Читать книгу «Zor İş» онлайн полностью📖 — Rahmi Ali — MyBook.
image

Tam, beş kızı vardı Yunus Dayı’nın. Sokağa açılan hanay pencerelerinden çoğu kez hafif darbuka ve türkü sesleri gelirdi. Yaz gelir, Yunus Dayı’nın haremine bağ bozanlar dolusu tütün taşınırdı… Serin saçağın altına dökülürdü sarı kehribar gibi tütünler… Komşu kızlar da çoğu kez kendi tütünlerini orada dizerlerdi. Neydi o gülüşler, cümbüşler… Yunus Dayı’nın evde olmadığı günler eski gramofonu iki kız hanaydan indirir, tütün dizilen yere, en küçük kızın yanına yerleştirirlerdi. Küçük kız hemen kalkar, plâkları getirirdi. Plâk özenle yerleştirilir, hafif bir cızırtıdan sonra biraz keskin, ama oldukça tatlı bir kadın sesi duyulurdu…” Yanıyor mu yeşil köşkün lambası yâr…” Nesibe hala sabahları erken kalkar, kuşluk vaktine kadar yayık döverdi. Bir de sık sık fırın kızdırırdı. Has undan yapılmış taze ekmek kokusu iştahımızı açardı… Birazdan, Nesibe hala, üzerlerine tereyağı sürülmüş taze, sıcacık ekmek dilimleri ile yanımıza gelirdi. “Alın, kızanım,” derdi. “Taze, sıcacık…”

Büyük kızın adı Cahide’ydi. O aileden aklımda kalan, en ön sıralarda yer alan bir ad… Uzun boylu, siyah saçlı, güzel, zeki bakışlı gözleri olan bir kız… En çok onu severdim kızların içinde, en çok da ondan utanırdım. Onların saçağında tütün dizen ablamı bir iş için çağırmağa gittiğimde onun zeki, aynı zamanda sevecen bakışlarıyla karşılaşırdım. Ablam, kendisini herhangi bir iş için çağıracağımı anladığı için bana döner, “Ne var gene!” diye sertçe çıkışırdı. “Hiç rahat bırakmayacak mısın beni…” Cahide Abla araya girerdi hemen. Gülümseyerek, “Yooo,” derdi. “Ona öyle sert davranamazsın. O benim yavuklum…” Utancımdan kıpkırmızı olurdum. Yine de Cahide Abla’nın bu sözleri oldukça hoşuma giderdi.

Kış geceleri, geç saatlere kadar pastal yapılırdı. Kimi geceler, omuzlarına asılı tavlı sırıklarla Yunus Dayı’nın beş kızı bizim avluda bitiverirlerdi. Haremde sesler… Gülmeler… Doğruca, mutfağın bitişiğindeki pastal odasına geçirirdi ablam onları. Babam bir köşede tonga ile uğraşırdı. Sarma sigarası her zaman ağzında… Onların rahatça yerleşebilmeleri için babam, yerden öteberiyi toplamaya çalışırdı. Bir yandan da kendilerine iyilik-hoşluk sorardı. Bu arada Cahide’nin şaka dolu sesi işitilirdi. “Hadi bakalım Lâtif Ağa, bu oda bu akşam ancak bize kadar. Babam biraz önce çıktı kahveye. Lâtif Ağa’na söyle, kahveye çıkarsa, kendisine okkalı bir kahve ısmarlarım, diye selâm söyledi. Tongayı, göbeli de merak etme. Onları biz yaparız.” Kırlaşmış bıyıkları gülerdi babamın. Usul usul yerinden kalkardı. İçerde gülüş… Cümbüş… Ben, mutfak kapısının ardındaki kilimin üstünde yüzükoyun uzanmış halde okul ödevlerimi hazırlardım. Kendi aralarında neler anlatırlardı, neler konuşurlardı; hatırlamıyorum. Kimi geceler tavlı sırıklar erken biter, kendi aralarında çeşitli oyunlar oynarlardı. Bazen de bir darbuka alırlardı komşu kızların birinden… Darbukayı en küçük kız çalardı. Kimi geceler Cahide’nin sesi gelirdi kulağıma… “Hani benim yavuklum…” derdi. “Ortalıkta görünmüyor. Özledim kendisini…” İçime bir sıkıntı düşerdi. Korku ile sevinç arası bir sıkıntı… Birazdan yanıma gelirdi Cahide Abla. Ağır ağır yanıma uzanırdı. Bir avucunu çenesine dayar, yazdığım yazılara bakardı. İçerdekilerin duyabileceği bir tonla konuşurdu. “Ah, ne güzel, ne güzel… Gelin de görün bak. Benim yavuklum ne güzel şeyler yapıyor” derdi. Aslında, onun, yanıma gelip uzanması, saçlarının, yüzünün yüzüme değmesi hoşuma giderdi. Tatlı bir rahatsızlıktı duyduğum. Ama aramızdaki bu dostluğu ciddiye almaz bir tavırla dışarıya, başkalarına açması hiç hoşuma gitmezdi. Kendisini incitmeyecek şekilde iterdim yanımdan. Sesim çıkmazdı hiç. Sanki dilim tutulurdu. O gülerdi… “Ayıp,” derdi. “İnsan sevgilisini iter mi… Hadi gel barışalım…” Kollarıyla sarardı beni, iyice göğsüne bastırırdı. Yumuşak göğüslerinin sıcaklığının tenime işlediğini duyardım. Yüzümü örten saçlarının kokusu beni tatlı, büyülü dünyalara götürürdü. Korkar mıydım?.. Belki evet, belki hayır… Çünkü onun kollarının arasından kurtulmak için çaba göstermezdim… Sinirlenir, ağlardım sadece… O, “Aşkolsun…” derdi. “Biz kendisini sevelim; o bize böyle davransın…” Sonra gülerek yandaki odaya geçerdi. “Çocuğu dersten de alıyoruz ya…” derdi. “Hoşuma gidiyor işte… Öyle, konuşmaması, büyük delikanlılar gibi utanması…”

Sonra, aradan yıllar geçti. Aralıklı yıllarla Yunus Dayı’nın evlerinin önüne üstleri örtülü alay arabaları geldi. Helvacılar, yeni, atlas feraceli kadınlara kozlu helva sattılar. Kastor potinli çocuklar mantar tabancalarını patlattılar. Davullar, zurnalar çalındı. Sofralar dolusu yemekler verildi. Genç kadınlar ve kızlar halaylar çektiler. Çeyiz arabalarına çeyizler yüklendi. Yunus Dayı’nın kızları gelinlikler içinde alay arabalarına bindiler. Arabaların ardından taslarla pirinçli sular atıldı. Küçük kızlarının dışında, ev boşaldı. O türküler, o gülüşler de… Çocuk gönlüm uzun süre bu acı boşluğun etkisinden kurtulamadı. Hele o, Cahide Abla’nın alay arabasına binmezden önceki el öpme, öptürme saati… O anın acısı, bugün bile içimde depreşmeye hazır… Helvacının yanında annem gelip bulmuştu beni. “Hadi” demişti. “Artık Cahide ablan gidiyor. Gidip elini öpmeyecek misin?” Birden sarsılmıştım… Korkularım, utanmalarım uçup gitmişti üstümden… Sadece ağır bir üzüntü yüklüydüm. Gittim. Hanayın altında küçük bir odada ayaktaydı Cahide Abla. Sırtında gelinliği… Başında beyaz bir duvak vardı. Gözleri şişmişti ağlamaktan… Yanında kadınlar vardı. Kendisine el öptüren kimi yaşlı adamlar… Bir ara göz göze geldik kendisiyle. Gözlerine yaşlar doldu yeniden. Oradan kaçmak geçti içimden. Sonra, ağır ağır yanına gittim. Bana elini uzattı. Güçlükle gülümsemeye çalıştı. Başımı okşadı… Birden boşandım. Beni kollarının arasına aldı. O da ağlıyordu. Hıçkırıklar arasında, “Oldu mu ya…” diyordu. “Erkekler ağlar mı? Ağlama… Ben yine geleceğim…” O gün, geç saatlere kadar ağlamalarım durmamıştı. Ablam, ikide bir başıma dikilir, “Hınzır,” derdi. “Ben giderken katiyen bu kadar ağlamazsın!..”

Bir de Deli Hasan… Mahallemizin unutulmayan bir kişisi… Nasıl bir adamdı Deli Hasan; şekli şemalı tam aklımda değil… Daha çok, onun yaptıklarını, tuhaf hareketlerini hatırlıyorum… Başında örme bir külâh; uzunca boylu, biraz kambur, dengesiz yürüyen ve olur olmaz şeylere durmadan gülen biri… Kimseye zararı dokunmayan… Onun bir adı da belki bu yüzden Zararsız Deli’ydi. Sabahları erken kalkmak huyuydu. Evin kapısından kuyuya kadar tek ayak üzerinde gidip gelirdi “körsülünceye” kadar… Kendisine gülenlere o da gülerdi. Büyük bir çemberi vardı. Bir öküz arabasının ön tekerinden çıkarılmış eski bir taban demiri. Cami Sokağı’nda bütün gün bir aşağı, bir yukarı çember çevirirdi. Camiye giden yaşlılar, “… Yeter artık be Hasan” derlerdi. “Yoruldun artık. Dinlen biraz…” Deli Hasan yaşlıların ardından bir süre sessizce bakar, sonra sesle gülmeğe başlardı. Biz çocuklarla arası iyiydi. Bizimle çukur topu, “gokti” oynardı. Hile yaptığımızı sezince somurtup bir köşeye çekilirdi. Sonra gider, onun gönlünü alır, tekrar oyunumuza katardık. Oyun içinde hele bir üstünlük sağlasın… O ne sevinmeler… Sevinçten durmadan ellerini çırpardı.

Deli Hasan’ın üstü başı her zaman temizdi. Kendisine mahalleli bakıyordu. Her şeyi tamam… Yemeğini de cami hocasıyla birlikte yerdi. Yani, o kendi dünyası içinde mutlu, biz de onunla birlikte mutluyduk. Ne mutlu, ne sevimli bir deliydi o… Çoğu kez uzaklardan bir gülme sesi gelirdi… Dakikalar süren… Babam kulak verirdi, ne oluyor diye. Annem, “Ne sesleniyorsun” derdi. “Deli Hasan’ın sesi… O gülüyor yine…”

Deli Hasan… Durmadan gülen adam… Niçin gülerdi, neye gülerdi; neye güldüğünü kendisi bilir miydi; merak ederdim hep… Sonra, onun, insanlar tarafından bu denli sevilmesine, korunmasına sevinirdim. Nasıl da severdik seni Deli Hasan… Bilmiyorum, gerçekten bizler tarafından sevildiğini biliyor, anlıyor muydun?.. Bunu bilmeni, anlamanı isterdim hep…

Satıcı Recep Amca’yı unutmak olası mı? Belki evlerde anne ve babalarımızı, onun varlığı biraz üzüyordu ama biz çocuklar, onu görünce bayram yapardık nerdeyse… Recep Amca’nın heybesindeki o iki büyük sepette neler yoktu ki… Leblebi şekerleri, kuru incir, horozlu şeker, keçiboynuzu ve kuru üzüm… Kimi kez, susamlı helva bile getirdiği olurdu… Onu kasaba yolundan mahalleye saparken görür görmez doğru evlere koşardık. Kimimiz folluklara, kimimiz de anne ve babalarımıza… “Baba, Satıcı Recep Amca geliyor” der demez, babam sanki kendi kendine söylenirdi. “Şu Recep de… Başka iş bulamıyor mu da gelip azdırıyor çocukları?” Annem, “Ne yapsın adamcağız” derdi. “Ona geçinmek lâzım değil mi.. Adamın bir çizim tarlası yok… O da boğazına bakmak için bir şeyler yapacak elbet…” Babam, bana para vermemek için bir sürü dil dökerdi. Sonra, elime birkaç drahmi verip, “Al bakalım” derdi. “Ama olur olmaz şey alma…” Koşarak giderdim. Ardından, diğer çocuklar da çıkışırlardı evlerden. Recep Amca’nın gözlerinin içi gülerdi…

–Recep Amca, bana bu parayla kuru incir ver…

–Bana bir horozlu şeker Recep Amca…

–Bana da kuru üzümle leblebi…

“Durun, acele etmeyin” derdi Recep Amca… Çocukların getirdiği yumurtaları kontrol ederdi… “Sakın bunların içinde piliç olmasın” diye takılırdı.

Kuru incirleri alınca eve doğru giderdim. Kapımızın önünde konuşan büyük kızlar bulunurdu. İçlerinden biri, “Bize yok mu” diye takılırdı. Cahide Abla’nın uzun parmaklı beyaz eli kese kâğıdına uzanırdı. “Bu kese kâğıdından ancak benim bir incir almağa hakkım var” derdi. Diğer kızlar gülümserken o, aldığı incirin bir kıyısından azıcık ısırır, tatlı tatlı, gözlerimin içine bakardı. “Bana kızmıyorsun, değil mi…” derdi. Sonra yavaşça yaklaşır, kıyısından ısırılmış inciri benim ağzıma verirdi. Hayret; hiç sesim çıkmazdı. Ve bu yediğim incirin tadını diğer incirlerde bulamazdım.

Şimdi yıllar geçti aradan… Bambaşka dünyalar, bambaşka bir mekân içindeyim. Televizyonlar, filmler, yarı çıplak mankenlerin defileleri, ulu orta pazarlanan uzun boylu, boyalı kadınlar, ekran dolusu kadın göğüsleri, etli edepsiz şarkılar… Aşkı kirleten sözde aşklar… Bunları görüyor da, eski günlerin, o temiz, içten duygularla dolu tadını nasıl arıyorum. Bütün bunlar, bana, anlık, ömürleri kısa, geçici zevklermiş gibi geliyor. Yılların geçmesinden kaynaklanan bir durum mu bu; bilemiyorum. Ama o eski güzelliklerin, o eski hüzünlerin de bir daha geri döneceğini sanmıyorum… Hepsi dağılıp gittiler işte… Ne Makbule Teyze, ne Deli Hasan, ne annem, ne babam… Cahide abla şimdi nerededir, ne yapar; bilmiyorum. Bir ara, Yalova’da olduğunu duymuştum. Birkaç kez Yalova’ya gittim, ama kendisini görmek istemedim. O eski utansak günlerimi düşünerek… Belki de asıl neden bu değildi. O eski günlerin tadını, büyüsünü bozmak istemiyordum belki…

Şu anda yine mutluyum. Yunus dayıların hanayından tatlı şarkı sesleri geliyor. Kapı önlerinde kızlar, gülüp şakalaşıyorlar. Makbule Teyze, güneşli bir hıdrellez günü, yüzünde binlerce gülüş, mahallenin kızlarını salıncakta sallıyor… Ve Cahide Abla’nın o kadife yumuşaklığındaki sesini duyar gibi oluyorum: “Benim utansak yavuklum… Benim utansak yavuklum…”