Conan, Xaltotun’un arabasında yaptığı uzun yolculuktan habersizdi. At arabasının bronz tekerleri dağlardaki kayalıklardan, vadilerdeki çimenlerden geçip Belverus’un sınırlarındaki yemyeşil çayırlıklara ulaşırken Conan, ölü bir adam gibi yatıyordu.
Şafak vaktinin hemen öncesinde biraz kendine gelmeye başladı. Birtakım mırıldanma sesleri, homurtular duymaya başladı. Üzerini örten örtüden sızan ışıktan siyah kemerli, kapı benzeri bir şey ve birkaç sakallı silahşor görüyordu. Meşalelerin ışığı silahşorların mızraklarına ve miğferlerine vuruyordu.
Nemedyalı bir aksanla, meraklı bir ses; “Savaş nasıldı efendim?” diye sordu.
“İyiydi işte.” diye kısa bir yanıt geldi. “Akilonya Kralı öldü ve ordusu dağıldı.”
Heyecanlı heyecanlı mırıldanmalar duyulmaya başladı, mırıldanma sesleri Xaltotun’un kapıya bağladığı at arabasının tekerlerinin çıkardığı seslere karıştı. Ancak Conan seslerin arasından nöbetçi askerlerden birinin söylediklerini duydu: “Sınırın ötesinden Belverus’a kadar; güneşin batmasından şafak vaktine kadar olan kısacık sürede! Neredeyse hiç zorlanmadılar bile! Tanrı Mitra aşkına, onlar…” Daha sonra sesler duyulmamaya başladı, sadece atların nallarının ve karanlık yollar boyunca ilerleyen tekerlerin sesi geliyordu.
Conan’a duydukları bir şeyler ifade etse de tam olarak hatırlayamıyordu. Sadece duyup görebilen ama anlamayan akılsız bir canlı gibiydi. Görüntüler ve sesler ona tamamen yabancı gibiydi. Üzerine tekrar derin bir sersemlik çöktü. At arabası yüksek duvarlı, derin bir avludan geçti; Conan, birkaç kişinin kendisini kaldırıp bir taşın üzerine yatırdığını ve derin bir koridordan geçtiğini fark eder gibi oldu. Fısıldamalar, sinsi adımlar, kendisiyle ilgili anlamlandıramadığı konuşmalar duyuyordu.
Sonunda ayıldı ve birden kendine geldi, her şey cam gibi berraktı artık. Dağlarda yaptıkları savaşı ve ardından olanları tam anlamıyla hatırladı, nerede olduğunu da çok iyi biliyordu.
Kadife bir koltuğa yatırıldı, üzeri dünden beri hâlâ örtülüydü. Ancak her tarafında zincirler olduğu için hareket edemiyordu. İçinde yattığı oda aşırı görkemli bir şekilde döşenmişti; duvarlarda siyah kadife kilimler, yerlerde mor renkli gösterişli halılar vardı. Herhangi bir kapı ya da pencere yoktu. Süslü tavandan sarkan altın avizenin ışığı bütün odayı aydınlatmaya yetiyordu.
Işığın altındaki gümüş tahtta oturan silüet çok gerçek dışı ve fantastik gözüküyordu. Üzerindeki transparan ipek örtü onu daha da büyük gösteriyordu. Her şeyiyle olağan dışı bir varlık olduğu belliydi. Yüzünde garip bir nur vardı, sakalları olsa bile yüzü parıldıyordu âdeta. Bu gizemli, büyülü odanın içindeki gerçeğe yakın tek şey de buydu.
Özenle çizilmiş klasik bir güzelliği yansıtan muhteşem bir yüzdü. Ancak yine de bu rahatlatıcı güzelliğinin altında insanı endişelendiren bir şeyler vardı, insan bilincinin kavrayabileceğinin ötesinde şeyler. Bu yüzü daha önce hiç görmediğini biliyordu, emindi; ancak ona bir şeyleri veya birilerini hatırlatıyordu. Kâbuslarında gördüğün hayalî bir şeyle gerçek hayatta karşılaşmak gibi bir histi.
“Sen kimsin?” diye sordu kral, agresif bir tavırla. Zincirleriyle mücadele ederek oturağına gelmeye çalışıyordu.
“Xaltotun derler bana.” dedi, güçlü ve ihtişamlı sesiyle.
Tekrar sordu Kimmeryalı: “Neresi burası?”
“Kral Taraküs’ün Belverus Sarayı’ndaki bir oda.”
Conan hiç şaşırmamıştı. Belverus, Nemedya’nın hem başkenti hem de sınıra bu kadar yakın olan en büyük şehriydi.
“Taraküs nerede?”
“Ordunun yanında.”
“Hımm.” diye mırıldandı Conan. “Eğer beni öldüreceksen neden bir an önce yapıp kurtulmuyorsun?”
“Seni kralın okçularından, Belverus’ta öldürmek için kurtarmadım tabii ki.” diye cevap verdi Xaltotun.
“Ne halt ettin bana?” diye sordu tekrar Conan.
“Bilincini kaybettirdim sana.” diye yanıtladı Xaltotun ve devam etti. “Nasıl yaptığımı anlayamazsın. Bir çeşit kara büyü de diyebiliriz.”
Conan çoktan anlamıştı, üzerinde kafa yorduğu başka bir şey vardı.
“Galiba canımı neden bağışladığını anladım. Amalric beni Valerius’a karşı önlem olarak kullanmak istiyor; eğer imkânsız gerçekleşir de Akilonya Kralı o olursa diye. Valerius’u benim tahtıma geçirme işinin arkasında Tor baronu olduğunu herkes biliyor. Ve ben Amalric’i tanıyorsam eğer Valerius’u bir bostan korkuluğundan farksız görecektir. Tıpkı şu an Taraküs’ün olduğu gibi.” dedi Conan, durumu anladığını düşünüyordu.
“Amalric, senin benim elimde esir olduğunu bile bilmiyor.” diye cevap verdi Xaltotun. “Valerius da bilmiyor. İkisi de senin Valkia’da öldüğünü sanıyor.”
Conan, gözlerini kısarak sessiz adama doğru bakıyordu.
“Bunun arkasında bir zekâ olduğunu hissettim.” diye mırıldandı. “Ama bunun Amalric olduğunu düşünmüştüm. Amalric, Valerius ve Taraküs ipleri sana bağlı olan kuklalar mı yoksa? Kimsin sen?”
“Ne önemi var? Söylesem de inanmazsın. Peki, seni tekrar Akilonya tahtına geçirebileceğimi söylesem?”
Conan’ın gözleri kurt gibi parladı.
“Karşılığında ne istiyorsun?”
“Bana sadık olmanı.”
Conan sinirlendi: “Teklifini de al cehenneme git. Ben kimsenin kuklası değilim. Ben tahtımı kılıcımın gücüyle kazandım. Ayrıca, Akilonya tahtını kendi isteğine göre alıp satmak senin gücünün ötesinde. Krallık henüz fethedilmedi, bir cephede kaybetmek bütün savaşın kaderini belirlemez.”
“Sen kılıçlardan fazlasına karşı savaş veriyorsun.” diye açıklamaya başladı Xaltotun. “Savaştan önce seni yere yıkan bir ölümlünün kılıcı mıydı sanıyorsun? Hayır, tabii ki. O karanlığın oğluydu; dış güçlerin evladı, parmakları senin kanını donduracak, iliklerini kurutacak kadar soğuk. Öyle bir soğuk ki senin etini kızgın bir demir gibi yakan!”
“Senin zırhını giyen askerin şövalyeleri dağdaki geçide götürmesi bir tesadüf müydü sanıyorsun? Kayalıklar şans eseri mi yıkıldı?”
Conan sesini çıkaramıyordu, öylece bakakalmıştı. Sırtından soğuk soğuk terler akıyordu. Barbar mitolojisinde büyücüler ve sihirbazlar vardı ve bu adamın sıradan bir adam olmadığını aptal olmayan herkes anlardı. Conan, onu diğerlerinden ayıran açıklanamaz bir şeyler hissediyordu. Zaman ve mekân ile alakalı değişik bir izlenimi vardı, çok eskilerden gelen korkunç ve uğursuz bir şeyler gibi. Yine de inatçı ruhu ona boyun eğmeyi reddetti.
“Kayalıkların düşüşü bir tesadüftü.” dedi hâlâ saldırgan olmakta direnerek. “Ve kim olsa askerleri oradaki geçide yürütürdü.”
“Sanmıyorum. Sen yapmazdın. Sen bunun bir tuzak olduğundan şüphelenirdin. Nemedyalıların geri çekilişinin gerçek olduğuna emin olmadan askerleri nehirden ileriye geçirmezdin. Böyle uyutucu hilelere savaş karmaşasında bile gelmezdin sen. Senin kılığına girmiş bir adamın düştüğü tuzağa sen hiçbir şekilde düşmezdin.”
“O zaman bunlar da planlanmıştı.” dedi Conan, şüpheli bir tavırla. “Ordumu tuzağa düşürmek için planlanmış bir senaryo. Öyleyse ‘karanlığın çocuğu’ neden beni o an çadırımda öldürmedi?”
“Çünkü ben seni diri istedim. Pallantides’ın senin zırhını başkasına giydireceğini tahmin etmek için büyücü olmaya gerek yok. Ben seni sağ ve sağlıklı bir şekilde istedim. Benim planlarım için uygun birisin. Senin gücün benim müttefiklerimin gücünün ve zekâsının çok daha üstünde. Kötü bir düşmansın ama iyi ve sadık bir kul olabilirsin.”
Conan, Xaltotun’un kullandığı kelime karşısında delirdi. Xaltotun onun öfkesini umursamadan yakındaki masanın üzerinden kristal bir küre alıp Conan’ın önüne koydu. Küreyi hiçbir şeyin üzerine koymadı, herhangi bir şeyle desteklemedi ancak küre sanki bir zemin üzerinde durur gibi havada duruyordu. Conan, bu büyünün karşısında bir nefes aldı ama pek de etkilenmemişti.
“Akilonya’da neler olduğunu bilmek ister misin?” diye sordu.
Conan cevap vermedi ama merakı inatçılığını yenmiş gözüküyordu.
Xaltotun, buğulu derinliklere doğru uzun uzun baktı ve anlatmaya başladı: “Valkia’daki savaştan sonra akşam olmuş. Dün gece şövalyeler kaçak Akilonya askerlerine eziyet ederken ordunun diğer kuvvetleri Valkia’ya kamp kurmuş. Şafak vakti gelince kampı toparlayıp dağlardan batıya doğru ilerlemişler. Prospero, on bin Poitanya askeriyle beraber, kaçan askerlerle şafak vaktine doğru karşılaştığında, savaş meydanından kilometrelerce uzaktaydı. Savaş başlamadan meydana ulaşabilmek için bütün gece yoldaydı. Çökmüş orduyu yeniden toparlamayı beceremedi ve Tarantia’ya geri döndü. Kuşatılmış atlar yerini sıradan atlara bıraktı; Tarantia’ya yaklaşmışlardı.”
“Şövalyelerini de görüyorum, hepsi bitik hâldeler; zırhları toz toprak içinde, yorgun atlarını ilerletmeye çalışırken sancakları taşıyacak hâlleri bile kalmamış. Tarantia sokaklarını görüyorum. Şehirde kargaşa hâkim, bir şekilde savaşın kaybedildiğini ve Kral Conan’ın ölümünü öğrenmişler. Korkudan deliye dönmüş bir kalabalık var, herkes kralın öldüğünü haykırıyor ve kimse Nemedyalılara karşı örgütlenmeye uğraşmıyor. Akilonya’nın üzerinde karabulutlar dolaşıyor anlayacağın, akbabalar başına üşüşmüşler bile.”
Conan, derin bir iç geçirdi.
“Bunlar laftan başka ne ki? Sokakta yırtık pırtık kıyafetlerle gezen bir dilencinin kehanetlerinden bir farkı yok. Eğer o cam topun içinden bunları görüyorsan, sen hiç şüphesiz bir yalancı ve sahtekârsın. Prospero, Tarantia’yı bırakmaz ve baronlar da ona yardım edecektir. Poitanyalı Trocero yokluğumda krallığımı idare eder ve Nemedya itlerini kulübelerine göndermesini bilir. Elli bin Nemedyalı nedir ki zaten? Akilonya ordusu onları yutar. Belverus’u bir daha göremeyecekler. Valkia’da yenilen Akilonya değildi, sadece Conan’dı.”
“Akilonya bitti.” diye yanıtladı Xaltotun sakince. “Silahlarla mızraklarla fethediliyor, eğer başarısız olurlarsa da tekrar karanlık güçler savaşa dâhil olur. Eğer gerekirse Valkia’da yıkılan kayalıklar gibi şehrin duvarları ve dağları da yıkılır, akarsular kanallarından taşar ve ortada şehir falan kalmaz.”
“Karanlık güçlere gerek kalmadan okla, silahla halledilmesi daha iyi olur çünkü büyüye sık sık başvurulması tüm dünya için bir tehdit olabilir.”
“Hangi cehennemden çıktın sen lanet büyücü?” diye homurdandı Conan. Kimmeryalı istemsizce ürperdi, uzun uzun adama baktı; mistik ve kötücül bir şeyler hissediyordu.
Xaltotun kafasını kaldırdı, boşluktan gelen fısıltıları dinliyor gibiydi. Tutsağını tamamen unutmuştu. Birdenbire kafasını salladı, Conan’a garip bir bakış attı.
“Ne yapacaksın, neden soruyorsun? Söylesem de inanmazsın zaten. Laf anlatmaya çalışmaktan yoruldum. Koca şehri yakıp yıkmak beyinsiz bir barbara laf anlatmaya çalışmaktan daha kolaydı.”
“Şu ellerim bağlı olmasaydı ben seni burada beyinsiz bir cesede dönüştürürdüm de…”
“Ondan hiç şüphem yok, tabii ben sana o fırsatı verecek kadar aptal olsaydım.” diye yanıtladı Xaltotun alkışlayarak. Tavrı değişmişti, hâlinde bir sabırsızlık ve çok net sinirlilik vardı. Ancak Conan bu tavrın kendisine karşı olmadığını düşünüyordu.
“Sana söylediklerimi iyi düşün, barbar.” dedi Xaltotun, devam etti:
“Düşünmek için bol bol zamanın olacak. Seninle ne yapacağıma daha tam olarak karar vermedim. Henüz belli olmayan bazı koşullara bağlı. Ama şunu aklına iyice sok, eğer oyunda olmanı istersem bunun benim gazabımla olmasındansa senin rızanla olması senin için daha iyi olur.” Conan sinirlenip lanet okudu. Odanın kapısını örten perde aralandı ve içeriye dört iri, siyahi adam girdi. Her birinin üzerinde kemerli, ipek bir giysi vardı, kemerlerinde de büyük bir anahtar asılıydı.
Xaltotun sabırsızlıkla kralı işaret etti ve arkasını döndü, meseleyi kafasından tamamen atmak ister gibi. Parmakları garip bir şekilde kıpraştı. Zümrüt yeşili bir kutunun içerisinden bir avuç dolusu simsiyah parıldayan kum taneleri çıkardı, altın bir sehpanın üzerindeki mangala bıraktı. Kristal küre ki Xaltotun onu unutmuş gözüküyordu, görünmez gücü bozulmuş gibi birdenbire yere düştü.
Siyahi adamlar Conan’ı odadan çıkarmak üzere kaldırdılar, zincirlerle öyle bir dolaşmıştı ki yürüyemiyordu. Altın sarısı ağır kapı kapanmadan önce içeriye şöyle bir baktı; Xaltotun tahtına yaslanmış, kollarını bağlamış oturuyordu, mangaldan hafif bir duman yükseliyordu. Conan’ın tüyleri diken diken oldu. Daha önce güneye doğru uzanan antik ve kötü krallık Stigya’da böyle siyah kum taneleri görmüştü. Ölümcül uykuya dalıp korkunç rüyalar görmeye sebep olan siyah lotus çiçeğinin polenleriydi bunlar. Siyah lotusu yalnızca ürkütücü Kara Yüzük büyücülerinin, büyülerini diri tutmak amacıyla kâbuslar gördürmesi için kullandığını da gayet iyi biliyordu Conan.
Kara Yüzük, batı dünyası için bir masal ve yalandı ancak Conan onun korkunç gerçekliğinin farkındaydı. Kara Yüzük’ün acımasız ibadetçileri Stigya’nın kara mahzenlerinde ve Sabatea’nın lanetli tepelerinde korkunç büyülerini icra ederlerdi. Gizemli kapıya doğru tekrar geri dönüp baktı, kapının arkasındakiler içini ürpertiyordu.
Kral, gece miydi gündüz müydü anlayamıyordu. Kral Taraküs’ün sarayı karanlık, kasvetli ve kendinden ışıltılı gibi gözüküyordu. Karanlığın ve gölgelerin ruhu vardı sarayın üzerinde ve bu Conan’ın anladığı kadarıyla Xaltotun’dan kaynaklanıyordu. Siyahi adamlar, kralı loş ışıklı dar koridordan geçiriyorlardı. Koridor o kadar karanlıktı ki adamlar bir ölüyü taşıyan hayalet gölgeler gibi gözüküyorlardı. Sarmal taş bir merdivenden aşağı doğru indiler. Adamlardan birinin elindeki meşale duvarda eğri büğrü gölgeler oluşmasına sebep oluyordu. Kara şeytanlar tarafından cehenneme götürülen bir ceset gibi hissediyordu.
Sonunda merdivenin son basamağına ulaştılar, uzun, düz bir koridordan geçtiler. Koridorun bir tarafında merdivene açılan kemerli bir kapının bulunduğu duvar, diğer tarafındaki duvarda ise birkaç adım arayla yapılmış demir kapılar.
O kapılardan birinin önünde durdular, siyahi adamlardan biri kemerindeki anahtarı çıkardı ve kilidi açtı. Parmaklıkları itekleyerek tutsaklarıyla içeri girdiler. Duvarları, yerleri ve tavanı taştan olan küçük bir zindandalardı, diğer duvarda parmaklıklı bir kapı daha vardı. Conan kapının arkasında ne olduğunu kestiremiyordu ama başka bir koridor olduğunu zannetmiyordu. Meşalenin loş ışığından parmaklıklar arasına yansıyan ışıktan ve yankıdan geniş bir yer olduğunu tahmin etmişti.
Zindanın girdikleri kapıya yakın olan köşesinde bir taşa takılmış demir halkaya bağlı zincirler sarkıyordu. Zincirlere bağlı bir iskelet duruyordu. Conan merakla iskeleti inceledi; kemiklerin çoğu kırılmış ve çürümüştü, omurgasından düşen kafatası ezilmişti. Kuvvetli bir patlamadan olduğunu tahmin etti.
Siyahilerden biri, kapıyı açan değil, soğukkanlılıkla halkadaki zincirleri kaldırdı, anahtarlığındaki anahtarlardan biriyle kilidi açtı. Paslı demiri ve iskeleti bir kenara itekledi. Conan’ın zincirlerini taştaki halkaya geçirdiler. İyice zincirlediklerine emin olduktan sonra üçüncü siyahi adam, anahtarıyla diğer taraftaki kapıyı açtı.
Adamlar meşaleden yansıyan loş ışığın arkasından, gizemli bir şekilde Conan’a bakıyorlardı. Simsiyah tenleri meşalenin ışığıyla parlıyordu.
Girdikleri kapının anahtarını tutan, gırtlaktan bir sesle konuştu: “Artık senin sarayın burası, beyaz kral! Efendimiz ve bizim dışımızda kimse burayı bilmiyor. Saraydaki kimsenin ruhu duymaz. Artık burada yaşayacaksın hatta belki de öleceksin. Bunun gibi!” Yerdeki iskeleti aşağılar şekilde tekmeleyip odanın diğer tarafına fırlattı.
Conan cevap vermeye tenezzül bile etmedi. Tutsağın sessizliğinden rahatsız olan kara adam küfrederek mırıldandı, eğildi ve kralın suratına tükürdü. Bu, siyah adam için talihsiz bir hamleydi. Conan her yerinden duvardaki halkaya zincirlenmiş bir şekilde yerde oturuyordu. Ne ayağa kalkabiliyor ne de duvardan bir adım ötesine uzaklaşabiliyordu. Ancak ellerine geçirilmiş zincirin ucunda büyük bir boşluk vardı, kara adam koca kafasını daha uzaklaştıramadan kral, zinciri onun kalın kafasına geçirdi. Adam yere, kesilmiş bir kurban gibi yığıldı, arkadaşları kel kafasından ve burnundan kanlar boşalırken öylece bakakaldılar.
Herhangi bir intikam almaya kalkışmadılar, Conan’ın kanlı zinciri göstererek meydan okumasına da bir tepki vermediler. Anlaşılmayan bir dilde homurdanarak arkadaşlarını yerden saman yığını gibi kaldırdılar, kolları ve bacakları sallanıyordu. Arkalarındaki kapıyı açmak için onun anahtarını kullandılar ancak anahtarı kemerden çıkarmadılar. Meşaleyi de aldılar, onlar koridorda uzaklaştıkça ışık da gözden yavaşça kayboluyordu. Yavaş adımları loş ışıkla beraber kayboldu, geriye büyük bir karanlık ve sessizlik kaldı.
О проекте
О подписке
Другие проекты