Читать книгу «Kehanet Gecesi» онлайн полностью📖 — Пола Остера — MyBook.
image
cover















Dolmakalemime yeni bir mürekkep kartuşu yerleştirdim, defterin ilk sayfasını açtım ve en üstteki satıra baktım. Nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Bu girişimimin amacı özel bir şey yazmak değil, yazma yeteneğine hâlâ sahip olduğumu kendime kanıtlamaktı; bunun da anlamı, bir şeyler yazabildiğim sürece ne yazdığımın önemi olmadığıydı. Ne yazsam olurdu, herhangi bir cümle yeterliydi, yine de o deftere yazdığım ilk satırların aptalca şeyler olmasını istemiyordum; böylece sayfadaki küçük karelere, beyaz kâğıdı enlemesine ve boylamasına kateden ve o beyazlığı minik, birbirinin eşi kutulardan oluşan bir araziye çeviren sıra sıra açık mavi çizgilere bakarak zaman geçirdim; düşüncelerim o ince çizgili alanlara girip çıkarken birkaç hafta önce arkadaşım John Trause ile yaptığım bir konuşmayı hatırladım. Birlikteyken kitaplardan pek söz etmezdik, ama o gün John bana gençken hayranı olduğu romancılardan bazılarının kitaplarını yeniden okuduğunu söyledi; bu kişilerin yapıtlarının zamana karşı koyup koyamadığını merak ediyordu, aynı zamanda yirmi yaşındayken yaptığı değerlendirmelerin bugün için de, neredeyse yolun yarısına gelmişken geçerli olup olmadığını bilmek istiyordu. On tane yazara değindi, yirmi yazara, Faulkner ve Fitzgerald’dan Dostoyevski’ye ve Flaubert’e kadar herkese sıra geldi, ama aklımdan hiç çıkmayan ve şimdi, önümde açık duran mavi defterle çalışma masamda oturduğum sırada aklıma gelen, konunun dışına çıkarak Dashiell Hammett’in kitaplarından birindeki bir anekdotla ilgili söylediği şey oldu. “Bunun bir yerinde bir roman gizli,” demişti John. “Bunu kendim yapmayı isteyemeyecek kadar yaşlıyım artık, ama senin gibi genç bir punk bunu gerçekten işleyebilir, iyi bir iş çıkarabilir. Müthiş bir malzeme. Yapacağın tek şey, bundan bir hikâye çıkarmak.”[2]

Malta Şahini’nin yedinci bölümündeki Flitcraft olayından söz ediyordu John, Sam Spade’in, Brigid O’Shaughnessy’ye, hayatından çıkıp giden ve bir daha görünmeyen adamdan söz ettiği tuhaf olay. Flitcraft, tam anlamıyla beylik bir adam, bir koca, bir baba, başarılı bir işadamı, yakınacak bir şeyi olmayan biri. Bir gün öğle yemeğine giderken bir binanın onuncu katındaki bir inşaattan bir kalas düşüyor ve onun başına çarpmasına ramak kalıyor. Birkaç santim yana gelse Flitcraft paramparça olacak, ama kalas ıska geçiyor, kaldırıma çarpınca kopup fırlayan bir taş parçasının yüzüne rastlaması dışında Flitcraft yara bere almadan oradan uzaklaşıyor. Ucuz kurtulsa da sarsılıyor adam ve bu olayı kafasından çıkarıp atamıyor. Hammett’in dediği gibi: ‘Sanki biri, hayatın kapağını kaldırıp ona içindeki mekanizmayı göstermişti.’ Flitcraft, dünyanın sandığı gibi huzurlu ve düzenli bir yer olmadığını anlar, başından beri dünyayı yanlış tanımış, hatta hiç anlamamış olduğunu fark eder. Dünyayı rastlantılar yönetmektedir. Ömrümüzün her günü rastlantılarla kuşatılmıştır, her an ölebiliriz, hem de hiçbir neden olmadan. Flitcraft yemeğini bitirdiğinde, bu tahrip edici güce boyun eğmekten başka seçeneği olmadığına karar verir, anlamsız, gelişigüzel bir hareketle kendini yadsıyıp hayatını silip atacaktır. Âdeta ateşe ateşle karşılık verecektir, masadan kalkar, eve dönüp ailesiyle vedalaşmak zahmetine katlanmadan, hatta bankadan para bile çekmeden başka bir kente gider ve yepyeni bir hayata başlar.

İki hafta önce John’la bu bölüm üzerinde tartışmamızdan beri bu öyküyü ayrıntılarıyla anlatmaya kalkışmak isteyebileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Bunun iyi bir malzeme olduğunda onunla hemfikirdim; iyiydi, çünkü hepimiz bir yerde yaşadığımız hayatı bırakmayı düşünmüşüzdür; iyiydi, çünkü şu ya da bu zamanda hepimiz bir başkası olmayı istemişizdir; ancak hemfikir olmam düşüncemi gerçekleştirmek istediğim anlamına gelmiyordu. Ama o sabah, neredeyse dokuz aydır ilk kez çalışma masamda oturmuş yeni satın aldığım deftere bakarken, beni sıkıntıya sokmayacak ve cesaretimi kırmayacak bir açılış cümlesi bulmaya çabalarken, şu eski Flitcraft olayını bir denemeye karar verdim. Bu düşüncem bir bahaneydi elbette, işe girişmek için bir yol arıyordum. Birkaç tane ilginç sayılabilecek fikir çiziktirebilirsem en azından başladım diyebilirdim, yirmi dakika sonra kalemi elimden bıraksam ve bir daha ona asla elimi sürmesem de. Böylece dolmakalemimin kapağını açtım, ucunu mavi defterin ilk sayfasının en üstündeki satıra değdirdim ve yazmaya başladım.

Sözcükler hızla döküldü kâğıda, akar gibi, görünüşte beni fazla zorlamadan. Bu bana şaşırtıcı geldi, ama elimi soldan sağa götürebildiğim sürece bir sonraki sözcük hep hazırda bekler gibiydi, kalemimin ucundan çıkmak için bekliyordu. Benim Flitcraft’ımın adı Nick Bowen’dı. Otuzlu yaşlarının ortasında olan bu adam, New York’ta büyük bir yayınevinde çalışıyordu, Eva adında bir karısı vardı. Hammett’in prototipinin örneğini izleyen Bowen, işinde mutlaka iyiydi, meslektaşları ona hayrandılar, para sorunu yoktu, mutlu bir evliliği vardı filan. Ya da sıradan bir gözlemciye böyle görünüyordu, ama benim anlattığım şekliyle hikâyemin başlangıcında Bowen bir süredir huzursuzdu. İşinden sıkılmıştı (bunu açıkça söylemeye yanaşmasa da), beş yıldır Eva’yla görece sağlam ve huzurlu bir birliktelik yürüttükten sonra evliliği tıkanma noktasına gelmişti (bu gerçekle yüzleşmeye de cesareti olmamıştı). Tomurcuklanan hoşnutsuzluğu üzerinde kafa yormak yerine Nick boş zamanlarını Tribeca’nın Desbrosses Sokağı’ndaki bir tamirhanede geçirmekte, evliliğinin üçüncü yılında satın aldığı ve şimdi bozuk olan Jaguar’ın motorunu yeniden adam etme konusundaki uzun vadeli projeyle meşgul olmaktadır. New York’un saygın bir yayınevinde üst düzeyde genç bir editördür ama aslında elleriyle çalışmaktan hoşlanmaktadır.

Hikâyenin başında, Bowen’ın masasında bir roman dosyası durmaktadır. Kehanet Gecesi gibi anlamlı bir ad taşıyan bu kısa romanın yazarı sözümona Sylvia Maxwell’dir, yirmili-otuzlu yılların sevilen bir romancısı olan bu kadın öleli neredeyse yirmi yıl olmuştur. Dosyayı gönderen ajans, bu kayıp romanın, Maxwell’in Jeremy Scott adında bir İngiliz’le Fransa’ya kaçtığı 1927 yılında tamamlandığını söylemiştir. Scott, dönemin sıradan bir sanatçısıdır, daha sonra İngiliz ve Amerikan filmlerinde dekor tasarımcısı olarak çalışmıştır. İkisi arasındaki ilişki on sekiz ay sürmüş, bitince de Sylvia Maxwell, romanını Scott’un yanında bırakarak New York’a dönmüştür. Scott romanı ölene kadar saklamış, hikâyemin başlamasından birkaç ay önce seksen yedi yaşında öldüğü zaman vasiyetinde, dosyayı Maxwell’in torunu olan Rosa Leightman adında genç bir Amerikalı kadına bıraktığına ilişkin bir madde olduğu görülmüştür. Ajansa romanı gönderen bu kadındır, başka kimse okumadan romanın Nick Bowen’a gönderilmesi konusunda kesin talimat veren de odur.

Paket bir cuma günü akşamüzeri ulaşır Nick’in masasına, Nick birkaç dakika önce hafta sonu tatiline çıkmıştır. Pazartesi sabahı işe geldiğinde dosya masasının üzerinde durmaktadır. Nick, Sylvia Maxwell’in öteki romanlarını hayranlıkla okumuştur, bu yüzden buna başlamak için can atar. Ancak daha ilk sayfayı çevirdiğinde telefonu çalar. Asistanı, Rosa Leightman’ın resepsiyonda olduğunu, kendisini birkaç dakikalığına görmek istediğini bildirir. İçeri gönder, der Nick ve romanın başlangıç cümlelerini (Savaş bitmek üzereydi, ama biz bunu bilmiyorduk. Hiçbir şey bilemeyecek kadar küçüktük, savaş her yerde olduğundan bilemezdik de…) henüz okuyamadan Sylvia Maxwell’in torunu kapıdan içeri girer. Üzerinde çok sade bir elbise vardır, neredeyse makyajsızdır, kısa kesilmiş saçları günün modasına uygun değildir, ama Nick onun yüzünü o kadar güzel, insanın içini acıtacak kadar genç ve savunmasız bulur, umudun ve katıksız insan enerjisinin simgesi olarak (birden düşünmüştür bunu) görür ki bir an soluksuz kalır. Ben de Grace’i ilk gördüğümde böyle olmuştum, beynime yediğim darbe beni hareketsiz bırakmıştı, soluk alamıyordum, bu yüzden bu duyguları Nick Bowen’a aktarmak ve öteki hikâyenin koşulları içinde hayal etmek hiç de güç gelmedi bana. Durumu daha da kolaylaştırmak için Rosa Leightman’a Grace’in bedenini vermeye karar verdim; dizindeki çocukluktan kalma yara izinden hafifçe yamuk sol kesici dişine ve çenesinin sağ tarafındaki lekeye kadar en küçük, en ince özelliklerini aktardım ona.[3]

Bowen’ı ise, özellikle kendime benzemeyen biri olarak yarattım, benim zıddımdı. Ben uzun boyluyum, bu yüzden Bowen’ı kısa boylu yaptım. Benim saçlarım kızılımsıdır, onunkilerse koyu kahve oldu. Ayakkabı numaram kırk beştir, Bowen’ınki kırk oldu. Onu bildiğim birine benzetmedim (en azından bilerek yapmadım bunu), ama onu zihnimde oluşturmayı tamamlayınca şaşırtıcı derecede gerçek göründü gözüme, neredeyse görebilecek gibiydim onu, sanki odaya girmiş ve yanıma gelmişti, elini omzuma koymuş masaya bakıyordu, yazdığım sözcükleri okuyordu… kendisine kalemimle hayat vermemi izliyordu.

Nick sonunda Rosa’ya oturmasını işaret eder, Rosa masanın karşı tarafındaki bir koltuğa oturur. Uzun bir süre duraksarlar. Nick yeniden soluk almaya başlamıştır, ama aklına söyleyecek hiçbir şey gelmez. Sessizliği bozan Rosa olur, hafta sonunda kitabı okuyup okumadığını sorar Nick’e. Hayır, der Nick, çok geç ulaşmış büroya. Benim elime ancak bu sabah geçti.

Rosa ferahlamış gibidir. Çok iyi, der, bu romanın bir kandırmaca olduğunu, büyükannem tarafından yazılmadığını söylüyorlar. Ben de emin olamadım, özgün elyazmasını incelesin diye bir elyazısı uzmanı tuttum. Raporu cumartesi günü geldi, müsveddenin gerçek olduğunu söylüyor. Bilin diye anlatıyorum bunu. Kehanet Gecesi’nin yazarı Sylvia Maxwell’dir.

Kitap hoşunuza gitti galiba, der Nick; Rosa da evet der, çok etkiledi beni. 1927’de yazıldıysa, der Nick, Yanan Ev ve Kurtuluş’tan sonra olmalı, ama Ağaçlı Manzara’dan öncedir, böylece bu onun üçüncü romanı oluyor. O sırada otuz yaşında bile değildi, değil mi?

Yirmi sekizdi, der Rosa. Şimdi benim olduğum yaşta.

On beş-yirmi dakika daha konuşurlar. Nick’in o sabah yapacak yüzlerce işi vardır, ama bir türlü kıza gitmesini söylemek gelmez içinden. Bu kızın öyle bir içtenlikli, aklı başında, dürüst hali vardır ki, Nick onu biraz daha seyredip varlığını dolu dolu özümsemek ister. Kız olağanüstü güzeldir, Nick buna karar verir, özellikle de kendisi güzelliğinin ve başkalarının üzerinde bıraktığı etkinin kesinlikle farkında olmadığı için. Önemli bir şey konuşmazlar. Nick, Rosa’nın, Sylvia Maxwell’in büyük oğlunun kızı olduğunu öğrenir (Maxwell’in tiyatro yönetmeni Stuart Leightman’la yaptığı ikinci evliliğinin meyvesidir bu oğul), Chicago’da doğup büyüdüğünü de. Nick ona, bu kitabın neden önce kendisine gönderilmesinde ısrar ettiğini sorduğunda kız ona yayıncılıktan hiç anlamadığını, ama yaşayan yazarlar içinde en çok Alice Lazarre’ı sevdiğini, Nick’in o yazarın editörü olduğunu öğrendiğinde büyükannesinin kitabını teslim edeceği kişinin o olduğuna karar verdiğini söyler. Nick gülümser. Alice’in hoşuna gidecek bu, der; birkaç dakika sonra Rosa gitmek üzere ayağa kalktığında, Nick bürosundaki raflardan birinden birkaç kitap alıp Rosa’ya verir, Alice Lazarre’ın kitaplarının ilk baskılarıdır bunlar. Kehanet Gecesi umarım sizi hayal kırıklığına uğratmaz, der Rosa. Niye uğratsın ki, der Nick, Sylvia Maxwell birinci sınıf bir romancıydı. Eh, der Rosa, bu kitap ötekilerden farklı. Hangi bakımdan, diye sorar Nick. Bilmiyorum, der Rosa, her bakımdan. Okuduğunuzda kendiniz göreceksiniz.

Başka şeylere de karar vermem gerekiyordu kuşkusuz, bulup ortaya çıkarmam ve o sahneye eklemem gereken bir dizi önemli ayrıntı vardı, anlatımı doldurması, inandırıcılık katması, safra oluşturması için. Örneğin Rosa ne kadar zamandır New York’ta yaşıyordu? Orada ne yapıyordu? İşi var mıydı, varsa işini önemsiyor muydu, yoksa bu iş kirasını ödemesine yarayan bir araç olmaktan öteye gitmiyor muydu? Aşk hayatı ne durumdaydı? Bekâr mıydı, evli mi, biriyle ilişkisi var mıydı yok muydu, av peşinde miydi, yoksa doğru insanın karşısına çıkmasını sabırla bekliyor muydu? İçimden önce Rosa’yı fotoğrafçı yapmak geldi ya da belki filmlerde editör yardımcısı, Grace’in işinde olduğu gibi sözcüklere değil de imgelere bağlı bir işi olabilirdi. Kesinlikle bekâr, hiç evlenmemiş olmalıydı, ama belki biriyle ilişkisi olabilirdi; en iyisi uzun ve üzücü bir ilişkiyi yeni bitirmiş olabilirdi. Şimdilik ne bu sorulardan birinin ne de Nick’in karısıyla ilgili benzer soruların üzerinde oyalanmak istiyordum: meslek, aile geçmişi, müzik zevki, kitap zevki filan. Hikâyeyi henüz yazmıyordum, kaba hatlarıyla kurgunun taslağını yapıyordum, ikincil ayrıntıların içine gömülmem doğru olmayacaktı. Böyle yaparsam durup düşünmek zorunda kalacaktım, oysa şimdi tek amacım ağır da olsa sürekli ilerlemek, zihnimdeki resimlerin beni nereye götüreceğini görmekti. Kendimi denetim altında tutuyor değildim, bir seçim de yapmıyordum. O sabahki işim, içimde olanların peşine düşmekti, bunu yapabilmek için de elimden geldiğince hızlı kullanmalıydım kalemimi.

Nick serseri değil, kadınları baştan çıkarmaya da çalışmaz. Evlilikleri süresince karısını aldatmaya kalkışmadı hiç, şimdi de Sylvia Maxwell’in torunuyla ilgili birtakım planlar kurmuyor. Ama kızın cazibesine kapıldığı kesin, onun ışıltılı ama iddiasız tavrı onu çekmiş; Rosa ayağa kalkıp bürodan çıktığı anda Nick’in zihninden ansızın –gökgürültüsü gibi gürleyen şehvet– bu kadınla yatağa girmek için büyük olasılıkla elinden geleni yapacağı geçer, evliliğini feda etmek pahasına bile olsa. Erkekler günde yirmi kez böyle düşüncelere kapılırlar, bir insanın içinde bir arzu kıvılcımı doğması bu dürtüsünün peşinden gideceğini göstermez, yine de bu düşünce Nick’in aklına düşer düşmez kendisinden tiksinir, suçluluk duygusu saplanır yüreğine. Vicdanını rahatlatmak için karısını bürosundan arar (–avukatlık firması, borsa şirketi, hastane– hangisi olacağına sonra karar verilecektir) ve ona, şehirde en sevdikleri lokantada yer ayırtıp kendisini o gece akşam yemeğine götüreceğini söyler.

Saat sekizde lokantada buluşurlar. İlk içkilerini alıp iştah açıcılarla oyalanırlarken her şey yolundadır, ama sonra evle ilgili önemsiz bir konu üzerinde tartışmaya başlarlar (kırılan bir iskemle, Eva’nın kuzenlerinden birinin New York’a gelecek olması, sıradan bir şey), çok geçmeden kavga başlar. Şiddetli bir kavga değildir belki, ancak seslerinin yükselmesi tatlarının kaçmasına yeter. Nick özür diler, Eva da özrü kabul eder; Eva özür dileyince de Nick kabul eder; ama sohbetin keyfi kaçmıştır, birkaç dakika önceki uyumlu havayı yeniden yakalamaları olanaksızdır artık. Ana yemek masaya getirildiğinde her ikisi de hiç konuşmadan oturmaktadırlar. Lokanta ağzına kadar doludur, insanların konuşmalarıyla uğuldamaktadır, Nick gözlerini salonda gezdirirken birden köşedeki bir masada beş-altı kişiyle birlikte oturmakta olan Rosa Leightman’ı görür. Onun hangi yöne baktığını fark eden Eva tanıdığı birini mi gördüğünü sorar. Şu kızı, der Nick. Bu sabah büroma gelmişti. Eva’ya, Rosa’yla ilgili bir şeyler söylemeye başlar, büyükannesi Sylvia Maxwell’in yazdığı romandan söz eder, sonra konuyu değiştirmeye kalkışır, ama Eva o zamana kadar başını çevirip Rosa’nın masasına bakmıştır bile. Çok güzel bir kız, değil mi, diye sorar Nick. Eva da, fena değil, der. Ama saçları bir tuhaf Nick, giysileri de korkunç. Hiç önemi yok, der Nick. Hayat dolu, son aylarda tanıdığım insanlar içinde en hayat dolu olanı. Bir erkeğin içini dışına çevirebilecek türden biri.

Bir erkeğin karısına böyle bir şey söylemesi çok korkunç, özellikle de kocasının kendisinden uzaklaşmaya başladığını hissetmekte olan bir kadına. Eh, der Eva, savunmaya geçerek, ne yazık ki benimle evlisin. Kızın yanına gidip masamıza çağırmamı ister misin? Daha önce içi dışına çevrilen bir erkek görmemiştim. Belki de öğrenecek bir şeylerim vardır.

Az önce ağzından çıkan sözcüklerin ne kadar düşüncesizce ve gaddarca olduğunun farkına varan Nick hatasını tamir etmeye çabalar. Ben kendimden söz etmiyordum, der, herhangi bir erkekti benim dediğim. Soyut anlamda yani.

Yemekten sonra Nick ile Eva, West Village’deki evlerine dönerler. Barrow Sokağı’nda düzgün, eksiksiz bir dubleks dairedir burası, aslında masalımda John Trause’nin evini örnek almıştım, bu fikri bana veren adama sessiz bir selam olarak. Nick’in yazılacak mektupları, gözden geçirilecek faturaları vardır, Eva yatmaya hazırlanırken Nick bu ufak tefek işleri halletmek için yemek masasına oturur. Bu iş kırk beş dakikasını alır. Ama saat ilerlemiş olsa da Nick huzursuzdur, uyumaya hazır değildir. Başını yatak odasına sokar, Eva’nın hâlâ uyumamış olduğunu görür, mektupları postalamak üzere dışarı çıkacağını söyler ona. Köşedeki posta kutusuna kadar gideceğim der, beş dakikada dönerim.

İşte her şey o zaman olur. Bowen çantasını eline alır (Kehanet Gecesi’nin müsveddesi hâlâ çantadadır), mektupları çantaya atar ve postalamak üzere dışarı çıkar. İlkbahar başlarıdır, sert bir rüzgâr esmekte, sokak tabelalarını takırdatıp yerden kâğıt parçalarını ve çöpleri kaldırmaktadır. Hâlâ o sabah Rosa ile tanışmasının verdiği tedirginliği düşünen, o gece onunla bir kez daha tesadüfen karşılaşmasına bir anlam bulmaya çalışan Nick sisin içinde köşeye kadar yürür, sağına-soluna pek dikkat etmemektedir. Mektupları çantasından çıkarır ve posta kutusuna atar. Kendi içinde kırılan bir şeyler vardır, Eva ile arasında sorunlar başladığından bu yana ilk kez içinde bulunduğu durumun gerçeğini itiraf etmeye hazırdır: Evliliği başarısız olmuştur, hayatı çıkmaza girmiştir. Dönüp doğruca evinin yolunu tutacağına birkaç dakika daha yürümeye karar verir. Sokak boyunca yürür, köşeyi döner, bir sokağı daha geçer ve bir sonraki köşede yine döner. Tam on bir kat yukarıda, bir apartmanın önyüzünde yer alan kireçtaşından ufak bir çörtenin kafası, esen sert rüzgârın yardımıyla bağlı olduğu gövdeden yavaş yavaş kopmaktadır. Nick bir adım daha atar, bir adım daha, çörtenin kafası yerinden koptuğunda düşmekte olan parçanın tam altından geçmektedir. Böylece, hafifçe değiştirilmiş biçimde, Flitcraft efsanesi başlar. Nick’in başının birkaç santim uzağından geçen çörten, onun sağ kolunu sıyırır, çantayı elinden düşürtür ve sonra kaldırımda tuzla buz olur.

Darbenin etkisiyle yere düşer Nick. Şaşırmış, sersemlemiş, ürkmüştür. Önce, başına ne geldiğini anlayamaz. Taş koluna değdiğinde duyduğu bir anlık korku, çantası elinden fırladığında duyduğu bir anlık şok ve sonra kaldırıma çarpıp parçalanan çörtenin çıkardığı gürültü. Olayların hangi sırada olduğunu kavrayana kadar aradan birkaç dakika geçer, kavrayınca da kaldırımda bulunduğu yerden doğrulup kalkar, ölümden dönmüş olduğunu anlamıştır. O taş onu öldürmek üzere düşmüştür. O gece evinden çıkmasının tek nedeni o taşla buluşmasıdır ve eğer ölümden kurtulmuşsa bunun tek anlamı kendisine yeni bir hayat bahşedilmiş olmasıdır, eski hayatının bittiği, geçmiş hayatının her ânının artık bir başkasına ait olduğudur.





...
5