Читать книгу «Teröristler» онлайн полностью📖 — Пер Валё — MyBook.
image
 




Benny Skacke bir süre konuşmadan arabayı sürdü, sonra devam etti, “Gunvald’ın kıyafetlerini düşünüyordum. Her zaman çok özenir bezenir ve her seferinde mahvolur. Üstü kesinlikle kana bulanmıştır.”

“Herhâlde,” dedi Martin Beck. “Ama adam postu deldirmedi. Önemli olan bu.”

“Önemli olan bu!” diye kahkaha attı Skacke.

Benny Skacke otuz beş yaşındaydı ve son altı yıldır Martin Beck’le sık sık çalışmıştı. Cinayetle ilgili tüm temel bilgileri, Lennart Kollberg ve Martin Beck’in çalışmalarını gözlemleyerek ve inceleyerek öğrendiğini düşünüyordu. Ayrıca bu iki adam arasındaki özel bağın farkındaydı ve ikisinin birbirlerinin aklından geçenleri kolayca okuyabilmeleri onu hep şaşırtmıştı. Martin Beck ile bu uyumu asla yakalayamayacağının ve Martin Beck’in nezdinde bir Kollberg olamayacağının bilincindeydi. Bu düşünceleri nedeniyle Martin Beck’in yanındayken kendini huzursuz hissederdi.

Martin Beck, Skacke’nin nasıl hissettiğini çok iyi anlıyordu ve onu teşvik etmek, çalışmalarını takdir ettiğini belli etmek için elinden geleni yapıyordu. Skacke’yi tanıdığı yıllar boyunca nasıl piştiğini izlemişti. Skacke’nin çok çalıştığını, hem kariyerinde ilerlemek, hem de gerçekten iyi bir polis olmak için didindiğini biliyordu. Boş vakitlerini düzenli olarak fiziğini ve nişancılığını geliştirmeye ayırır, durmadan ders çalışırdı; hukuk, sosyoloji, psikoloji. Ayrıca teşkilatta teknik ve örgütsel gelişmeleri yakından takip ederdi.

Skacke ayrıca iyi bir şofördü ve Stockholm’ü, tüm banliyölerini bütün taksicilerden daha iyi bilirdi. Rotebro’daki adresi zorlanmadan buldu, Tennisvägen’in sonuna park etmiş arabaların sonunda durdu.

Basından birkaç kişi de olay yerine varmıştı ancak şu anda en azından arabalarının yanında dikilmiş, onlarla konuşan sivil giyimli iki polisle meşguldüler. Fotoğrafçılar Martin Beck’i anında tanıdı ve deklanşöre basa basa koştular. Eve ve garaja giden yol boştu fakat nöbetçi polis, Martin Beck ile Skacke’yi kibarca şapkasına dokunarak selamladı.

Evin içiyse bir o tarafa, bir bu tarafa koşanlarla doluydu. Kriminal laboratuvarından gelen adamlar karınca gibi çalışıyordu, holde çömelmiş bir adam telefonun yanındaki alçak bir sandıkta duran masa lambasının üstünü fırçayla siliyor, parmak izi arıyordu. Ani bir flaş patlamasıyla diğer odadaki fotoğrafçı dikkatlerini çekmişti.

Başkomiser Pärsson, Martin Beck ve Skacke’ye yaklaştı. “Çok hızlısınız,” dedi. “Önce banyoya bakmak ister misiniz?”

Küvetteki adam hiç hoş gözükmüyordu, Martin Beck de Skacke de gereğinden fazla içeride kalmadı.

“Doktor az önce çıktı,” dedi Pärsson. “Adamın en az sekiz en fazla ise on beş saattir ölü olduğunu söyledi. Aldığı darbeyle oracıkta ölmüş ve silahın, demir bir çubuk ya da levye benzeri bir şey olabileceğini düşünüyor.”

“Adam kim?” diye sordu Martin Beck, başıyla banyoyu işaret ederek.

Pärsson iç geçirdi. “Maalesef akşam gazetelerini süsleyecek birisi. Walter Petrus, yönetmen.”

“Of Tanrım,” dedi Martin Beck.

“Yani kimlikte geçen adıyla Valter Petrus Pettersson, film yönetmeni. Giysileri, cüzdanı ve evrak çantası yatak odasındaydı.”

Cesedi almaya gelen adamlar geçmek için sabırsızca beklediğinden Martin Beck, Pärsson ve Skacke ayak altından çekilip oturma odasına geçti.

“Burada yaşayan kadın nerede?” diye sordu Martin Beck. “Peki kadın kim? Sakın bir film yıldızı deme.”

“Hayır, çok şükür değil,” dedi Pärsson. “Üst katta. Şu anda adamlarımızdan biri onunla konuşuyor. Kırk iki yaşında ve Sveavägen’de bir güzellik salonunda çalışıyor.”

“Durumu nasıl?” diye sordu Skacke. “Şokta mı?”

“Eh,” dedi Pärsson, “kadın bayağı sarsılmış hâldeydi. Şimdi biraz daha sakin. Bu gece burada uyuyamaz, şehir merkezinde bir arkadaşı varmış, bizim işimiz bitene kadar orada kalacak.”

“Komşuları sorguya çekmeye vaktiniz oldu mu?” diye sordu Martin Beck.

“Her iki yandaki evde oturan komşularıyla ve karşı komşuyla konuştuk sadece. Kimse sıra dışı bir şey duymamış ve görmemiş. Ama yarın bu sokaktaki diğer evlere de uğramamız lazım. Belki de Rotebro’daki herkesle konuşmamız gerekecek. Burası insanların birbirini tanıdığı bir semt; çocuklar aynı okula gidiyor, herkes aynı marketten alışveriş yapıyor, arabası olmayanlar aynı otobüse ve trene biniyor.”

“Peki ama bu Walter Petrus, o da mı burada yaşıyor?” diye sordu Benny Skacke.

“Hayır,” dedi Pärsson. “Haftada birkaç gün buraya geliyor, geceyi Bayan Lundin ile geçiriyor. Normalde Djursholm’da karısı ve çocuklarıyla başka bir evde yaşıyor.”

“Ailesine haber verildi mi?” diye sordu Martin Beck.

“Evet,” dedi Pärsson. “Şansımıza evrak çantasından özel doktorunun faturası çıktı. Onu aradık, aile doktorlarıymış ve aileyi yakından tanıyormuş. Aileye haber verip onlarla ilgileneceğini söyledi.”

“Güzel,” dedi Martin Beck. “Yarın hepsini sorguya çekmek zorundayız. Şimdi geç oldu, buradaki işlerimizi toparlamaya bakalım.”

Pärsson kol saatine baktı. “Dokuz buçuk,” dedi. “O kadar da geç değil. Ama haklısın. Aileyi hemen rahatsız etmeyelim.”

Pärsson uzun boylu, zayıf bir adamdı, kar beyazı saçları ve çilleri vardı, yüzü sanki hep güneşte yanmış gibi görünürdü. Dar, kanca burnuyla, ince dudakları ve zarif hareketleriyle aristokratik bir havası vardı.

“Birkaç dakika Maud Lundin’le konuşmak istiyorum,” dedi Martin Beck. “Bir adamının üst katta onun yanında olduğunu söylemiştin. Çıkmamda bir sakınca var mı?”

“Hayır, tabii ki,” dedi Pärsson. “Sorun yok. Zaten patron sensin, sana kalmış.”

Dışarıdan gürültüler geliyordu, Pärsson mutfak camına yürüyüp dışarı baktı. “Baş belası gazeteciler,” dedi. “Akbaba gibiler. Gidip onlarla konuşayım bari.” Ağırbaşlı adımlarla ve ciddi bir yüz ifadesiyle ön kapıya yürüdü.

Martin Beck, “Sen de biraz etrafa göz at,” dedi Skacke’ye.

Skacke başıyla onayladı, kitaplığa gidip neler olduğunu incelemeye koyuldu.

Martin Beck merdivenlerden yukarı çıktı, duvardan duvara beyaz halıfleks döşeli kare şeklinde kocaman bir odaya geldi. Odada kocaman yuvarlak bir cam masanın etrafına dizilmiş, açık renk deri döşemeli, sekiz büyük sandalye vardı. Bir duvara çok ayrıntılı, çok pahalı olduğu belli bir stereo sistemi kurulmuştu ve köşedeki raflarda beyaza boyanmış kolonlar vardı. Tavan eğimliydi ve kocaman pencereden görülen evin arkasındaki manzara yeşillikti ve huzur veriyordu, geniş arsanın devamında koyu yeşil bir orman başlıyordu.

Odada sadece bir kapı vardı, o da kapalıydı. Martin Beck, arkasından gelen mırıltıları duyabiliyordu. Kapıyı tıklatıp içeri girdi.

İki kadın beyaz suni kürklü yatak örtüsü serilmiş yatakta oturuyordu. Martin Beck kapının eşiğinde dikilince susup ona baktılar.

Kadınlardan biri iriydi ve diğerinden çok daha uzun boyluydu. Sert yüz hatlarına sahipti, kara gözlüydü ve saçları ortadan ikiye ayrılmıştı, dümdüz, simsiyah ve parlak bir biçimde sırtından aşağı iniyordu. Diğer kadın inceydi, hafif kemikliydi, kahverengi gözleri hayat doluydu ve koyu renk saçları kısaydı.

“Martin,” dedi. “Selam! Burada olduğunu bilmiyordum.”

Martin Beck de şaşırmıştı, cevap vermeden önce duraksadı. “Merhaba Åsa,” dedi. “Ben de senin burada olduğunu bilmiyordum. Pärsson yukarıda bir adamı olduğunu söyledi.”

“Ah,” dedi Åsa Torell, “o herkese adamım der, kadınlara bile.”

Diğer kadına döndü. “Maud, bu Başkomiser Beck. Cinayet Büro Amiri.”

Kadın Martin Beck’e başıyla selam verdi, Martin Beck de ona selam verdi. Åsa ile bu beklenmedik karşılaşmasının sonucu hâlâ toparlanamamıştı. Çünkü beş yıl önce, neredeyse bu kıza âşık olmuştu.

Onunla sekiz yıl önce, nişanlısı yani ekibin en genç polisi Åke Stenström bir otobüsün içinde, sekiz kişiyle birlikte vurularak öldürüldüğü zaman tanışmıştı. Åsa uzun süre Åke’nin yasını tutmuş ve sonunda polis teşkilatına katılmaya karar vermişti. Şu aralar Märsta’da Pärsson’un yardımcısıydı.

Beş yıl önce, Malmö’de bir yaz gecesi, Martin Beck ve Åsa birlikte olmuşlardı. Güzel bir geceydi ve tekrarı olmamıştı. Martin Beck şimdi tekrarı olmadığı için memnundu. Åsa tatlı bir kızdı ve görev gereği ne zaman karşılaşsalar ilişkileri iyiydi, dostçaydı fakat Rhea’dan sonra, Martin Beck’in başka bir kadına karşı cinsel hisler beslemesi imkânsızdı. Åsa hâlâ evlenmemişti, görünüşe göre kendini işine adamış ve gerçekten iyi bir polis olmuştu.

“Sen Pärsson’e yardım eder misin?” dedi Martin Beck. “Aşağıda sana ihtiyacı var.”

Åsa keyifle başıyla onaylayıp gitti.

Martin Beck, Åsa’nın işinde ne kadar uzman olduğunu, sorguya çektiği kişiyle bağ kurmayı başardığını bildiği için Maud Lundin ile konuşmayı kısa tutacaktı.

“Olan bitenden sonra üzgün ve yorgun olduğunuzu tahmin ediyorum,” dedi Martin Beck. “Uzun tutmayacağım ama Bay Petrus ile ilişkiniz neydi, öğrenebilir miyim? Ne zamandır tanışıyordunuz?”

Maud Lundin saçlarını kulak arkasına atıp ona uzun uzun baktı. “Üç yıldır,” dedi. “Bir partide tanıştık, sonrasında bir iki kere beni yemeğe davet etti. İlkbahardı. Yazın yeni bir film çekimine başlayacaktı, bana makyaj bölümünde iş verdi. Görüşmeye devam ettik.”

“Ama artık onun için çalışmıyorsunuz, değil mi?” diye sordu Martin Beck. “Ne kadar süre onun için çalıştınız?”

“Sadece o filmde. Sonra uzun bir süre yeni prodüksiyona başlamadı, ben de bir güzellik salonunda iş buldum.”

“Ne tür bir filmde çalıştınız?”

“Sadece yurt dışı için çekilen bir filmde. İsveç’te gösterime girmedi.”

“Adı neydi?”

Gece Yarısı Güneşinde Aşk.

“Bay Petrus ile ne sıklıkta buluşuyordunuz?”

“Haftada bir, bazen iki. Genellikle buraya gelirdi ama bazen yemek yemeye ve dans etmeye dışarı çıkardık.”

“Karısının, ilişkinizden haberi var mıydı?”

“Evet ama Petrus ondan boşanmadığı sürece umursamıyordu.”

“Bay Petrus boşanmayı düşünüyor muydu?”

“Bazen. Daha önceden. Ama bence her şey böyle iyi diye düşündü.”

“Peki ya siz? Sizce işler yolunda mıydı böyle?”

“Herhâlde bana evlenme teklif etse hayır demezdim ama genel olarak her şey yolundaydı. Petrus kibar ve cömertti.”

“Onu kim öldürmüş olabilir, bir tahmininiz var mı?”

Maud Lundin olumsuz anlamda başını çevirdi. “Maalesef,” dedi. “Akıl almaz geliyor bana. Bu olana inanamıyorum.”

Bir süre sessiz kaldı ve Martin Beck ona baktı. Kadın tuhaf bir şekilde hiç etkilenmemiş gibiydi.

“Hâlâ aşağıda mı?” diye sordu sonunda.

“Hayır, artık değil.”

“Bu gece burada kalabilir miyim öyleyse?”

“Hayır, soruşturmamız henüz bitmedi.”

Kadın ona kara gözlerle bakıp omuz silkti. “Fark etmez,” dedi. “Şehirde de kalacak bir yer bulurum.”

“Bu sabah yanından ayrıldığınızda Bay Petrus nasıl görünüyordu?” diye sordu Martin Beck.

“Her zamanki gibi. Farklı bir şey yoktu. Sabahları genellikle ondan önce evden çıkarım, sabahları acele etmeyi sevmez. Bazen şehre birlikte giderdik. Buradayken hep taksiye binerdi ama ben genelde istasyona kadar bisikletle gidip oradan trene binerim.”

“Neden taksiye binerdi? Arabası vardı, değil mi?”

“Araba kullanmayı sevmezdi. Bentley’i var ama çoğunlukla onu bir yere götürmek için başkaları kullanır.”

“Hangi başkaları?”

“Ya karısı, ya ofisten birileri. Bazen bahçe işlerini yapan adam.”

“Ofisinde kaç kişi çalışıyor?”

“Sadece üç. Muhasebe işlerini takip eden adam, bir sekreter, bir de sözleşme ve satışlarla ilgilenen birisi. Film çektiği zaman, ihtiyacına göre başka elemanlar da işe alır.”

“Ne tür filmler çeker?”

“Şey, nasıl anlatacağımı tam olarak bilmiyorum. Doğrusu, pornografik filmler. Ama çok sanatsal olanlardan. Bir keresinde iyi oyuncularla falan çok iddialı bir film çekti. Meşhur bir romandan uyarlamaydı ve galiba bir festivalde ödül de almıştı. Ama bundan pek para kazanmadı.”

“Ama filmlerinden iyi para kazanıyordu?”

“Evet, bayağı. Bana bu evi aldı. Hele Djursholm’daki evini görmeniz lazım. Gerçek bir villa, kocaman bahçeli, yüzme havuzlu falan.”

Martin Beck, Walter Petrus’un nasıl biri olduğunu anlamaya başlamıştı ama yanındaki kadından emin olamıyordu.

“Onu seviyor muydunuz?”

Maud Lundin ona şaşkınlık içinde ama memnuniyetle baktı. “Açık konuşmam gerekirse, hayır. Ama bana karşı çok kibardı. Beni şımartıyordu ve birlikte olmadığımız zaman ne yaptığıma karışmıyordu.”

Bir süre sessizce oturdu, sonra da, “Pek yakışıklı olduğu da söylenemez. Yatakta da çok iyi sayılmaz. Şey konusunda zorlanırdı, yani öyle işte. Ben tam bir erkek olan bir adamla sekiz yıl evli kaldım. Beş sene önce trafik kazasında öldü,” diye ekledi.

“Yani Petrus haricinde, başka erkeklerle de takılıyordunuz?”

“Evet, arada sırada. Hoşlandığım birisiyle tanışırsam.”

“Ve Petrus kıskanmazdı?”

“Hayır, ama başkalarıyla nasıl olduğunu anlatmamı isterdi. Ayrıntılarıyla. Hoşuna giderdi. Ben de onu mutlu etmek için uydurur uydurur anlatırdım.”

Martin Beck, Maud Lundin’e baktı. Kadın dimdik oturuyordu, gözlerinin içine baktı.

“Onunla sadece parası için birlikte olduğunu söyleyebilir miyiz?” dedi.

“Evet, böyle denebilir. Ama kendimi bir fahişe olarak görmüyorum, belki siz görüyorsunuzdur. Paraya çok ihtiyacım var. Ben paranın satın alabildiği şeyleri severim. Doğru düzgün eğitimi olmayan, kırk yaşında bir kadın için, eğer bir erkek destek olmuyorsa çok para kazanmak pek kolay değil. Eğer ben fahişeysem, evli kadınların çoğu da öyle.”

Martin Beck ayağa kalktı. “Benimle konuştuğunuz ve dürüst olduğunuz için teşekkürler.”

“Bu yüzden teşekkür etmenize hiç gerek yok. Ben hep dürüstümdür. Artık arkadaşıma gidebilir miyim? Yoruldum.”

“Tabii ki. Sadece çıkmadan Komiser Pärsson’a, sizinle nasıl iletişime geçebileceğimizi söyleyin, olur mu?”

Maud Lundin ayağa kalktı, yatağın ayak ucundaki küçük beyaz deri çantayı aldı. Martin Beck kadının odadan çıkışını izledi. Dimdik duruyordu, sakin ve aklı başındaydı. Uzun güçlü bedeni yapılı ve kuvvetliydi, ayrıca o tombul küçük film yönetmeninden en az bir kafa boyu daha uzun gözüküyordu.

Kadının, para ve parayla alabildiklerimiz hakkında söylediklerini düşündü. Walter Petrus’un, parası sayesinde bayağı iyi bir kadını varmış.

1
...