Читать книгу «Teröristler» онлайн полностью📖 — Пер Валё — MyBook.
image

5

Stockholm Merkez İstasyonu’ndan kalkan gecenin son banliyö treni Rotebro’da durup bir yolcuyu indirdi.

Koyu mavi kot ceket, siyah spor ayakkabı giymiş adam platformda hızlı hızlı yürüdü, merdivenlerden indi ve istasyonun parlak ışıklarını arkasında bırakırken yavaşladı. Banliyönün eski villaların olduğu kısmında yavaş yavaş yürümeye devam etti. Çitleri, alçak duvarları, bahçelerin etrafındaki düzgün budanmış çalıları geçti. Hava soğuk ama durgundu ve mis gibi kokuyordu.

Gecenin en karanlık vaktiydi fakat yaz gün dönümüne iki hafta vardı ve bu haziran ayında gökyüzü, tepesinde koyu mavi bir kubbe varmış gibiydi.

Yolun iki tarafındaki evler karanlık ve sessizdi, duyulan tek ses adamın lastik ayakkabılarının kaldırıma sürtmesiydi. Adam tren yolculuğu boyunca gergin ve huzursuzdu ama şimdi sakin ve dingindi, düşünceleri kendince oradan oraya savruluyordu. Elmer Diktonius’ın bir şiiri aklından geçti, kafiyesi adımlarıyla uyumluydu.

 
Dikkatli yürü yolda
Sayma adımını asla
Korku öldürür yoksa
 

Zaman zaman kendi de şiir yazmaya çalışmış, pek becerememişti ama adam şiir okumayı severdi ve sevdiği şairlerin şiirlerini de ezbere bilirdi.

Yürürken eliyle kot ceketinin sağ kolunun içine soktuğu, otuz santim uzunluğundaki sağlam demir çubuğu sapasağlam sıkarak tuttu.

Adam Holmbodavägen’de karşıdan karşıya geçip sıra evlerden oluşan sokağa yaklaşırken hareketleri daha dikkatli ve tetikteydi. Şu ana değin kimse çıkmamıştı karşısına ve hedefine ulaşmasına çok az kala da kimseyle karşılaşmamayı umuyordu. Burada kendini daha bir dımdızlak ortada hissetti, bahçeler evlerin arka kısmındaydı ve evlerin önüyle kaldırımın arasındaki daracık alanda biten bitkiler çiçeklerden ibaretti, çalılar ve çitler onu gizleyemeyecek kadar alçaktı.

Yolun bir tarafındaki evler sarıya boyalıydı, karşı kaldırımdakilerse kırmızıya. Tek fark bu gibiydi; bunun haricinde hepsinin dış cephesi tıpatıp aynıydı, iki katlı, mansard çatılı ahşap evlerdi bunlar. Evlerin aralarında sanki evleri hem bağlamak hem de ayırmak için yapılmış garajlar ya da alet kulübeleri vardı.

Adam bu sıra evlerin en sonundaki eve doğru gidiyordu, bu evden sonra binalar biterken tarlalar, çayırlar başlıyordu. Köşedeki evlerden birinin garajının üstüne sessizce ve hızlıca çıktı, gözleriyle sıra evleri ve yolu taradı. Ortalıkta kimsecikler yoktu.

Garajın kapısı yoktu, içeride araba da yoktu, sadece girişin hemen içinde bir duvara dayanmış bir kadın bisikleti ve onun karşısında bir çöp kovası vardı. Saklanacağı yere önceden karar vermişti ve bunun kadar iyisini bulmak çok zor olurdu.

Paketleme kasalarıyla duvarın arasında kalan alan dardı ama adamın içine sığışabileceği kadar alan vardı. Adam kasaların arkasına kıvrıldı, bu kasalar da ham çamdan yapılmıştı ve yaklaşık tabut büyüklüğündeydiler. Tamamen gizlendiğini düşününce kolunun içindeki demir çubuğu çıkardı. Nemli, soğuk betona yüzüstü uzandı, yüzünü kolunun kıvrımına gömdü. Sağ elinde demir çubuk vücut ısısı nedeniyle hâlâ sıcaktı. Şimdi tek yapması gereken, dışarıdaki yaz gecesi aydınlanırken beklemekti.

* * *

Kuşların cıvıltısıyla uyandı. Dizüstü doğrulup kol saatine baktı. Saat neredeyse dört buçuktu. Güneş doğmaya başlamıştı; dört saat daha beklemeliydi.

Saat altıya yaklaşırken evden sesler gelmeye başladı. Zayıf ve belirsiz seslerdi ve kasaların arkasındaki adam kulağını duvara bastırıp bu sesleri dinlemek istedi ama yoldan geçen biri görür diye cesaret edemedi. İki sandığın arasındaki daracık yarıktan yolun ve karşıdaki evin bir kısmını görebiliyordu. Bir araba geçti, adam kısa süre sonra yakında bir motorun çalıştığını duydu, bir araba daha geçti.

Saat altı buçukta duvarın diğer tarafından yaklaşan adım seslerini duydu; tahta sabo giymiş birisi yürüyordu sanki. Gümleyen ayak sesleri defalarca azalıp yok oldu ve geri geldi, sonunda kalın bir kadın sesi gayet net bir şekilde şöyle dedi; “Hoşça kal öyleyse. Ben gidiyorum. Beni bu akşam arayacak mısın?”

Adam cevabı duyamadı ama ön kapının açılıp kapandığını duydu. Gözleri kasaların ortasındaki yarıkta, çıtını çıkarmadan durdu.

Sabo giymiş kadın garaja girdi. Adam onu göremiyordu ama bisikletinin kilidini açarken çıkan tıkırtıyı, sonra ana yola çıkan çakıl taşlı yoldaki çıtır çıtır gidiş sesini duydu. Kadın, bisikletiyle uzaklaşırken saklanan adamın tek gördüğü, kadının pantolonunun beyaz, saçlarının uzun ve siyah olduğuydu.

Adam yolun karşı tarafındaki evi gözleriyle taradı. Görüş mesafesinde olan tek evin perdeleri ve panjurları kapalıydı. Adam sol koluyla demir çubuğu ceketinin altına sokuşturdu ve kasaların arkasındaki korunaklı yerinden üç adım uzaklaştı, bir kulağını duvara dayayıp dinledi, gözleri dışarıdaki yoldaydı. Önce hiçbir şey duyamadı ama sonra ayak seslerinin üst kata doğru çıkıp kaybolduğunu duydu.

Yol boştu. Uzaklardan bir köpeğin havladığını ve bir dizel motorun çalıştığını duydu ancak yakın civarda her şey sessiz ve hareketsizdi. Adam ceketinin iç cebine burup koyduğu eldivenlerini taktı, garaj duvarından hızlıca öne sıvıştı, köşeyi döndü ve verandanın ön kapısının kolunu aşağı çekti.

Tam tahmin ettiği üzere kapı kilitli değildi.

Kapıyı aralık bıraktı, üst kattaki ayak seslerini duydu, yolun hâlâ boş olduğunu son bir bakışla teyit ettikten sonra gizlice içeri girdi.

Verandanın fayansı, holdeki parke zeminden bir adım daha alçaktı ve adam orada durup sağa, holün ortasından geniş oturma odasına baktı. Evdeki eşyaların düzenini biliyordu zaten. Sağ tarafta üç kapı vardı ve ortadaki açık olan kapının ardında mutfak vardı. Banyo, holün solundaki kapının arkasındaydı. Sonra üst kata çıkan merdivenler geliyordu. Onların devamında da evin arka tarafındaki bahçeye bakan ve adamın göremediği oturma odası vardı.

Sol tarafında bir sürü mont asılıydı ve altındaki fayans zeminde lastik botlar, sandaletler ve ayakkabılar duruyordu. Adamın tam dimdik karşısında, veranda kapısının tam karşısında bir kapı daha vardı. Adam kapıyı açtı, içeri girdi ve sessizce kapıyı kapattı.

Kendini kiler ve malzeme odası gibi bir yerde buldu. Merkezi ısıtma sisteminin kazanı buradaydı. Çamaşır makinesi ve kurutma makinesi, termosifon ünitesinin altında, bir duvara sıralanmıştı. Diğer duvarda ise kocaman iki dolap ve bir çalışma tezgâhı vardı. Adam dolapların içine baktı. Birinde bir kayak pantolonu ve ceketi, koyun postu bir palto ve az kullanılan ya da yaz mevsiminde kaldırılmış başka kıyafetler duruyordu. Diğer dolaptaysa birkaç rulo duvar kâğıdı ve kocaman bir kutu beyaz boya vardı.

Yukarıdan gelen sesler durdu. Adam demir çubuğu sağ elinde tutarak kapıyı aralayıp içeriyi dinlemeye koyuldu.

Birdenbire merdivenlerden gelen ayak seslerini duyunca adam aceleyle kapıyı kapattı fakat kulağını tahta kapı panele yaslayarak beklemeye devam etti. Burada ayak sesleri o kadar net duyulamıyordu, muhtemelen dışarıdaki kişi yalınayak ya da çoraplı gezdiği içindi.

Mutfaktan bir tıkırtı geldi, sanki bir sos tenceresi yere düşmüştü.

Sessizlik oldu.

Derken ayak sesleri yaklaşınca adam demir çubuğu daha sıkı kavradı. Fakat banyonun kapısının açılıp kapandığını ve tuvalette akan su sesini duyunca elini gevşetti. Kapıyı tekrar aralayıp dışarı baktı. Akan su sesinin yanında birinin dişlerini fırçalarken şarkı söylemeye çalışıp çıkardığı tuhaf sesleri duydu. Arkasından ağız çalkalama, boğaz gargarası ve tükürme sesleri geldi. Sonra şarkı tekrar başladı, artık daha net ve daha tizdi. En az yirmi beş yıldır duymamasına ve son derece detone söylenmesine rağmen adam bu şarkıyı tanıdı. Galiba şarkının adı ‘Marsey’deki Kız’dı.

“…ama karanlık bir gecede, ay ışığı altında Akdeniz’de, ölü yatıyordum bir sokak arasında, eski limanda…” Banyodaki kişi duşu açarken duyulan sözler bunlardı.

Adam bulunduğu odadan çıkıp yarı açık banyo kapısından içeri parmak ucunda girdi. Su sesi şarkıyı bastırmıyordu, şimdi homurtular, oflama ve ıslıklarla karışıktı.

Demir çubuklu adam banyonun içine baktı. Adamın kürek kemiklerinin arasında yastık gibi sarkan yağ tabakasına, kızaran sırta ve bel olması gereken yere baktı. Sarkık popoya, çukur çukur olmuş uyluklara ve dizlerle yamuk yumuk baldırların üstündeki şişkin damarlara baktı. Kalın enseye ve kafatasına baktı, incecik siyah saç tellerinin ortasında pembe pembeydi. Bakmaya devam ederken ve küvette dikilen adama doğru adım adım yaklaşırken içi nefret ve kinle doldu. Silahını kaldırıp tüm nefretiyle adamın kafatasını tek darbeyle yardı.

Şişman adamın ayakları kaygan küvette arkaya doğru savrulurken adam yüzüstü yere kapaklandı, vücudu lap diye yığılmadan önce başı küvetin kenarına çarptı.

Katil eğilip musluğu kapattı ve kanla beyin parçacıklarının suyun içinde birbirine karışıp ölü adamın baş ayak parmağının yarı kapattığı oluktan aşağı inişini izledi. Midesi bulanarak bir havlu alıp silahını sildi, havluyu cesedin kafasının üstüne fırlattı, demir çubuğu ceketinin ıslak kolunun içine soktu. Sonra banyo kapısını kapatıp oturma odasına geçti, bahçenin cam kapılarını açtı, buradaki çimenlik alan bu bölgeyi çevreleyen geniş arazinin hemen başında bitiyordu.

Adam karşı taraftaki ormana ulaşana kadar, açık arazide uzun bir mesafe yürüdü. Araziyi çaprazlama geçen, üstünden çok yürünmüş bir patika vardı, adam bu yolu takip etmeye başladı. Daha ileride, zemin ekiliydi ve yeni filizlenen tohumlar yeşeriyordu. Adam arkasını dönüp bakmadı ama sol gözünün ucuyla, eğik çatılı ve parlak pencereli evleri hissedebiliyordu. Her bir pencere ona soğuk soğuk bakan bir gözdü sanki.

Kalın çalılarla çevrili kayalık bir yamaca yaklaşırken patikadan saptı. Ağaçların arasında gözden kaybolmadan ve her yerine batan akdiken çalılarının arasından geçmeden önce demir çubuğu kolunun içinden kayınca demir çubuk, birbirine karışmış ayrık otlarının arasında kayboldu.

* * *

Martin Beck evde tek başına oturuyordu, Longtitude dergisini karıştırıyor ve Rhea’nın plaklarından birini dinliyordu. Rhea ile müzik zevkleri aynı değildi ama ikisi de Nannie Porres seviyordu ve plaklarını sık sık çalarlardı.

Akşam saat sekize çeyrek vardı. Martin Beck erkenden yatmayı düşünüyordu. Rhea okulda çocuğunun veli toplantısına katılmıştı ve zaten bu sabah güzelce İsveç Bayrak Günü’nü kutlamışlardı.

I Thought About You’nun ortasında telefon çaldı ama Martin Beck, arayanın Rhea olamayacağını bildiğinden cevaplamak için hiç acele etmedi. Arayan Märsta bölgesinin başkomiseri Pärsson’du, yani bazılarının deyimiyle Märs-ta-Pärsta. Martin Beck bu takma adı çocukça bulurdu ve o adamı hep Märsta’daki Pärsson olarak görürdü.

“Önce nöbetçi memuru aradım,” dedi Pärsson, “seni evden aramanın sorun olmayacağını düşündü. Rotebro’da bir vakamız var, cinayet olduğu çok belli. Başının arkasına sert bir cisimle aldığı ağır darbeyle adamın kafatası kırılmış.”

“Nerede ve ne zaman bulunmuş?”

“Tennisvägen’deki sıra evlerden birinde. Adamın metresi olduğunu düşündüğümüz ev sahibesi saat beşte döndüğünde onu küvette ölü bulmuş. Sabah altı buçukta evden çıktığında adam hayattaymış, kadın öyle dedi.”

“Sen ne zamandır oradasın?”

“Kadın bizi saat beş buçukta aradı,” dedi Pärsson. “Biz de hemen hemen iki saat önce buraya geldik.”

Bir saniye durup devam etti. “Kendi başımıza da halledebileceğimiz bir dosya diye düşünüyorum ama sana hemen haber vermek doğru olur diye düşündüm. Bu evrede soruşturmanın ne kadar karmaşık olacağına karar vermek zor. Kullanılan silah olay yerinde bulunamadı.”

“Yani bizim gelip el atmamızı mı istiyorsun?” dedi Martin Beck.

“Şu anda bir dosya üzerinde çalıştığını bilseydim, şu noktada seni hiç rahatsız etmezdim. Ancak tavsiyeni almak istedim ve genellikle sıcağı sıcağına inceleme yapmayı sevdiğini duydum.”

Pärsson biraz tereddütte gibiydi. Bütün üst rütbeli memurlara hayrandı ve Martin Beck de onlardan biriydi fakat en çok da onun profesyonel becerilerine saygı duyuyordu.

“Tabii ki,” dedi Martin Beck. “Haklısın. Beni böyle erkenden aramana sevindim.”

Doğruydu da. Kırsal alandaki polisler genellikle Cinayet Büro’yu aramadan önce çok uzun beklerlerdi; ya kendi kaynaklarını ve becerilerini fazla iyi bulduklarından, soruşturma kapsamını yanlış hesapladıklarından ya da Stockholm’deki uzmanları atlatıp cinayeti çözme şerefine kendileri nail olmak istediklerinden yaparlardı bunu. Nihayet kendi sınırlarını kabul etmek zorunda kaldıklarında ve Martin Beck ve adamları oraya gittiğinde, genellikle bütün delillerin yok edildiği, raporların okunamaz eciş bücüş biçimlerde yazıldığı, tanıkların hiçbir şey hatırlamadığı ve suçlunun çoktan Tahiti’ye yerleşmiş olduğu ya da yaşlanıp öldüğü durumlarla karşı karşıya kalırlardı.

“Ne zaman gelebilirsin?” dedi Pärsson, rahatlamış bir sesle.

“Hemen yola çıkarım. Şeyi ararım, Kol… Skacke’yi ararım, beni arabayla getirir.”

Martin Beck bu tür durumlarda alışkanlık gereği Kollberg’i aramayı düşünüyordu. Herhâlde bilinçaltı henüz birlikte çalışmadıklarını kabullenememişti. Kollberg istifa ettikten sonra geçen ilk aylarda, acil durumlarda sahiden de onu aradığı olmuştu.

Benny Skacke evdeydi ve her zamanki gibi son derece hevesli ve istekliydi. Karısı Monica ve bir yaşındaki kızlarıyla Stockholm’ün güney tarafında oturuyordu. Yedi dakika sonra Köpman Caddesi’nde olacağını söyledi. Martin Beck aşağı inip onu sokakta bekledi. Tam yedi dakika sonra, Skacke siyah Saab’ıyla oradaydı.

Rotebro yolunda, “Gunvald’ı duydun, değil mi? Başkan’ın kafası karnına gelmiş,” dedi.

Martin Beck duymuştu, “O kadarıyla yırttığı için şanslı,” diye cevap verdi.

1
...