Читать книгу «ARABA SEVDASI» онлайн полностью📖 — RECAİZADE MAHMUT — MyBook.

6

Arkadaşıyla bu konuşmayı yaptığı kısa süre içerisinde Bihruz Bey’in zihninden bir sürü düşünce geçmişti.

“Ne münasebet? Kadıköyü gibi burjuva kartiyede (mahallesinde) bu derece şık bir ekipaj (araba) bulunsun. Ne münasebet? Orada olanlar hep bilindik. Blondu (sarışını) tanırım demesi de ağız. Tanısaydı öyle mi dururdu? Oh! Kelbote divin (ne ilâhî bir güzellik)! Sürtu kel gu ekselan (özellikle ne seçkin bir tat)! Benim ekipaja (arabaya) ne kadar dikkatli bakıyordu! Güzel yaratılışlı olduğunu bu da ispat etmez mi? Acaba kimdir bu? Şüphesiz ün jön fiy blond (sarışın genç bir kız); lâkin şu Keşfi’yi nasıl savayım? O zaman çabuk anlaşılır. Bakalım iltifat bana mıymış, yoksa ona mı? Kim olduğunu öğrenmek kolay. Takip de eder, gittiği yeri görürüm.”

Şu düşüncelerinden de anlaşılır ki Bihruz Bey, landonun Kadıköyü tarafından olduğuna ihtimal veremiyor ve arkadaşı Keşfi Bey’in: “Landoyu her ne kadar tanımasam da sarışın hanımı bileceğim,” yollu sözünü – hanıma birlikte bakıyor olmaları sebebiyle – bir çeşit sakınmaya yormakla beraber, bu konuda şüpheden tamamen uzak olamıyordu.

Landoyu, Kadıköyü’ne yakıştıramıyordu; çünkü alafranga beylerle çok birlikte olması sayesinde, ortaya çıkardığı bazı garip fikirlerinden dolayı Bihruz Bey, İstanbul’la çevresindeki bölgeleri ve mahalleleri birincisi, kendisi gibi noblese; yani soylu ve seçkinlerden olan sivilise (medeni) kibara; ikincisi, burjuva sınıfına yani medenî fikirlerden o kadar nasibi olmayan kaba yaratılışlı, orta hâlli halka; üçüncüsü, esnaf takımına özgü olmak üzere üç sınıfa ayırmış ve Kadıköyü’nü birinciye geçirmek lâzım gelirken her nasılsa ikinci sınıfa sokmuştu.

Arkadaşı Keşfi Bey’in “Sarışın hanımı tanırım,” demesini gerçekten çok, yalandan bir tedbire yormasındaki sebep ise şuydu: Güya Keşfi Bey, bu cilveliye kur yapacak olursa – kendi köyünden olduğu ve zaten tanıdığı için – Bihruz Bey’in bir şey demeye hakkı ve rekabete kalkışmaya yüzü olamayacak. Oysaki Bihruz Bey nerede, Keşfi Bey nerede? İkisinin arasında asaleten, uygunluk ve zarafet olarak şahsen var olan fark, Küçük Çamlıca ile Kadıköyü arasındaki fark kadar büyüktü. Landonun seçkin koltuğunu süsleyen cilvelinin bu farkı bilmemesi ise Bihruz Bey’in fikrince mümkün değildi. Burası öyle ise de hanımefendinin bir ara, Keşfi Bey’e bakışındaki sebep neydi?

Bu bakışın manası Keşfi Bey’e: “Bey! Sen o arabaya hiç de yakışmıyorsun!” demek miydi, yoksa kendisine karşı, “Öyle adî adamlarla niçin görüşüyorsunuz?” veya “Yanınızda o bulunmasaydı size daha başka türlü bakacaktım,” yollu bir şey miydi? Bunu derhâl anlamak Bihruz Bey için pek önemliydi ve bu da Keşfi Bey’in savulmasına bağlıydı. Onun için Keşfi Bey’i yanından defetmeye zihninde bir çare arayıp dururken Keşfi Bey’in, “Monşer, ben biraz da bahçeye gireceğim. Arkadaşlardan birisiyle randevumuz var, bakayım gelmiş mi?” yollu ayrılmak istemeye kalkışmasını, “Öyle ise orövuar (hoşça kal),” diye karşılayarak iki arkadaş birbirinden ayrıldı.

7

Keşfi Bey, gerçekten de bahçeye girip kalabalığın içinde kayboldu. Bihruz Bey de fesini, boyunbağını düzelttikten, potinlerinin tozunu arabacısına aldırdıktan sonra yerine rahatça yerleşti. Landonun gelmesini beklemeye başladı.

Aradan iki dakika geçmeden lando, bahçenin öbür köşesinden göründü. Zavallı Bihruz Bey, o güne kadar öyle bir yürek çarpıntısına uğramamıştı. Başındaki kan, kalbine doğru hücum ederek yüzü, mavi bir renk aldı. Kendi kendine: “Diyabl! Par hazar sörej amurö (hay aksi şeytan! Anîden âşık mı oluyorum)?” gibi alafranga söylenmeye başladı. Oturduğu yerde bazı pozlardan sonra landoya gözlerini dikti. Lando, bütün görkemiyle Bihruz Bey’in bulunduğu noktaya geliyorsa da içindekilerde kesinlikle bir hareket görünmüyordu. Bihruz Bey, arabasını biraz geri almak bahanesiyle hayvanlarını hareket ettirdi. Bundaki amacı, landonun içindekilere, “Ben buradayım!” demekti. Bu hareketin de hükmü olamadı. Lando, geldiği gibi geçti, gitti.

“Ne bayağı kadın! Yazık ekipaja (arabaya)! O da bir şey değil ya! Zaten modası geçmiş! Hayvanlar desen kaç paralık şeyler? Öyle ordiner (sıradan)insanlar kendileri gibi insanlara meyleder. Se tunatürel (hepsi doğal); fakat domaj! Vuala ün bote mal plase! Si se tün bote par egzampl (yazık! İşte yerinde olmayan bir güzellik! Eğer bu güzellikse)!”

Bihruz Bey’in böyle sözler söylemeye kalkışması arabadan önceki iltifata erişemediği için (onu) elde edememenin tesellisiydi, yoksa gerçek durumda, o zamana kadar bir kerecik olsun tatmadığı bir kıskançlığın acı lezzetini birdenbire duymuş ve bu kıskançlığın doğal sonucu olmak üzere ansızın öfkelenerek gözleri kararmış, fikirleri bulanmıştı. Bundan dolayı kendisine bir dakika önce bir neşe ve eğlence âlemi gibi görünen o gezinti yerini gözleri huzursuz eden bir kargaşalıktan ibaret görmeye ve bahçeden doğru gelen mızıka seslerini kulakları tırmalayan bir cehennem gürültüsü gibi duymaya başladı; fakat ne yapsın? Arabanın arkasından gitmek bir tenezzül, orada durmak tahammül edilemez. Bütün bütün savuşup gitmek varsa da o da üzüleceği için kendince bir çeşit küçüklük. Çaresiz, Bihruz Bey zihninde hiçbir şeye karar veremediği için olduğu yerde durup düşündü.

Fransızca hocasıyla beraber okuduğu bazı romanlarda kendisinin düştüğü zor duruma benzer bazı olaylar geçmişti. Bir ara aklına onlar geldi. Onları düşündükçe kanındaki öfke yavaş yavaş soğumaya başladı; çünkü böyle durumlarda kadınlara karşı endiferans (kayıtsızlık) göstermekten başka etkili ve faydalı bir tedbir olamayacağı tecrübesi, o romanların kendisine kazandırdığı faydalardan olmak üzere hatırlayarak, olduğu gibi orada kalmaya ve lando tekrar gelip geçtiği zaman kendisi de ilgilenmiyormuş gibi başka bir tarafa bakmaya karar verdi. Bu defa, landoyu rahatça bekledi.

Lando dördüncü defa olmak üzere yine öbür taraftan göründü; fakat bu defa doğruca bahçenin kapı hizasına geldi, durdu. Hanımların emir ve işaretleri üzerine arabacı derhâl aşağıya atladı, arabanın kapısını açtı. Zihninde, tamamıyla ilgisiz görünmeye karar veren Bihruz Bey’in gözleri, öncekinden daha fazla açılmış, ileriden bu duruma bakıyordu. Arabanın kapısı açılır açılmaz birbirini takip ederek iki hanım indi. Bunlardan birincisi o bildiğimiz sarışın hanım, diğeri de ona eşlik eden hanımdı. Hanımlar arabadan indikten sonra arabacı aldığı bir emir üzerine landoyu öbür tarafa doğru yürüttü. Sarışın hanım – kendisi gibi gönül avcılığında ustalık kazanmış cilvelilerin, kendine özgü cilvelerinden olmak üzere – yanındaki hanıma bir şey söylemiş de ona gülüyor gibi gülümseyerek Bihruz Bey’i imalı bakışlarla süzdükten sonra ağır ağır yürüdü. Arkadaşıyla birlikte bahçeye girdi. Bunlar, landolarını bahçenin hizasında durdurur durdurmaz Bihruz Bey, kendi kendine:

“Keşfi’nin randevusu anlaşıldı. Hay şıllık hay! Sö ne kün grizet (sadece bir yosma)! Ya berikinin o ağzı neydi? Fakat bu kim? Belli ki bir kokot! Böyle bir bayağı kokotla Keşfi gibi bir bayağı kurörün (çapkının) davranışlarını görmek de hoştur ya! Ben de bahçeye girer, bir tarafta bunları seyrederim. Ne önemi var ki? Ah, o zevzeğe niçin yüz verdim de arabama çağırdım, yanıma oturttum? Fakat şunun kim olduğunu öğrenmeliyim. Laparans e trompöz (görünüş aldatıcı) derler, ne kadar doğru bir söz!” yollu birtakım sözler söyleyerek bahçeye girmeye zaten karar vermişken sarışın hanımın o şekildeki bakışından yine kendisi için kararlı ve ümitli bir mana çıkardığından, kadıncağız hakkındaki sözlerini geçici olarak geri alarak arabasından hemen fırladı, bahçeye girdi. Konuşarak, önü sıra gayet yavaş yürümekte olan iki hanımı takibe başladı.

8

Sarışın hanım, kısadan uzunca, uzundan kısaca, tamam orta boylu, zarif yapılı, yürürken anîden durur, dururken birdenbire hareket eder, döner döner arkasına bakar, hani şu:

Ahû zi tu amuht behengâm-ı devîden, rem gerden ü üstaden ü vapes nigerîden.14 Meşhur sözünde tarif edilen alımlı edaya sahip bir cilveliydi. Saçları, şimdiki boyaların verdiği kızıl renkte değil, gayet açık doğal sarı, gözleri ise tabiat ressamının güzel bir yanlışlığı olmak üzere mavi değil de çizgili koyu sarı, kaşları kumral; yüzü, vücudunun narinliğine oranla dolgunca; burnu ise yüzünün dolgunluğuna göre incerek, “çekme” tabir edilen biçimde; ağzı, şairlerin hayal ettikleri, görünmeyecek kadar küçük nokta derecesinden beş on bin defa büyük; fakat yine alelâde küçüktü.

Şu nitelikleriyle epeyce güzel denilen sarışın hanımın en büyük, en etkili güzelliği bakışıyla, dudaklarındaydı. O bakışta bilmem ne öfke vardı ki dikilip durduğu zaman bağlantı kurduğu gözlere akıcı bir şimşek gibi nüfuz ederek ta ruha ulaşır ve olağanüstü güç ve ateşi karşısında yürekleri tir tir titretirdi. O dudaklarda bilmem ne kuvvet vardı ki, nezaketli bir söz veya zarif bir tebessümle hareket etmeye başladığı zaman hasretli bakışlara türlü türlü manalar sunar ve bu manalar, insanın anlama ve dayanma gücünü yakardı.

Nazenin ne kadar da güzel giyinmişti: O zamanın modasına pek de uygun olmayarak biraz darca kesilmiş süt mavisi rengindeki atlas feracesi, boyundaki uyumu gizlemekten aciz olduğu hâlde, arabanın içinde saatlerce üzerine oturulmaktan dolayı birçok kırımlar, bükümler meydana gelmiş olduğundan, güneşe karşı gelince usta bir ressam için örnek sayılmaya lâyık şekilde gayet güzel, gayet gönül alıcı ışıklar, gölgeler içinde bir dalgalanmaya benzeyerek bakışları çekiyordu. En ince türünden yaşmağı, tozpembemsi rengindeki yanaklarının üzerinde yeni açmış bir gülü süslüyor, güzel bir sıcaklık veriyor ve yaşmağın iki yanından haylazcasına dışarıya sarkmış olan ve rüzgârın en hafif esintiyle hemen oynamaya başlayan sırma tellerse, beyaz bulut parçasına yansıyan güneş ışıklarını andırıyordu. Başındaki hotoz da hava mavisiydi. Benzetmemizin bayağılığa düşmeyeceğinden emin olsak, bunu da o sarı saçlarla beraber güneşli bir gökyüzüne benzetirdik. Eflâtunun açığı eldivenler içinde saklı ellerin ve tahminen otuz dört numara iskarpin içinde ipek çorapla gizli ayakların uyum ve inceliklerinin derecesi bilinemezse de arzulu bakışlarda bunlar da pek sevimli, pek nazikti.

Sarışın hanımın şemsiyesine gelince: Öyle dantelli, saçaklı, parlak renkli değil de tabiatındaki – hani ya şu Bihruz Bey’i ilk bakışta, “Kel gu ekselans (ne harika bir tat)!” sözüyle kendisini öven – zarafetin en büyük nişanı olmak üzere sade, güzel ve sadece sapına, feracesinin renginde bir kurdele bağlı siyah ağır atlastandı. Okuyucular, isterlerse bu şemsiyeyi de o güneşli gökyüzünün bir tarafında bir kara buluta benzetebilir. Şu kadar ki o zaman benzetmenin arz edeceği hayal tersine döner; çünkü bulut, gökyüzünün içinde olması gerekirken gökyüzü bulutun içine girmiş olur.

Sarışın hanımın yaşından söz etmedik; çünkü bilmiyoruz. Dişlerini tarif etmedik; çünkü göremedik; fakat tahminimizce nazenin, olsa olsa yirmi yaşını henüz bitirmiş olmalı. Dişler de elbette iki dizi incidir. Buna eşlik eden hanıma gelince: Bu, ötekinden uzun boylu, ötekinden enli, ötekinden yaşlı, hem de çok yaşlı; mavi gözlü, esmer yüzlü; fakat canlı canlı yürüyüşüne göre pek dinç; çok konuşmasına, şakayı çok sevmesine, sürekli gülmesine bakılırsa pek neşeli; yanlarından gelen geçenlere bir şey söyleyecekmiş gibi dikkatli dikkatli bakmasından da rahat olduğu, sanki Kalpakçılarbaşı’ndaki dükkânlardan çokça alışveriş etmiş olduğunu düşündüren bir hanımdı.

Siyaha yakın koyu yeşil canfesten15 feracesine söz yoksa da bunun arka eteğini daima sağ eliyle tutup kaldırmasında pek de zarafet yoktu. Karamandoladan16 potinleri eski değilse de yürürken feracenin etekleri epey kalktığından o potinlerin üst tarafından pamuktan yapılmış beyaz çorapların görünüşü pek güzel gelmiyordu. Sol elindeki beyaz şemsiye, ipekli gibi parlıyorsa da büküm yerlerinin bir parçacık sararmış olması o kadar hoş görünmüyordu. Kalınca yaşmağı o yaşta bir hanım için pek uygunsa da bu yaşmağın çenesinden aşağıya doğru ara sıra düşmesi hiç de sevilir şey değildi. Bununla birlikte, bu iki hanımın birbirlerine eşlik etmesi, aşırılığa kaçmayı oldukça önleyerek güzel bir manzara ortaya çıkarıyordu. Sarışın hanım, meselâ bir sarı gül, diğeri ise o güle bağlanmış bir mazı17 dalıydı ya da sarışın hanım, çiçek açmış nazik bir fidan, yanındaki ise o fidanın düzgün olmayan bir gölgesiydi ya da sarışın hanım parlak bir güneş, öbürü ise o güneşin yanından ayrılmaz, o güneşi daha parlak göstermekle beraber kendisi de hoş görünen kara bir buluttu.