İki hanım ağır ağır gittiler, etrafı çevrilmiş lakın (gölün) yanında durdular. Oraya beş altı kadar çiçek, birkaç da arı toplanmış, havuzu seyrediyordu. Bihruz Bey de berikilerin arkaları sıra gitti, dört beş adım kadar uzakta, lakın (gölün) kenarında bastonuna dayandı, durdu.
Havuz, bu çeşit durgun sularca eskilik, yaşlanmışlık belirtisi olan ve bazı zaman berraklıktan daha fazla hoşa giden yeşil rengi henüz kazanamamış ise de epeyce bulanmış, sararmış olduğundan üstü, kenar ve civarındaki ağaçlar ve bitkilerle seyretmeye gelenlerin şekline, görünüşüne, boyuna, posuna aynalık edebiliyordu. İçerisindeki kırmızı, beyaz, siyah renkte balıklar güneşten yaşam paylarını almak için ta suyun yüzüne kadar çıkmış ve su âlemi içinde sakin ve kendilerinden geçmişçesine etrafı seyretmeye dalmıştı. Havuzun, güneş ışıklarının yansımasıyla parıl parıl parlayan yüzeyi – içindeki bu balıklarla beraber – kötü renkte çiçekli bir ipek kumaş gibi görünüyordu.
Sarışın hanımla yanındaki hanım, lakın (gölün) kenarına gidip de yüzünde kendi yansımalarını görünce sarışın hanımın söze başlamasıyla aralarında şöyle bir konuşma geçti:
“Bak bak Çengi Hanım, yer aynası! Görüyor musun kendini?”
“Yer aynası mı? O da nedir? Yer elması bilirim, ama yer aynası hiç işitmedimdi.”
“Yaşmağını biraz sıyırır da bakarsan yer aynasının içinde iki tane yer elması da görürsün.”
“Nesine bakayım. Bulanık bir su! O kırmızı şeyler de herhâlde Amasya elması olacak.”
“Ay, Amasya’da elmas çıkar mıymış? Ben de bunu işitmedimdi.”
“Elma ayol, elma! Elmas değil. Elmasın, pırlantanın İngiltere’de çıktığını bilmeyecek ne var? Sen de eğlence bulamadın da besbelli benimle eğleniyorsun.”
Hanımların bu konuşmasını büyük bir dikkat ve önemle işitmek için olduğu yerde – alafranga bir tabirle – baştan ayağa kulak kesilen Bihruz Bey, “yer aynası” benzetmesi ve özellikle “yer aynası içinde yer elması görüneceği imasından dolayı kendi kendine: “Kel espri (ne zekâ)! Kel fines (ne incelik)!” diyerek sarışın hanımın zarafetine hayran olup dururken en sonra İngiltere sözünü işittiği gibi bunu, sadece kendisine ait olmak üzere fırlatılmış – pırlanta kadar kıymetli – ufak bir taş olarak düşünmek istedi. Bunda da aslında hakkı vardı; çünkü o toplulukta kendisinden başka İngiltere’den henüz gelmiş, bir mösyö gibi alafranga giyinmiş kimse yoktu. Böyle dünya kadar değerli bir iltifata erişmekten dolayı kendisini en birinci bahtiyarlardan saymaya kalkışan Bihruz Bey bu taşın, yani bu zarif hediyenin altında kalmayacak şekilde güzel bir karşılık hazırlamaya başladı.
Bu sırada orada bulunan seyirciler de çekiliyorlardı. Beyefendi, bu güzel rastlantının verdiği izinden yararlanarak hanımlara hemen yaklaştı. Ceketinin bir iliğine sokulmuş olan beyaz jeraniumu (sardunyayı), yani kaba Türkçesi, sardalya çiçeğini yerinden çıkardı ve:
“Kıymeti İngiltere’yi, Fransa’yı ve belki bütün Avrupa’yı satın alabilecek olan pırlantanıza böyle bir fane (solmuş) çiçekle karşılık vermek uygun değilse de kabul etmenizi ricaya cesaret etmekle kendimi mutlu sayarım. Öyle bir iltifatınız, admiratörünüzü (hayranınızı) ne derecelere kadar örö (mutlu) ettiğini tarif edemem,” diyerek çiçeği sarışın hanıma doğru uzattı.
Sarışın hanım bu lâfları üzerine hiç almayarak güya, etrafı seyretmekle meşgul oluyordu. Nihayet yanındaki hanımın uyarı ve zorlamasıyla Bihruz Bey’e doğru döndü, “Teşekkür ederim,” dedi, çiçeği aldı, bir toplu iğneyle göğsünün bir tarafına iliştirdi. Ardından, yanındaki hanıma, “Acaba köşke girmeye izin var mıdır?” diyecek oldu. Öteden Bihruz Bey hemen söze karışarak, “Bahçenin her tarafını gezmeye herkesin druası (hakkı) vardır, zaten böyle rüstik (kırsal) yerlere sizin gibi huriler, periler yakışır,” dedi. Bunun üzerine sarışın hanım gülerek arkadaşına doğru eğildi, gizlice bir şey söyledi. Söylediği: “A! Bu benim adımı nereden öğrenmiş?” sözünden ibaretti.
Bihruz Bey, sarışın hanıma derece derece yaklaşmak; onunla anlaşmak, tanışmak, konuşmak istiyor; oysaki birinci rastlantıda o kadar yakından kendisini Bihruz Bey’e göstermek – artık, bari ismiyle analım – Periveş Hanım’ın hesabına uymuyordu. Bundan dolayı, iki hanım köşkü gezmekten vazgeçerek aşağıya doğru yürüdüler. Beş-on adım sonra kalabalığın içine girdiler. Bihruz Bey de gölge gibi bunları takibe başladı.
Bihruz Bey, hem ağır ağır yürüyor hem de Periveş Hanım’ın yüzünün özelliklerini ve güzelliğini birer birer söyleyip tekrar ederek böyle yüzü melek, huyu melek, esprisi fevkalâde, edükasyonu (terbiyesi) mükemmel ve bu özelliklerle gayet nobls (asil) bir aileye ait oluşu şüphesiz olan bir hanımefendinin, Keşfi gibi bayağı, mal öleve (iyi terbiye almamış) bir adama iltifata tenezzül etmesinin mümkün olamayacağını düşündü ve biraz önce bu hanım hakkındaki kötü düşüncesinden dolayı ortaya çıkan üzüntüsünü şu aşağıdaki konuşmayla yatıştırmaya çalıştı.
“Bu nasıl bote (güzellik)? Uzaktan güneş gibi görünüyor, gözleri kamaştırıyordu. Yakından ay gibi parlıyor da insanın baktıkça bakacağı geliyor! Ne kadar poetik (şairane) bir poem (şiir)! Ya o konversasyonun (konuşmasının)güzelliği! Miruar terestr. O glas parter. Tre bel komparezon pur ön pöti lâk. Se tre joli (yer aynası. Yere serilmiş ayna. Küçük göl için çok güzel bir benzetme çok güzel, çok hoş)! İngiltere pırlantası da güzel. Benim için ön pötro flatan, me sa nö fe rien (biraz fazla güzel geliyor, fakat zararı yok). Çiçeği pek zor aksepte (kabul) etti. Tabii, öyle bir jön person (genç insan) için sa va bien sa ne kö dö la püdör, se dö la kandör (normal bir şey, bu sadece utanmadan gönül temizliğinden). Acaba adı nedir? Ah, aceleyle soramadım. Emosion (heyecan) bırakmıyordu ki. Ben de güzel karşılık verdim ya! Örözman (iyi ki) üzerimde o çiçek bulundu. Gerçekten pek poetik (şiirsel) bir rancontr (karşılaşma) oldu. Viktuar (zafer)! Öyle bir lakın (gölün) kenarında. Lamar-tin!18 Ah Lamartin! Gelip de bu hâli görmeliydin! Beş dakika içinde en parlaklarından beş yüz ver (mısra) yazmak için ne şairane bir tabloydu! Çengi Hanım. Kel droldö nom (ne değişik bir isim)! Çengi… Bilinen dansözler; fakat bu kelimeyi isim olarak hiç işitmedimdi. Orijinal. Şu tuvalete bak! Şu yürüyüşe bak! Gerçekten bir Kalipso.19 Sanki Kalipso’yu adasından almışlar, yaşmaklamışlar, feracelemişler de şu bahçenin içine salıvermişler!”
İşte Bihruz Bey bu yolda düşünür, düşündüğü kadar da mesut ve gururlu olurdu; çünkü önü sıra büyük bir naz ve işveyle yürümekte ve güzel yüzüne, zarafet ve kıyafetine yalnız erkekleri değil, kendi derecesinde süslü hanımları bile hayran etmekte olan Periveş Hanım’a beğenilme mutluluğu o kadar şık beyler içinde yalnız kendisine nasip olmuştu. Aslında, nazenin her adımda, beş-on kişiye kendisine yol açtırmak için yollarında durduğu hâlde bunların hiçbirisine bakışını çevirmeye bile tenezzül etmeyerek ve yalnız güzellikte, parlaklıkta kendisine rakip saydığı taze çiçekleri bakışının gördüğü en değersiz şey sayarak ilerliyordu.
Bihruz Bey başarısından emindi. Yalnız, bir hatıracık ara sıra kendisini huzursuz ediyordu ki, o da – Keşfi Bey bahçede ise elbette görüleceğinden – sarışın hanımın ona karşı nasıl davranacağının endişesiydi. Çalgı yerine kadar Keşfi Bey görünmedi. Bihruz Bey’in de mutluluk göğünün ufkundaki o karanlık hatıra bulutu yavaş yavaş dağılmaya başladı. Biraz daha ilerlediler. Burası kalabalık değildi. Bihruz Bey adımlarını sıklaştırdı, hanımlara yetişti. Bu şekilde davranmaktaki maksadı, sarışın hanımı bir daha nerede ve ne zaman görmenin mümkün olacağını sormaktı. Sarışın hanım buna meydan vermeksizin Çengi Hanım’a hitaben: “Burası pek güzel. Pek hoşuma gitti. Gelecek cumaya da gelelim, hem doğruca buraya girelim,” dedi.
Bunun üzerine Bihruz Bey: “A kelör (saat kaçta)? Pardon efendim, saat kaçta?” der demez geriden doğru bir, “Haset! Haset!” bağırtısı geldi. Hepsi birden döndüler, baktılar. Bunu söyleyen oracıkta ağaçlarla çevrili bir tarhın içinde yalnız oturmakta olan Keşfi Bey’di. Hanımlar, bağıran kişiyi görünce birbirlerine bir şey söylediler, gülüşmeye başladılar. Bu sırada aşağıdaki kapıya da varmışlardı. Bihruz Bey’in “Saat kaçta?” sorusu cevapsız kaldı.
Hanımlar kapıdan çıktılar. Lando, önceden aldığı emir üzerine oraya gelmişti. Arabacı, yerinden indi, arabanın kapısını açtı, hanımlar içeriye girer girmez kapı, tak diye kapandı. Arabacı yerine çıktı, ardından bir kırbaç şakırtısı işitildi, lando süratle aşağıya doğru yürümeye başladı.
Bihruz Bey bu dakikada pek talihsizdi. Keşfi Bey’in o şekilde haykırması, hanımların o şekilde gülüşmesi, sorusunun cevapsız kalması; arabacının, o teresin de landonun kapısını açmakta, hanımları alıp gitmekteki hızı, nihayet sarışın hanımın arabadan bakıp da bir adiyöcük (hoşça kal) bile demeksizin çıkıp gitmesi zavallı beye pek tesir etti.
Bu aşırı üzüntü(nün) şaşkınlığı içinde birden bire aklına landoyu takip etmek fikri geldi. Kapının yanında bağcı kılığında iki kişi durmuş, konuşuyorlardı. Onlara bakarak sertçe bir tavırla: “Mon ekipaj (arabam nerede)?” dedi ve muhatapları tarafından hızlı bir hareket bekledi; fakat herifler bundan bir şey anlamadıklarından birbirlerine şaşkınlıkla bakmaktan başka hiçbir şey yapamadılar. Bihruz Bey’in buna da canı sıkıldı. Artık, kendi gözleriyle arabasını aramaya başladı. Hâlbuki yukarıdaki kapıdan bahçeye girdiği zaman ekipajı (arabayı) aşağı kapıya getirmesini koşeye (arabacıya) tembih etmemişti. Onun için araba, kendisini bıraktığı yerde bekliyordu. Sarışın hanımın ardı sıra bir kere bahçeden dışarı çıkmış bulunduğu için şoseden yukarı koşarak yürümek istediyse de birbiri ardınca gelmekte olan arabaların kalabalığından ve özellikle sarı bir bulut gibi havaya yükselmekte olan tozun çokluğundan ürktü. Bahçeye tekrar girdi. Aceleyle, giriş ücreti vermeyi unutmuştu. Yapılan uyarı üzerine elini cebine soktu, bir mecidiye çıkardı, para alan adama fırlattı. Mecidiyenin üstünü almaya zaman yoktu. Koşar gibi bir hızla yürürken Keşfi Bey’i biraz önce gördüğü yerde göremeyince hızını daha da artırdı. Bu ara, yolunun üzerinde karşılaştığı süslü bir madamanın elbisesine bastı, yırttı. Telâşından zarara uğrayan kişinin cinsiyetini ve özellikle yabancılığını düşünemeyerek, “Pardon monşer” dedi, geçti. Biraz daha ötede, bir tepsi içinde kahve ve bira götürmekte olan garsona çarptı, tepsiyi yere düşürdü. Şişeler kırıldı. Dökülen kahveler, biralar kendisiyle beraber kadın, erkek birkaç kişinin daha üstüne başına sıçradı. O yine koşup gidiyordu. Garson: “Beyefendi, Beyefendi! Bizim zararlar ne olacak?” diye haykırmaya ve arkasından koşmaya başladı. Çaresiz, bunun için de jilesinin (yeleğinin) cebinden bir altın çıkardı, garsona doğru attı. Bu arada, tanıdığı bir kişiye rast geldi. O kişi bir şey söylemek, bir şey anlatmak için onu, yolundan alıkoymak istediyse de bey: “Je afer! Je afer! Je süi prese (meşgulüm, meşgulüm! Acelem var)!” diyerek bundan da kurtuldu. Hele güç belâ kapıdan çıktı, arabasını buldu. Par malhör (ne yazık ki) arabacı, hayvanların önüne birisini bırakarak ufak bir işi için bir tarafa gitmişti. Bihruz Bey, arabacının dönmesini beklemedi. Hemen yerine çıktı, terbiyeleri eline aldı, hayvanları kırbaçladı. Aşağıya doğru mümkün olan hızda gitmeye başladı.
Yolun üzeri arabalar, hayvanlar, insanlarla hıncahınç dolu olduğundan Bihruz Bey, dakikada bir durmaya mecbur oldukça sabırsızlığından çok fazla sıkıldı. Hele aşağıdaki kapıyı da buldu. Oradan ötesi tenhacaydı. Arabayı alabildiğine koşturarak Tophanelioğlu mevkiine geldi, birdenbire durdu; çünkü burada karşısına çıkan dört yoldan hangisine gitmek gerektiğini önceden düşünüp kararlaştıramamıştı. Burada daha fazla sıkılmaya başladı. İki dakika kadar durduktan sonra Beylerbeyi’ne inen yolu tutturdu. İstavroz20 üzerlerine kadar bir koşu gitti. Landodan bir iz bile bulamadı. Oradan döndü. Bağlarbaşı, Nuhkuyusu yolundan Haydarpaşa’ya indi. Landodan yine eser bulamayınca bütün bütün ümidini yitirdi.
Bu esnada vakit de on ikiyi geçmiş, yarıma geliyordu. Çaresiz, Koşuyolu’ndan ağır ağır giderek büyük bir üzüntüyle köşküne döndü. Doğruca odasına çıktı. Fesini bir tarafa attı, eldivenlerini çıkardı. O ara, “Mösyö e servi e Mösyö Piyer e la (mösyö, yemek hazır, Mösyö Piyer de orada),” diye gelen uşağı Mişel’i bir azarla savdıktan sonra masanın üzerinde bir tabak içinde duran Frenk sigaralarından birisini aldı, tepesini dişiyle kopardı, sigarayı lambadan yaktı. Kanepeye geçti, oturdu ve sigaranın, tavana doğru yükselmekte olan mavi dumanını gözleriyle takip ederek üzüntüyle düşünmeye başladı.
Periveş Hanım’la arkadaşı Çengi Hanım’a gelince: Bunların terbiye ve faziletçe içyüzleri, bahçede lakın (gölün) yanında Bihruz Bey’e karşı gösterdikleri lâubali tavırlardan ve biraz aşağıda aktarılacak konuşmalarından anlaşılır.
Burada yalnız şunu anlatmak gerekir ki Periveş Hanım -Bihruz Bey’in yakıştırdığı gibi – öyle şerefli bir aileye, asil bir hanedana mensup olmadığı gibi, ikametgâhının bulunduğu yer de Bihruz Bey’in tahminlerine uygun olmak üzere kibar tabakasına özgü olan yerlerde değildi.
Kaşıkçı esnafından Sakin Ağa isminde, namuslu bir adamın kızı ve arzuhâlcilikle geçimini sağlayan Mağmum Efendi adında onurlu bir kişinin karısı olan Periveş Hanım, on altı yaşında babasını kaybettikten ve yirmi üç yaşında kocasından ayrıldıktan sonra validesi Zaime Hanım’la birlikte Karabaş Mahallesi’nde bulunan dört odalı hanelerinde fakir ve kapalı bir şekilde geçinip gidiyorlardı. Gerçekten fevkalâde denecek güzellerden olan Periveş Hanım’ı kötü bir tesadüf Çengi Hanım denilen yoldan çıkarıcıyla birleştirmiş ve bu şekilde, zavallının az zaman içinde yüzünün ünü ve zarafeti, gereği gibi yayılmış; fakat – yazık ki-mücevher değerindeki fazileti bütün bütün yok olmuştu.
Bu kötü ilişkinin oluşmasından sonra Periveş Hanım, genellikle Çengi Hanım’la birleşir, daima onunla gezer ve ihtiyaç duydukça da Çengi Hanım’ın evinde geceyi geçirirdi.
Bunların Çamlıca Bahçesi’nde görüldükleri günün sabahı Periveş Hanım, adî bir yatak bağına bürünmüş olduğu hâlde Karabaş Mahallesi’nden çıkarak sekiz yaşında bir komşu çocuğu eşliğiyle bir hayli mesafe kat ettikten sonra güneş görmez ve bundan dolayı çamuru kurumaz bir sokağın izbe bir köşesinde – karşısı bostan, arkası yine bostan, iki tarafı bekâr odaları, ahır filân gibi önemsiz bayağı binalarla çevrili olmak üzere-tek ve tenha yapılmış olan şüpheli bir eve gelmişti.
Burası Çengi Hanım’ın evidir. Periveş Hanım’ın gelmesinden bir saat sonra bu iki hanım yukarıda tarif olunan zarif kıyafete girmiş oldukları hâlde yaşlısı önde, genci arkada olarak evden çıktılar, Aksaray Caddesi’ne doğru yürüdüler.
Hanımların evden çıktıkları zaman kararları Samatya’ya kadar yürüyerek inip, oradan demiryoluyla Bakırköyü’ne, oradan da Sakızağacı gezinti yerine gitmekti. İşte bu kararla yürürlerken Periveş Hanım’ın: “Çamlıca Bahçesi’ni pek övüyorlar. Bugün de oraya gitsek acaba nasıl olur?” yolundaki sorusuna Çengi Hanım tarafından olumlu olarak verilen karşılık, Sakızağacı kararını halk bahçesine çevirmişti. Bunun üzerine hanımlar hareketlerini hızlandırarak Aksaray’ın tramvay mevkiine yetiştiler ve hemen hareket etmek üzere bulunan tramvay arabasına çıktılar, oturdular. Üç çeyrek saat sonra Köprübaşı’nda tramvaydan indiler. Köprü’yü geçerek Üsküdar vapuruna girdiler. Vapura girdikten yarım saat sonra da Üsküdar vapur iskelesine çıktılar. Beylik ambarın önüne doğru yürümeye başladılar.
Diğer günler vapurdan çıkan halkı karşılamaya koşarak, “Boş araba! Araba lâzım mı? Sizi şu temiz kupayla götüreyim?” yollu sözlerle sıkıcı söz ve hareketlerle müşteri çekmek için birbiriyle yarışan arabacılardan hiçbirisi görünmedi; çünkü o gün seyir yerlerine dağılmak için kira arabalarına yapılan hücum, diğer zamanlardan çoktu; bir saatten beri iskelede boş tek bir araba bile kalmamıştı.
Çengi Hanım’ın orada rastladığı işsiz bir adama, “Ayol! Kira arabası arıyoruz, acaba nerede bulunur?” sorusuna, “Hanımefendi boşuna aramayınız, bulamazsınız,” diye aldığı cevap üzerine, hanımların ikisi birden: “A! Vah, vah! O kadar uzak yerden gelişimiz hiçbir şeye yaramadı!” demekle beraber, beri taraftaki Çeşme Meydanı’na yönelerek ilerlediler ve orada da rastladıkları birkaç kişiye, “Ayol! Buralarda hiç araba bulunmaz mı?” sorusunu tekrar ettiler.
O gün sabahleyin Beyoğlu kira arabalarından bir lando, Kadıköyü’ne bir hasta götürmüş, Üsküdar’a dönmek için araba vapurunu bekleyerek çeşmenin yanında duruyordu. Landonun arabacısı, hanımların araba arayışında olduklarını görünce kendi kendine: “İki saat daha burada boş boşuna vapur bekleyeceğime şu hanımları alsam, götürsem daha iyi olmaz mı?” dedikten sonra hanımlara doğru ilerledi ve Çengi Hanım’a hitaben: “Nereye gideceksiniz hanımefendi? İsterseniz sizi bu landoyla götüreyim,” deyince hanımların ikisi birden dönerek landoyu inceleyip, talihin sırf yokluk içinde meydana getirdiği bu istenenden daha fazla izni bakışlarıyla, gülüşleriyle birbirlerine verdikten sonra Çengi Hanım, gidilecek yeri belirterek pazarlığa girişti.
Orada bulunan kayıkçı, hamal, beygir sürücüsü gibi birtakım bayağı kişiler Periveş Hanım’ın etrafına toplanarak çirkin çirkin lâf atmalarla nazenini rahatsız etmeye ve haziran güneşinin gökyüzünden yerde yaşayanların başlarına dikey olarak yansıyan kızgın ışıkları da zavallıyı sıkıntıdan terletmeye başlamıştı. Bu sıkıntılı durumdan bir an önce kurtulmak ihtiyacını fazlasıyla hisseden Periveş Hanım, arabacıya işaret edip arabanın kapısını açtırdı. Hemen kendisini içeri attı. Ardından Çengi Hanım da girdi.
О проекте
О подписке
Другие проекты