“Pek iyi görünmüyorsun,” dedi Kollberg. Martin Beck de kendisini iyi hissetmiyordu zaten. Üşütmüştü, boğazı şişmişti, kulakları ağrıyordu ve göğsü çok acıyordu. Soğuk algınlığı, gidişata göre, en kötü evresine girmişti. Bu halde bile Martin Beck hem soğuk algınlığına hem de eve kafa tutmuş, bütün günü ofiste geçirmişti. Öncelikle, yatakta kalsa onu sarıp sarmalayacak boğucu alakadan kaçmıştı. Çocuklar büyümeye başladığından, karısı büyük bir hevesle ve neredeyse delice bir kararlılıkla evdeki bakıcı rolünü üstlenmişti. Onun gözünde Martin’in tekrarlayan soğuk algınlıkları ve nezleleri doğum günleri ya da büyük tatiller kadar önemli durumlardı.
Ayrıca, her nedense, evde kalınca vicdanı rahat etmiyordu.
“Madem iyi değilsin, neden buralarda takılıyorsun?” dedi Kollberg.
“Bir şeyim yok.”
“Bu vakayı takma bu kadar. İlk kez çuvallamıyoruz. Sonuncu da olmayacak. Sen de benim kadar iyi biliyorsun. Sırf bu yüzden ne daha iyi ne de daha kötü olacağız.”
“Tek düşündüğüm bu cinayet değil.”
“Fazla takma. Moraline iyi gelmez.”
“Moral mi?”
“Evet, düşün bir, insanın çok vakti olsa ne saçmalıklar bulur. Kara kara düşünmek insanı güçten düşürür.”
Kollberg bunu dedikten sonra çıktı.
Olaysız ve kasvetli bir gündü, hapşırıklar, salyalar ve sıkıcı bir rutinle geçiyordu. Martin, daha çok Ahlberg’i neşelendirmek için iki kez Motala’yı aramıştı çünkü kanal havuzlarında buldukları cesetle bağlantısını kuramazlarsa, ortaya çıkardığı yeni bilginin hiçbir işe yaramayacağını düşünüyordu adam.
“Sanırım insan onca zaman köpek gibi bir işin peşinde koşup da sonuç alamayınca bazı şeyleri abartabiliyor.”
Ahlberg ezik ve pişman bir ses tonuyla konuşmuştu. Neredeyse iç parçalayıcıydı.
Räng’de kaybolan kız hâlâ bulunamamıştı. Onu endişelendiren bu değildi. Bir elli üç boyundaydı, sarışındı, Bardot gibi saçları vardı.
Saat beşte Martin eve taksi tuttu ancak metro istasyonunda inip son kısmı yürümek istedi çünkü karısı eğer onun taksiden indiğini görürse, kafayı yedirten bir tasarruf tartışması çıkacaktı ve bununla hiç uğraşacak hali yoktu.
Hiçbir şey yiyemedi, sadece papatya çayı içebildi. “Ne olur ne olmaz, bir de midem ağrımasın,” diye düşündü Martin Beck. Sonra gidip uzandı ve anında uyuyakaldı.
Ertesi sabah kendini daha iyi hissediyordu. Bir bisküvi yedi ve karısının, önüne koyduğu kaynamış ballı suyu sebatla içti. Sağlığı ve devletin memurlarına dayattığı makul olmayan talepler üzerine tartışma uzadıkça uzadı ve Kristineberg’deki ofisine vardığında saat onu çeyrek geçiyordu.
Masasında bir telgraf vardı.
Bir dakika sonra Martin Beck, ‘Rahatsız Etmeyin’ ışığı yanmasına rağmen şefinin odasına kapıyı tıklatmadan girdi. Sekiz yıldır ilk kez yapıyordu bunu.
Her daim orada olan Kollberg ve Müdür Hammar masanın kenarına yaslanmış, bir apartman dairesinin planını inceliyordu. İkisi de hayretler içinde Martin’e baktı.
“Kafka’dan bir telgraf aldım.”
“Mesaiye şahane başlamışsın,” dedi Kollberg.
“Adamın adı bu. Amerika, Lincoln’deki komiserin adı. Motala’daki kadının kimliğini teşhis etmiş.”
“Bunu telgrafla yapabiliyor mu?” diye sordu Hammar.
“Görünüşe göre evet.”
Martin telgrafı masaya koydu. Üçü birlikte metni okudular.
BU BİZİM KIZ EVET. ROSEANNA MCGRAW, 27 YAŞINDA, KÜTÜPHANE MEMURU. AYRINTILARI EN KISA ZAMANDA PAYLAŞACAĞIZ.
KAFKA, CİNAYET MASASI
“Roseanna McGraw,” dedi Hammar. “Kütüphane memuru. İşte bu hiç aklına gelmemiştir.”
“Başka bir teorim vardı,” dedi Kollberg. “Kızı Mjölby’den sanıyordum. Lincoln neresi?”
“Nebraska’da, ülkenin ortalarında bir yerde,” dedi Martin Beck. “Sanırım.”
Hammar telgrafı bir kere daha okudu.
“O zaman tekrar işe koyulsak iyi olur,” dedi. “Bu bize pek bir şey vermiyor.”
“Yeter de artar bile,” dedi Kollberg. “Boş adam değiliz ya.”
“Öyle olsun,” dedi Hammar sakince. “Ama sen ve ben önce elimizdeki vakayı kapatmak zorundayız.”
Martin Beck odasına geri döndü, bir saniye oturup saç diplerine parmaklarıyla masaj yaptı. Bu yeni gelişmenin ilk şaşkınlığını üzerinden atmıştı biraz. Yüz davadan doksan dokuzunda ta en başında ellerinde olacak bilgiye üç ayda ulaşabilmişlerdi. Yapılması gereken esas işlerin tümü hâlâ duruyordu.
Elçilik çalışanları ve Bölge Polis Şefi bekleyebilirdi. Ahizeyi kaldırıp Motala’nın alan kodunu çevirdi.
“Evet,” dedi Ahlberg.
“Kimliği tespit edildi.”
“Kesin mi?”
“Öyle görünüyor.”
Ahlberg hiçbir şey demedi.
“Amerikalıymış. Nebraska’da Lincoln denen bir yerdenmiş. Yazıyor musun?”
“Evet.”
“Adı Roseanna McGraw. Harfleri kodluyorum: Rudolf’un R’si, Olof’un O’su, Sigurd’un S’si, Erik’in E’si, Adam’ın A’sı, Niklas’ın N’si, yine Niklas’ın N’si, Adam’ın A’sı. İkinci kelime: Martin’in M’si büyük harfle, Cesar’ın C’si, Gustav’ın G’si büyük harfle, Rudolf’un R’si, Adam’ın A’sı, Wilhelm’in W’su. Yazdın mı?”
“Tabii, yazdım.”
“Yirmi yedi yaşındaymış, kütüphane memuruymuş. Şu anda tek bildiğim bu.”
“Bunu nasıl başardın?”
“Benim yaptığım bir şey yok, rutin işleyiş. Bir süre sonra onu aramaya başlamışlar işte. Interpol üzerinden değil. Büyükelçilik üzerinden.”
“Ya gemi?” dedi Ahlberg.
“Ne dedin?”
“Gemi. Amerikalı bir turist gemiden değilse eğer, nereden gelmiş olabilir ki başka? Belki benim gemiden değildir de özel bir yattandır. Buradan çok yat geçer.”
“Turist olup olmadığını bilmiyoruz.”
“Doğru. Ben hemen yola çıkıyorum. Burada bir tanıdığı varsa ya da burada yaşamışsa yirmi dört saat içinde öğrenmiş olurum.”
“İyi. Daha fazla bilgi edinir edinmez seni ararım.”
Martin Beck, Ahlberg’in kulağına hapşırarak konuşmayı sonlandırdı. Pardon diyene kadar karşı taraf kapatmıştı.
Baş ağrısına ve tıkalı kulaklarına rağmen uzun zamandır olmadığı kadar kendini iyi hissediyordu. Bir uzun mesafe koşucusu start verilmeden bir saniye önce ne hissediyorsa aynısını hissediyordu sanki. Onu endişelendiren yalnızca iki şey vardı: Katil koşuya start verilmeden önce başlayıp üç ay fark atmıştı ve hangi yöne koştuğu belli değildi.
Bu huzur bozan bakış açısı ve bilinmeyenlere dair spekülasyonlarla birlikte, polis beyni çoktan, kesin sonuçlar elde edeceğinden emin olduğu sonraki kırk sekiz saatlik araştırmanın planını çiziyordu. Kum saatindeki taneciklerin hepsinin eninde sonunda döküleceği ne kadar kesinse bu da o kadar kesindi.
Üç aydır Martin Beck bundan başka şey düşünmemişti. Soruşturmanın gerçek anlamda başlayacağı anı aklından çıkarmamıştı. Zifiri karanlıkta bir bataklıktan çıkmaya çalışmak gibiydi ve şu anda ilk kez ayağının altında sert bir yüzey hissediyordu. Bir sonraki fazla uzak olmayacaktı.
Çabucak sonuca varmayı beklemiyordu. Ahlberg’in Lincoln’lü kadının Motala’da çalıştığını ya da şehre arkadaşlarını ziyarete geldiğini veyahut oraya hiç gidip gitmediğini dahi öğrenebilmesi, Martin için katilin, masasına yaklaşıp cinayet kanıtını önüne koymasından daha çok şaşırtıcı olacaktı.
Öte yandan, ABD’den gelecek ek bilgi ve belgeleri de sabırsızlıkla bekliyordu. Amerika’daki adamın göndereceği ifadelerin farklı versiyonlarını ve Ahlberg’in, hiçbir dayanağı olmasa da kadının oraya tekneyle geldiğine dair inatçı kanaatini kafasında evirip çevirdi. Cesedin suyun kenarına bir arabayla getirildiğini düşünmek daha mantıklıydı.
Hemen sonra Komiser Kafka geldi aklına, adamın neye benzediğini ya da çalıştığı polis merkezinin TV’de gördüklerine benzeyip benzemediğini merak etti.
Tam şu anda Lincoln’de saat kaçtı ve acaba kadın nerede yaşıyordu, bunları da merak etti. Evi boş muydu, mobilyaların üstüne beyaz çarşaf mı örtülmüştü, içerisi basık ve havasız mıydı, toz içinde miydi?
Martin, Kuzey Amerika coğrafyası hakkındaki bilgilerinin gayet kıt olduğunu fark etmenin şaşkınlığını yaşadı. Lincoln’ün nerede olduğundan haberi bile yoktu ve Nebraska ismi onda hiçbir çağrışım yapmıyordu.
Öğle yemeğinden sonra kütüphaneye gidip dünya atlasına göz attı. Lincoln’ü hemen buldu. Şehrin denize kıyısı kesinlikle yoktu, sanki ölçülüp de özellikle ABD’nin göbeğine yerleştirilmiş gibiydi. Oldukça büyük bir şehre benziyordu ama Kuzey Amerika şehirlerine dair bilgi içeren bir kitap bulamadı. Cep almanağının yardımıyla saat farkını hesapladı ve yedi olduğunu buldu. Şimdi Stockholm’de saat öğleden sonra iki buçuktu ve Lincoln’de sabah yedi buçuktu. Tahminen, Kafka hâlâ yatağında, sabah gazetesini okuyordu.
Martin Beck birkaç dakika boyunca haritayı inceledikten sonra parmağını Nebraska eyaletinin en güneydoğu ucundaki toplu iğne başı kadar olan noktaya koydu, Greenwich’ten yaklaşık yüz meridyen uzaklıkta olan noktaya dokunarak kendi kendine, “Roseanna McGraw,” dedi.
Bu ismi defalarca tekrarladı, âdeta bilincine kazımak istiyordu.
Polis merkezine döndüğünde Kollberg daktilosunun başındaydı.
İkisi de tek kelime edemeden telefon çaldı. Santralden arıyorlardı.
“Merkez Telefon İşletmesi, Amerika’dan bir telefon geldiğini haber verdi. Yarım saat sonra arayacaklarmış. Kabul ediyor musunuz?”
Komiser Kafka yatağında uzanmış halde gazete okumuyormuş! Martin bu sefer de çok acele bir karara varmıştı.
“Amerika’dan demek, vay be!” dedi Kollberg.
Kırk beş dakika sonra telefon çaldı. İlk başta bir sürü karmakarışık gürültü, sonra aynı anda konuşan telefon operatörleri derken inanılmaz derecede berrak ve belirgin bir ses duyuldu.
“Evet, ben Kafka. Siz misiniz Bay Beck?”
“Evet.”
“Telgrafımı aldınız mı?”
“Evet. Teşekkürler.”
“Herhangi bir sorunuz var mı?”
“Bunun doğru kadın olduğuna dair hiçbir şüpheniz yok, değil mi?” diye sordu Martin Beck.
“Anadilin gibi konuşuyorsun,” diye yorum yaptı Koll-berg.
“Hayır, bayım, kesinlikle Roseanna. Bir saatten az bir sürede kimliğini teşhis ettirdim. İki kez kontrol ettim. Kız arkadaşına ve Omaha’daki eski erkek arkadaşına verdim. İkisi de son derece emindi. Bununla beraber, size birkaç fotoğraf ve başka şeyler postaladım.”
“Evden ne zaman ayrılmış?”
“Mayıs başında. Avrupa’da iki ay geçirmeyi planlıyormuş. Hayatında ilk kez yurt dışı seyahatine çıkmış. Bildiğim kadarıyla yalnız seyahat ediyormuş.”
“Planları hakkında bir bilginiz var mı?”
“Pek yok. Hatta burada kimsenin bilgisi yok. Size bir ipucu verebilirim. Norveç’ten bir kız arkadaşına kart atmış, bir hafta İsveç’te kalıp Kopenhag’a devam edeceğini yazmış.”
“Başka bir şey yazmamış mı?”
“Bir İsveç gemisine binmekten bahsetmiş. Kırsalda bir göl gezintisi gibi bir şey. O kısım pek net değil.”
Martin Beck nefesini tuttu.
“Bay Beck, hâlâ orada mısınız?”
“Evet.”
Bağlantı hızla kötüleşmeye başlamıştı.
“Sanırım cinayete kurban gitmiş,” diye bağırdı Kafka. “Adamı yakaladınız mı?”
“Henüz değil.”
“Duyamıyorum.”
“Hayır ama umuyorum ki kısa süre içinde yakalayacağız,” dedi Martin Beck.
“Anlamadım, onu vurdunuz mu?”
“Ne? Hayır, hayır, vurma yok…”
“Tamam, duyuyorum, vurmuşsunuz pezevengi,” diye bağırdı Atlantik Okyanusu’nun diğer ucundaki adam. “Harika. Buradaki gazetelere aynen iletirim.”
“Yanlış anladınız,” diye kükredi Martin Beck.
Ne olduğu anlaşılmayan gürültüler içinde bir fısıltı gibi duydu Kafka’nın son cevabını.
“Evet, çok iyi anladım. Adınızı doğru aldım. Hoşça kalın. Sonra haberleşiriz. Tebrikler, Martin.”
Martin Beck ahizeyi yerine koydu. Bütün konuşma boyunca ayakta durmuştu. Nefes nefeseydi ve yüzü kan ter içinde kalmıştı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Kollberg, neden o kadar bağırdığına şaşarak, “Nebraska ile aramızda özel hat mı var sandın?”
“Sona doğru birbirimizi pek iyi duyamadık. Adam, katili vurduğumu sandı. Gazetelere böyle anlatacağını söyledi.”
“Harika. Yarın oralarda günün kahramanı olacaksın. İki gün sonra da seni onursal vatandaş yapar ve Noel’de şehrin anahtarını yollarlar artık. Altın varaklı. ‘Güney Stockholm’lü intikam canavarı, her attığını vuran Martin.’ Bizim oğlanlar çok eğlenecek.”
Martin Beck sümkürdü ve yüzündeki terleri sildi.
“Eee, esas ne dedi? Bir tek ne kadar akıllı olduğunu mu övdü?”
“Övülen daha çok sendin. Verdiğin eşkâlden ötürü. ‘Harika eşkâldi,’ dedi.”
“Kimlikten yüzde yüz emin miymiş?”
“Evet, kesin. Kızın arkadaşıyla ve bir eski âşığıyla kimliği doğrulamış.”
“Başka?”
“Kız mayıs ortasında evinden ayrılmış. Avrupa’da iki ay kalacakmış. İlk kez yurt dışına seyahat ediyormuş. Norveç’ten bir kız arkadaşına kart yollamış, bir hafta burada kalıp Kopenhag’a geçeceğini yazmış. Kafka bana kızın fotoğraflarını ve birkaç şey daha postaladığını söyledi.”
“Hepsi bu mu?”
Martin Beck pencere kenarına yürüyüp dışarı baktı. Başparmağının tırnağını ısırdı.
“Kartta tekne turuna çıkacağını yazmış. İsveç göllerini ve kara suları gezeceği bir tur gibi bir şey…”
Arkasını dönüp meslektaşına baktı. Kollberg artık gülümsemiyordu ve şakacı bakışı kaybolmuştu. Bir süre sonra yavaşça şöyle dedi:
“Demek sahiden kanaldaki gemiyle gelmiş. Motala’daki dostumuz haklıymış.”
“Öyle görünüyor,” dedi Martin Beck.
О проекте
О подписке
Другие проекты
