Читать книгу «Zor İş» онлайн полностью📖 — Rahmi Ali — MyBook.
image

ELENİ’NİN GÖZYAŞLARI

Unutamadığım insanlardan biri de hiç kuşkusuz Eleni’ydi. Her zaman güzel elbiseler giyen, bembeyaz kolları, dalgalı saçları, gülümserken yanakları tatlı tatlı çukurlaşan bir kadın. Aklımda öyle kalmış.

Ne zaman gelip yerleşmişlerdi köyümüze, tam olarak bilemiyorum. Bu konu, aslında pek önemli de değil benim için. Benim için önemli olan, Eleni’nin ben de bıraktığı olumlu izlenimler, güzel anılar; biraz da onun kimi talihsizlikler karşısında duyduğu üzüntülerin bende bıraktığı derin izler… Yoksa öyle olmasa, Bayan Eleni’den böyle uzun boylu söz etme gereğini niçin duymuş olayım?

Eleni o yıllarda otuz-otuz beş yaşlarında bir kadın olmalıydı. Bunu, o günlerde kimi kadın ve erkeklerin konuşmalarından edindiğim izlenimlerden çıkarıyordum. Kendim on yaşlarında var mıydım; bilemiyorum. Belki daha fazla da olabilirdim. O yıllarda ilkokula gittiğimi, sınıf arkadaşlarımızla evlerde deney çalışmaları yaptığımızı çok iyi hatırlıyorum. Beşinci veya altıncı sınıf öğrencisi olabilirdim.

Eleni, kocası ve kızıyla okulumuzun bir odasında kalıyordu. Geçici bir konaklamaydı bu. İş gereği. Kocası bir inşaat şirketinde ustabaşıydı. Köyümüzün içinden geçen çayda çok taş vardı. Bu taşlar kırılıp hazırlanıyor, yapı işlerinde kullanılmak üzere gerekli yerlere kamyonlarla taşınıyordu. Tüm bu işleri Eleni’nin kocası yürütüyordu. Eleni ve kocasıyla yakınlığımızın bir nedeni vardı elbet. Çayın içindeki taşları, o tonlarca ağırlıktaki taşları babamla birkaç arkadaşı kırıp hazırlıyor, kamyonlara yükletiyorlardı. Ben de kimi kez orada, onların yanında bulunuyor, kamyon şoförlerinden birinin yanına oturup o yıllarda benim için çok uzakmış gibi görünen yerleşim yerlerine gidiyordum. Öyle sanıyorum, Rum öğretmenimiz Kalyopi’nin dışındaki Rumlarla yakın tanışmamız da o günlerde başlıyordu.

Aradan o kadar zaman geçmiş ki… Eleni bende, sadece güzel, tatlı tatlı gülümseyen sıcakkanlı bir kadın olarak kalmış. Diğer ayrıntıları hatırlamam olanaksız. Eğer kimi ayrıntılardan söz ediyorsam, onlar gerçekleri değil de, benim özlem ve istençlerimi yansıtabilirler. Onu öyle hatırlamak istiyorum. Hep öyle olmasını, öyle tatlı tatlı gülümsemesini istiyorum. Ne yazık ki bu dileğim yerine gelmedi. Eleni’nin durumu bende öyle bir düş kırıklığı yarattı ki, uzun süre kendimi şaşkınlıktan kurtaramadım. Böyle bir kadın, Eleni gibi bir kadın nasıl olur da bu kadar gözyaşı dökerdi. Nasıl, öyle bütün gün ağlardı…

Oysa o, akşamüstleri, bizim oyun alanımızın karşısında çamaşır sererken, küçük kızıyla el ele tutunarak yürüyüş yaparken ne kadar mutlu görünüyordu. Eleni’ye öyle alışmıştım ki, oyun oynadığımız sırada bile onun dışarıya çıkıp çamaşır asmasını, ya da bir hasır sandalyeye oturup dantel örmesini, ara sıra başını kaldırıp bizim oyunumuzu gülümseyerek seyretmesini istiyordum. Gerçi o, çoğu kez bizi seyrediyordu, ama bir yandan da bizim yaşlarımızdaki kızına üzüntüyle bakıyordu. Sarı saçlı, dolgun bir kızları vardı. Daha ilk günlerde babam, hastalıklı bir kızları olduğunu söylemişti. Kızcağız konuşamıyor, konuşmak isterken zorlanıyor, çığlığa benzer sesler çıkarıyordu. Yürürken de savgaşıyordu. Hayret!.. Hiç birimizin bu hastalıklı çocuğa alaylı bir tek bakış attığımızı hatırlamıyorum. Ben, öyle sanıyorum; biraz da babamın bu konuda anlattıklarından etkilenmiş olarak bu kızcağıza çok acıyordum.

Eleni’nin kaldığı odaya birkaç kez gittiğimi hatırlıyorum. Belki kendisine bir haber vermek, ya da herhangi bir iş için. Odasında neler vardı; pek hatırlamıyorum. Net olarak hatırladığım tek şey, içerde bir masa ve sandalyelerin olmasıydı. Masanın üstünde bembeyaz bir örtü… Cam bir bardağın içinde güzel güzel kır çiçekleri. Öyle hoşuma gitmişti ki bütün bunlar… O akşam babama, biz de eve bir masa alalım, diye tutturmuş gitmiştim. Babam herhalde beni kırmamak için, biraz büyü, onlarınkinden daha büyük bir masa alacağız, demişti. Babamın bu sözü beni o kadar sevindirmişti ki, bu sevincimi bugün bile unutamıyorum. Eleni’nin bir de resim yapma merakı vardı. Evli, çamaşır yıkayan, yemek yapan bir kadının, eline kalem ve boyaları alıp resim yapması beni biraz şaşırtıyordu ama doğrusu, o resimleri seyretmek, Eleni’nin kalem ve boyalarla çalışmasını görmek de oldukça hoşuma gidiyordu. Kendisini hayranlıkla seyrediyordum uzun süre. O, kimi kez fırçayı elime vermek istiyor, bu arada tatlı tatlı gülümsüyordu. Şimdi birileri çıkıp, peki, Eleni seninle Türkçe mi konuşuyordu, Rumca mı, dese, bunu gerçekten hatırlamıyorum. Ama anlaşıp gidiyorduk. O yıllarda Rumca bilmiyordum ki, benimle Rumca anlaşabilsin. Eleni’nin yaptığı resimler Türkçe okuma kitaplarımızdaki resimler kadar güzeldi. Kimi resimleri bugün bile aklımda. Güzel bir ev resmi, çizgi oynayan çocuklar, eski bir su değirmeni; bir de bizim köyün camisi. Çocukluk işte. Eleni’nin, bizim caminin resmini yapması kendisine iyice ısındırmıştı beni. Onu daha cana yakın bulmuştum. Kendimi Eleni’ye hayranlıkla bakmaktan alamıyordum. Güzel elbisesi, çıplak kolları, pırıl pırıl saçları… Bir gün yine böyle bir anda gelip saçlarımı okşadı benim. Gülümsedi, iyice gözlerimin içine baktı. Sen okumalısın, dedi. Muhakkak okumalısın. Sonra gitti, bizi korkulu ve şaşkın gözlerle seyreden kızının saçlarını okşadı. Kız, çığlığa benzer sesler çıkardı. Gülmek istedi, gülmesi ağlamaya dönüştü. Baktım; Eleni ağlıyordu. Yanaklarına aşağı süzülen yaşlar. Bir anlam veremedim Eleni’nin bu ağlayışına o zamanki çocuk aklımla. Ben, Eleni hiçbir zaman ağlamaz sanıyordum. Eleni’yi ağlarken görmek… Oysa Eleni daha ne gözyaşları dökecekti. Yazık… Çok yazık…

Eleni’nin kocası da çok iyi biriydi. İliya. İriyarı, yakışıklı bir adam… Oldukça ciddi bir görünüşü vardı. Kimsenin eğrisinde doğrusunda olmayan biri… Kendi işine bakıyordu sadece. Babam kendisinden son derece memnundu. Evde kendisinden söz açıldığında sık sık şöyle dediğini hatırlıyorum: “Çok iyi adam… Çok iyi de; şu içkiyi de içmese…” Sözü tam burada kesiyordu ama sanki bu içki içme olayının kimi kötü durumlara neden olabileceğini, ya da olduğunu söylemek ister gibiydi. Yani, babam öyle konuşuyordu ki, elinden gelse yine İliya’nın iyiliği için o içkiyi kendisine zorla bıraktıracaktı. İliya’nın da babamı ne kadar sevdiğini yıllar sonra bir kez daha anladım. Bir dostumu ziyaret etmek için Şişmanoğlu Devlet Hastanesi’ne gitmiştim. Koğuşta bir sürü hasta. Kapının yanındaki divanda yaşlı biri yatıyordu. Bana: “Sen Çepelli’den misin” dedi. Türkçe konuşuyordu. Ben de kendisine Türkçe, “Evet” dedim. “Çepelli’de bir Taşçı Ali Aga vardı. Onu bilir misin” dedi. Birden duraksadım. Heyecanlanmıştım. Kendisinin İliya olduğunu anlamıştım. “Taşçı Ali Aga benim babamdı,” dedim. “Ne yazık kendisini beş yıl önce yitirdik…” İliya bir an sustu… Gözleri yaşardı.... Dalıp gitti bir an. Onun o eski günlere gittiğini sanıyordum. Derin bir iç geçirdi, gözlerini kuruladı. “Baban çok iyi bir adamdı” dedi. “En iyi dostumdu benim. Senin baban olduğu için söylemiyorum. Bizim Rumlardan öyle bir dostum olmadı. Rahmetli anam ne kadar haklıymış. Bana, bak çocuğum, derdi. Bir Türk’le dost oldun mu korkma. Gerçek dost Türk’ten olur…” Sonra ekledi: “Sen bilmezsin belki. Benim anam da Bursalıydı…” Yeniden sustu. “Evet” dedi. “Baban çok iyi bir adamdı. Son yıllara kadar, Gümülcine’ye geldiğinde ara sıra görüşüyorduk. Sen ne yaptın, okulu bitirdin mi?” Evet, dedim. “Baban senin okumanı isterdi çok.”

İliya’yı son görüşüm olmuştu bu. O gün hastaneden çıktıktan sonra yıllar öncesi Çepelli’deki ustabaşı İliya’yı ve Eleni’yi düşündüm uzun süre. Hiç hakkım olmadığı halde İliya’ya karşı duymuş olduğum öfkemi anımsadım. Bir akşam babam eve geç gelmişti. Neşesi kırıktı. Hep bir şeyler demeye çalışıyordu bize; bir türlü de söylemek istemiyordu. En sonunda: “Hep demez miydim ben…” dedi. “İliya içmese ya şu meret içkiyi… İçince böyle olur işte. Dövmüş karıyı, her yanını çürük içinde bırakmış. Sanki kızcağızın öyle doğması Eleni’nin kabahatiymiş gibi… Allah tarafından işte…”

O gece üzüntüden sabaha kadar uyuyamamış babam. Sabahleyin evdekiler söylemişlerdi. O gün ilk kez ben de kızmıştım İliya’ya, Eleni’yi dövdüğü için. Ve buna hakkım olduğuna da iyice inanmıştım.

Bu olaydan sonra, İliya ile Eleni’nin sık sık kavga ettikleri söylendi köyde. Kavganın nedenini kimse bilmiyordu. Babamdan başka. Aslında, bunu öğrenmeyi de kimse istemiyordu. Ancak hemen herkes böyle tatsız bir olaydan üzüntü duyuyordu. Gül gibi geçinip giden bir aileye ne oldu böyle, diyordu insanlar. Herkes de her şeyin yine eskisi gibi olmasını istiyordu. En çok da ben… Eleni yine o güzel elbiseleriyle okulun bahçesinde dolaşsın istiyordum. Daha çok Eleni’yi sevindireceği için kızının konuşabilmesi için Allah’a dua ediyordum. Eleni neşelensin, güzel güzel resimler yapsın, onları duvara asıp karşıya geçsin, saatlerce onlara baksın. Beni görünce gülümsesin yine, hüzünlü de olsa saçlarımı okşasın. Kırlara gidip çiçekler toplasın. Bunları yine bir bardağın içine koyup beyaz örtülü masanın üstüne koysun…

Ne yazık ki o olaydan sonra Eleni günlerce görünmedi dışarıda. O tek odanın içine kapandı kaldı. Kızı Rula’yı -aklımda öyle kalmış adı- annesine götürmüş, diye söylentiler dolaştı. İliya akşam sabah iyice içkiye verdi kendini. Sonunda olan oldu… Bir akşam babam yine telâşlı telâşlı eve geldi. “Siz yatıp uyuyun” dedi. “İliya yine karısını fena halde dövmüş. Gidip bir bakayım. İş daha da kötüye varmadan belki bir şeyler yapabiliriz…”

O gece, hep kötü bir şey olacakmış, gibime geldi. Zor uyku girdi gözlerime. Sabahleyin babamı yine pek neşesiz gördüm. Hayvanlara sabah sabah yiyecek verdi. Arabanın somunlarını gevşetip dingilleri yağladı. Evden eski bir kilim, bir de pösteki aldı, arabanın tahta döşemesine serdi. Bana, hadi sen de giyin, dedi. Bugün İliya’nın karısını kasabaya götüreceğiz. Başka zamanlar kasabaya gitmeye o kadar meraklı olduğum halde gidip isteksiz isteksiz giyindim. Babam arabayı koşmuştu bile. Biraz sonra yine o güzel elbisesiyle Eleni bizim kapıya doğru geldi. Başında bir eşarp vardı. Başı öne eğikti hep. Ağlamaktan gözleri şişmiş, kızarmıştı. Bizi görünce gözlerinden yine yaşlar boşandı. Sessiz. Hiç bir şey diyemedik Eleni’ye. Ne babam, ne de ben. Öyle sustuk hep. Ne diyebilirdik ki… Eleni arabaya bindi, kilimin üstüne oturdu. Babam öne, pöstekinin üstüne. Ben babamın yanına geçtim. Ara sıra Eleni’den yana bakmak istiyordum. Onun bakışları yerdeydi hep. Kilimin üstündeki şekillere bakıyor gibiydi. Gözlerinden yaşlar akıyordu durmadan. Öyle, hiç konuşmadan vardık kasabaya. O güne kadar hiç uğramadığımız sokaklardan geçtik. Kesme taşlar döşenmişti sokaklara. Sonunda oldukça dar bir sokağa girdik. Babam arabadan indi, inekleri yedeğine aldı. Biraz ilerledikten sonra yeşil boyalı bir kapının önünde durduk. Eleni arabadan indi, elindeki bir anahtarla kapıyı açtı. Onun ardından biz de içeriye girdik. Eleni evin kapısını açar açmaz yeniden ağlamağa başladı. Babamla ikisi büyücek bir sandığı dışarı çıkarıp arabanın arka kısmına yerleştirdiler. Ara sıra gözlerim Eleni’ye kayıyordu. Onun gözlerinde yaşlar… Dolapları karıştırıyor, bazı eşyaları bir kenara ayırıyordu. Bir ara gitti, duvara asılı bir fotoğrafın karşısında durdu. O anda babam dışarıya çıkmıştı. Eleni uzun süre durdu bu fotoğrafın karşısında. Elimde olmadan Eleni’ye doğru yaklaşmıştım. Duvardaki fotoğraf, Eleni’nin gelinlik fotoğrafıydı. Yanak yanağa idiler İliya ile. Eleni, incecik, dal gibi bir kadınmış o zaman. İliya da öyle. İliya’nın boynunda bir kravat. Eleni beni yanında görünce o pamuk gibi elleriyle saçlarımı okşadı, gülümsemeğe çalıştı, sonra birden boşandı, hıçkırarak ağlamağa başladı. Onun böyle ağladığını görünce ben de dayanamadım, benim de gözlerime yaşlar doldu. Babam dışarıda, merdivenlerde öyle sessiz duruyordu. Daha sonra Eleni’nin komşularından iki Türk kadın geldi, Eleni’ye sarılıp ağlaştılar. Bir şeyler konuştular mı, konuşmadılar mı, pek hatırlamıyorum. Sonra hep birlikte bazı eşyaları arabaya taşıdılar. Ardından Eleni kapıları kilitledi. Arabaya, eşyaların arasına binip oturduk. Araba biraz ilerledikten sonra bazı kapılardan meraklı kadın başları uzandı. Kulağıma Türkçe, Rumca sesler geldi uzaktan. Türkçe söylenen şu sözleri Eleni işitmiş miydi acaba: “… Ne talihsiz kadınmış şu bizim Eleni. Kızının üzüntüsü… Şimdi de kocasından çektikleri…” Eleni durmadan gözyaşlarını kuruluyordu.

Araba dar sokaklardan geçiyor, babam kimi yerlerde inip hayvanları yularlarından çekiyordu. Bir ara toprak bir yola girdik. Az sonra, içinde tek katlı bir ev bulunan geniş bir bahçenin içine doğru ilerledik. Evin önünde yaşlı iki kadın, bir de erkek vardı. Az ötede bir dolap beygiri ağır ağır durmadan dönüyordu. O yaşlı insanların evin önünde ne yaptıklarını şimdi hatırlamıyorum. Ancak bizi görür görmez o telâşlanmalarını hiç unutamam. Önce yaşlı kadınlardan biri sesle ağlamağa başladı. Yaşlı adam ağır ağır kalktı yerinden. Arabaya doğru geldiler. Eleni arabadan indi. Yaşlı kadına sarıldı. Öyle kaldılar dakikalarca. Yaşlı adamın bir kasanın üstüne oturup başını ellerinin arasına aldığını, öyle, uzun süre kaldığını hatırlıyorum.

Sonra, gidiş o gidiş… Eleni’yi bir daha göremedim. Ara sıra kendilerinden haber alıyorduk. Kızları oldukça büyümüş, ama durumu hep aynıymış. Bir ara babam kasabadan çok sevindirici bir haberle geldi. Eleni ile İliya yeniden bir araya gelmişler. Bu habere köyde herkes sevindi. Benim sevincimse daha çok… Derken bir haber, acı bir haber geldi ardından: “Eleni ölmüş!..” Babam haberi getirdiğinde oldukça üzüntülüydü. “Yazık” dedi. “Daha çok gençti… İyi bir kadındı da… Çok yazık oldu…”

Eleni ölmüş, gitmişti artık. Olanlar olmuştu. Şimdi, onu istediğim şekilde düşünmeğe hakkım var. Onu, gözleri yaşlı tutmak istemiyorum. O yine eskisi gibi güzel. Dinç, akıllı. İnsanları seviyor. Aklında güzel şeyler. İliya ile evli. Yine bir kızları var. Rula. Güzel, sağlıklı bir kız. Nasıl da tatlı konuşuyor. Eleni’nin ağzında neşeli şarkılar. Bir yortu günü ne kadar ciddiyse, bir düğünde o kadar şen. İliya ile birlikte gezip tozuyorlar. Kızları Rula gidip boyunlarına sarılıyor. Ben sizi seviyorum, diyor. Unutun o eski günleri. Bakın, ben hasta değilim. Eleni kızını kucaklayıp kaldırıyor havaya. İliya ikisine birden sarılıyor…

Sonra bir gülüş oluyor Eleni. Tatlı bir gülüş. Gelip kulağıma fısıldıyor: “Sen ne iyisin” diyor. “Hatırlıyor musun; sen okumalısın, diyordum sana. Bak okumuşsun. Ne kadar sevindim bilsen. Annem Türkleri çok severdi. Ben de öyle…”

Ya ben Eleni, ben seni az mı seviyordum…

Ekim 1995