bir şekilde yatmaktı. Kral bunları düşündükçe güçlü dişlerini intikam hırsıyla gıcırdatıyordu.
İlerideki kapının dışından gelen sinsi bir adım sesiyle irkildi. Gözlerini dikerek eğildi ve parmaklıkların dışındaki belli belirsiz silüete bakmaya çalıştı. İki metalin birbirine sürtünmesiyle çıkan sinir bozucu bir ses çıkıyordu, sanki bir anahtar bir kilidi açmaya çalışıyordu.
Daha sonra silüet Conan’ın görüş açısının dışına çıktı. Nöbetçilerden birinin kapıyı kilitlediğini düşündü. Bir süre sonra aynı sesin tekrar biraz daha uzaktan geldiğini duydu. Yavaşça kapı açılma sesi geldi, arkasından da telaşlı ve sessiz adımlar. Sonrası yine sessizlikti.
Conan bir süre daha dinledi. Bu süre ona çok uzun gelmişti ancak belli ki o kadar uzun değildi çünkü minik ışık hüzmesinden anladığı kadarıyla hâlâ geceydi. Başka bir şey duymamıştı. Sonunda pozisyonunu değiştirmek için kıpırdandı, bağlı olduğu zincirler şıngırdadı. Bir ses daha duydu; hücreye sokulduğu yakındaki kapının dışından gelen yavaş ayak sesleri. Hemen ardından gri ışığın loşluğunda uzun ince bir silüet gördü.
“Kral Conan!’’ dedi yumuşak bir ses telaşla. “Ah, efendim. Orada mısınız?’’
“Başka nerede olabilirim?’’ diye cevap verdi Conan kabaca ve yabancıyı görmek için kafasını çevirdi.
İncecik parmaklarıyla sıkıca demir parmaklıkları tutan bir kadındı. Arkasından yansıyan loş ışık zarif silüetini belli ediyordu; ipek gibi saçları beline doğru iniyor, güzel boynundaki kolye parıldıyordu. Karanlığın arasında gözüken kömür gibi gözleri ışıl ışıldı, beyaz teni âdeta bir mermer gibi parlaktı. Saçları, loş ışığın yansıttığı beyaz teninin üzerindeki siyah bir şelale gibiydi.
“Kelepçelerinizin ve uzaktaki kapının anahtarları!” diye fısıldadı ve zarif elini parmaklıkların arasından uzatıp yere üç tane şey attı, yere attığı şeyler şıngırdadı.
“Ne çeşit bir oyun bu böyle?” diye sordu Conan. “Nemedya aksanı ile konuşuyorsun ve benim hiç Nemedyalı bir arkadaşım yok. Efendiniz şimdi nasıl bir kötülük peşinde? Seni buraya beni kandırman için mi gönderdi?”
“Kandırma falan yok!” Kız tir tir titriyordu. Parmaklıkları kavramasıyla kolyesi ve bileziklerinden ses çıkıyordu. “Mitra üzerine yemin ederim! Anahtarları siyahi gardiyanlardan çaldım. Zindanın bekçisi onlar ve her birinin anahtarı bir kapıyı açıyor. Onları içirip sarhoş ettim. Senin kafasını kırdığın bekçiyi doktora göndermişler, bu yüzden ondaki anahtarları alamadım. Ben de diğer kapının anahtarlarını çaldım. Ah, lütfen oyalanma artık! Bu zindanların arkasında cehennemin kapısı olan mağaralar var.”
Biraz etkilenmiş ve şüpheci bir şekilde Conan anahtarları denemeye başladı, anahtarların açmayacağını ve kadının alay ederek kahkaha atacağını bekliyordu. Anahtarın gerçekten, önce zinciri halkaya bağlayan kilidi sonra bileklerindeki kelepçelerin kilidini açmasıyla heyecanlandı. Kısmen özgür olmanın sevinciyle ayağa kalktı. Hemen parmaklıklı kapının kilidini açmak üzere fırladı, onu kurtaran cesur kız da heyecanla izliyordu.
“Kimsin sen? Neden bunu yapıyorsun?” diye sordu Conan.
“Ben Zenobia.” diye mırıldandı korkudan nefes nefese. “Kralın haremindeki sıradan kızlardan biriyim.”
“Tabii bu lanet bir tuzak değilse.” diye homurdanmaya devam ediyordu Conan. “Bu anahtarları bana getirmen için bir sebep göremiyorum.”
Kız boynunu eğdi, daha sonra kaldırdı ve Conan’ın şüpheli gözlerinin içine derin derin baktı. Siyah uzun kirpiklerinde küçük bir mücevher gibi gözyaşları parıldıyordu.
“Kralın haremindeki sıradan bir kızım ben sadece.” dedi mahcup ve alçak gönüllü bir tavırla. “Bana hiçbir zaman bakmadı bile ve muhtemelen bakmayacak. Onun masasındaki kemikleri sıyıran köpeklerden biriyim sadece onun için.”
“Ama ben süslü bir oyuncak değilim; etten kemikten bir insanım. Nefes alan, nefret eden, korkan, eğlenen, gülen ve âşık olan normal bir insanım. Ve size âşık oldum. Ah Kral Conan, sizi yıllar önce Kral Nimed’i ziyaretinizde Belverus sokaklarından şövalyelerinizle geçerken gördüm. Kalbim sizi görünce yerinden çıkacak gibi atmaya başladı ve sanki o gün, o sokakta, sizin atlarınızın ayakları altında ezildi.”
Konuştukça gözyaşları sular seller gibi akıyordu ancak kömür gözlerinde herhangi bir duraksama veya tereddüt yoktu. Conan hemen bir cevap vermedi; vahşi, hırslı ve asiydi. Ancak bir kadının saf ruhunu açması karşısında en yabani adam bile duygulanırdı.
Tekrar kafasını eğdi, hıçkırırken incecik bileklerini kırmızı dudaklarına bastırdı. Ancak birden kafasını kaldırdı ve içinde bulundukları durumu hatırladı, kara gözlerinde endişe vardı.
“Acele edin!” diye fısıldadı telaşla. “Saat gece yarısını geçti, gitmeniz lazım.”
“Ama anahtarları çaldığını öğrenirlerse senin derini yüzerler.”
“Kimse bilmeyecek. Sabah olduğunda siyahi bekçiler onlara kimin şarap verdiğini hatırlasalar bile sarhoşken anahtarları çaldırdıklarını kimseye itiraf edemezler. Bu kapıyı açan kilidi alamadım o yüzden diğer kapıdaki mağaradan geçmelisin. O kapının ardında seni nasıl bir tehlike bekliyor bilmiyorum ama bu hücrede durduğun sürece daha büyük bir tehlike altında olacağın kesin. Kral Taraküs döndü.”
“Ne? Taraküs mü?”
“Evet. Döndüğünü gizliyorlar ve kısa bir süre önce mağaraya inmişti ama büyük bir risk almış gibi ürkmüş ve beti benzi atmış bir hâlde geri çıktı. Yaveri Arideus’a söylerken duydum, Xaltotun’a rağmen senin ölmen gerektiğini düşünüyor.”
“Peki ya Xaltotun?” diye sordu, kızın korkusunu hissediyordu.
“Onun adını anma!” diye fısıldadı. “Şeytanlar isimlerinin anıldığını duyarlar. Köleleri onun sürgülü kapı ardındaki odasında yattığını söylüyor, siyah lotus çiçeği rüyalarını görüyormuş. Bence Taraküs bile içten içe ondan korkuyor yoksa seni çoktan öldürürdü. Yine de bu gece mağaraya inmişti ve Tanrı Mitra bilir orada ne halt ediyordu.”
“Merak ediyorum acaba Taraküs’ü benim hücreme bakmaya getiren şey ne olabilir?” diye mırıldandı Conan.
“Al bunu!” diye fısıldadı kız; demir parmaklıkların arasından bir şey uzatırken. Conan, heyecanlı bir şekilde aldı, daha önce kullandığı bir şey olduğu belliydi. “Çabucak şuradaki kapıdan geç, sola dön ve hücrelerin arasındaki koridordan taş merdivenlere kadar ilerle. Sakın hücrelerin önündeki yoldan başka yola sapma! Merdivenlerden çık ve yukarıdaki kapıyı aç, anahtarlardan biri o kapıya ait. Eğer Tanrı Mitra yardım ederse, o kapının önünde seni bekliyor olacağım.” Daha sonra kız, sessiz adımlarla karanlığın içinde uzaklaşarak kayboldu.
Conan omuzlarını silkti ve odanın diğer yanındaki kapıya yöneldi. Bu belki de Taraküs tarafından planlanmış bir tuzaktı ancak Conan için bir şeyler deneyerek bir tuzağın içine düşmek, âciz bir şekilde kaderine razı olmaktan daha iyiydi. Kızın verdiği şeyi inceledi ve bir hançer olduğunu anlayınca kurnazca güldü. Ne olursa olsun kızın ona bir hançer vermesinden pratik zekâlı biri olduğu belliydi. Küçük bir hançer değildi, sıradan bir şey olmadığı belliydi çünkü sapında mücevherler vardı ve altındandı. Şık bir hanımefendiye ait olabilecek bir silahtı. Tam anlamıyla bir savaşçı silahıydı; kırk santim uzunluğunda ve keskince bilenmişti, ucu bir elmas gibi parlıyordu.
Hâlinden memnun bir şekilde mırıldandı. Elinde böyle iyi bir hançer olması onu keyiflendirdi ve öz güveni arttı. Ne kumpas dönerse dönsün, ne tuzağı kurulursa kurulsun sonuçta bu bıçak gerçekti. Güçlü kollarındaki damarlar kana susamış vaziyette akmaya başladı.
İlerideki kapıyı anahtarlarıyla yokladı. Kapı kilitli değildi. Kapıyı kilitlediğini gördüğü siyahi nöbetçiyi düşündü. O sinsi gardiyan kapının sürgüsünü takmış olmalıydı ama kapı kilitli değildi. Kilitli olmayan kapı şüpheli bir durum yaratıyordu ancak Conan yine de duraksamadı. Parmaklıkları itekledi, zindandan karanlık koridora çıktı.
Daha önce tahmin ettiği gibi kapı herhangi bir koridora açılmıyordu. Ayağının altında yumuşak bir zemin hissetti, arkasında sağlı sollu hücreler uzanıyordu ancak geldiği tarafta başka bir şey göremiyordu. Ne çatı ne de başka bir duvar görebiliyordu. Ay ışığı yalnızca hücrelerin parmaklıklarını belli belirsiz gösteriyordu ve karanlığın içinde yok oluyordu. Onun kadar keskin gözlere sahip olmayan birisi muhtemelen bu küçücük ayrıntıyı bile göremezdi.
Sola döndü, hızlı ve sessiz adımlarla zindanların hizasında ilerlemeye başladı. Çıplak ayakları yumuşak zemin üzerinde pek ses çıkarmıyordu. Önünden geçtiği bütün zindanlara şöyle bir baktı, hepsi boş ama kilitliydi. Bazılarında kemik parçaları görür gibi oldu. Bu mağaralar acımasız bir dönemden kalma bir hatıraydı. Belverus, çok uzun zaman önce bir şehirden ziyade bir kaleyken inşa edilmişlerdi. Belli ki şu anki kullanımı da insanların sandığından daha yaygındı.
Loş ışıktan zar zor seçerek önünde yukarıya çıkan dik bir merdiven gördü, aradığı merdiven bu olmalıydı. Çömelerek hızlı hızlı merdivenden çıkmaya başladı.
Arkasında hareket eden bir şeyler hissetti, sessizce yürüyen hantal bir şeyin sinsi adımlarıydı ama bir insana ait değillerdi. Hücrelerin uzun sırasına doğru baktı, her birinin önünde yansıyan minik ışıktan başka bir şey göremedi. Ne gördüğünü kendi de anlayamamıştı ancak büyük bir şeydi ve bir insandan çok daha hızlı hareket ediyordu. Loş ışık ve gölgelerin arasında gidip geliyordu sanki. Esrarengiz bir durumdu, karanlığın içinde bir görünüp bir kayboluyordu.
Parmaklıkların sesi geliyordu çünkü o şey her neyse sırayla her kapıyı deniyordu. Sonunda Conan’ın çıktığı hücrenin kapısına geldi ve dokunmasıyla kapı açıldı çünkü kilitli değildi. Belli belirsiz hantal silüetin kapıdan çıktığını gördü, sonra o şey aniden kayboldu. Conan’ın elleri ve yüzü terlemeye başladı. Şimdi Taraküs’ün neden sinsice onun hücresine gelip daha sonra alelacele kaçtığını anlamıştı. Taraküs onun kapısını açmıştı, daha sonra da o cehennemsi mağaraların birinde duran gaddar bir yaratığın hücresini ya da kafesini.
O şey tekrar hücreden çıktı ve koridorda yürümeye başladı, şekilsiz kafası yere yakın duruyordu. Kilitli kapılara tekrar bakmadı. Conan’ın izini koklayarak sürüyordu. Biraz daha ilerledikçe onu daha net görebilmeye başladı, kocaman insana benzer bir vücudu vardı ancak bir insandan çok daha büyük ve ağırdı. Hafif öne doğru kambur bir vaziyette iki ayağının üzerinde yürüyordu. Rengi grimsi ve vücudu kıllıydı, kalın kürkü gümüş gibiydi. Yüzü çok iğrenç ve korkunç bir insan gibiydi, upuzun kolları yere kadar değiyordu.
Conan nihayet hücrelerdeki iliği çekilmiş ve parçalanmış kemiklerin nedenini anladı, mağaradaki bu yaratığın eseriydi. İnsan benzeri gri bir yaratıktı, Vilayet Denizi’nin doğusunda, dağlardaki ormanlarda dolaşan, acımasız, insan yiyen yaratıklardandı. Yarı mitolojik ama tamamıyla dehşet verici bir şekilde bu yaratıklar Hyboria efsanelerinin cinleriydi. Gerçek dünyada ise ormanlarda dolaşıp insanları öldüren ve yiyen dev canavarlar.
Varlığının kokusunu aldığını biliyordu Conan. Fıçı benzeri koca vücudu kısa bacaklarının üzerinde hızlıca yürüyordu. Uzun merdivene şöyle bir baktı ancak Conan, yukarı çıkana kadar yaratığın gelmiş olacağını biliyordu. Onunla çarpışmayı seçti.
Conan, ışıktan olabildiğince faydalanmak amacıyla ay ışığının hafifçe vurduğu hücrelerden birinin yakınına geçti. Çünkü yaratığın karanlıkta kendisinden daha iyi gördüğünü tahmin edebiliyordu. Canavar onu direkt gördü; uzun sarı dişleri karanlıkta parlıyordu ama herhangi bir ses çıkarmadı. Gecenin ve sessizliğin yaratıkları, Vilayet’in gri devleri dilsiz olurlardı. Ancak insana benzeyen iğrenç suratında korkunç bir sevinç belirmişti.
Conan tetikteydi, hareketsiz bir şekilde kendisine yaklaşan canavarı izliyordu. Hayatının tek bir saldırı hamlesine bağlı olduğunu biliyordu; ikincisi için ne bir şansı ne de zamanı olacaktı. Bu mücadeleden kurtulabilmek için ilk darbede canavarı öldürmeliydi. Kendisine yaklaşan bodur, kıllı, zırh gibi kalın göğsü olan iri cüsseye bakıyordu. Darbeyi direkt kalbine indirmeliydi, bıçağı vücudunun ölümcül olmayan bir yerine sokup kalın deriyle bıçağı köreltemezdi. Conan, tamamen odaklanmış, gözlerini, ellerini, kaslı vücudunu, korkunç yaratığa ölümcül hamleyi yapmak üzere hazırda tutarak bekliyordu. Yaratıkla direkt göğüs göğüse gelmeliydi ve öldürücü darbeyi indirmeliydi. Sağlam vücudunun gücüne yeterince güveniyordu.
Yaratık korkunç kollarını sallayarak ona doğru yaklaşınca üzerine doğru atıldı ve olanca kuvvetiyle hançeri soktu. Yaratığın kıllı göğsüne geçmiş hançerin sapına akan kanı hissetti. Daha sonra bıçağı çıkardı; yaratığın kafası öne düştü, bütün vücudu tek bir kütle gibi bir araya gelerek yığılmaya başladı. Conan kollarından kavradı ve canavarın karnına birkaç şiddetli tekme attı; kendisini yere yıkılan canavarın cüssesinden korudu.
Bir anlık sersemlikle bir deprem göçüğünün altında kalabilirmiş gibi hissetti. Birden farkına vardı, artık özgürdü ve yerde öylece uzanıyordu. Yanında da canavarın kocaman cansız bedeni yatıyordu; kırmızı gözleri tavana çevrilmiş, göğsünde hançerin sapı. Müthiş hamle tam yerini bulmuştu.
Conan, uzun bir mücadeleden çıkmış gibi nefes nefeseydi, bütün vücudu titriyordu. Bazı eklemleri çıkmış gibi hissediyordu. Yaratığın pençelediği yerlerden kan damlıyordu; kasları ciddi anlamda darbe almış ve yaralanmıştı. Eğer canavar bir saniye daha uzun yaşamış olsaydı muhtemelen Conan’ı paramparça ederdi. Ancak Kimmeryalının olağanüstü kuvveti yerindeydi, bir anlık hamle onu kurtarmıştı. Conan’ın yerinde ufak tefek herhangi bir adam olsaydı devin yıkılan bedeni altında can verirdi.
О проекте
О подписке
Другие проекты
