Читать книгу «Kanaldaki Kadın» онлайн полностью📖 — Пер Валё — MyBook.

“Şu muhabirler. ‘Motala’da canice katledilen kadınla ilgili gizem perdesi kalınlaşıyor. Sadece yerel polis değil, Ulusal Polis Teşkilatı’nın Cinayet Masası bile kör karanlıkta çaresizce dolanıyor.’ Bunları nereden uyduruyorlar merak ediyorum.”

Kollberg şişmandı ve birçok kişinin onu yargılarken feci hatalara düşmesine sebep olan lakayt, şen bir havası vardı.

“‘Vaka, ilk başta sıradan bir hadise gibi görünse de giderek daha karmaşık bir hal aldı. Soruşturmayı yürütenler açıklama yapmıyorlar ama birçok farklı olasılık üzerinde çalışmaktalar. Boren’deki çıplak hatun…’ Of, ne zırvalık!”

Yazının geri kalanına şöyle bir göz atıp gazeteyi yere fırlattı.

“Güzel hatunmuş, ne demezsin! Çarpık bacaklı, kocaman kıçı ve küçücük memeleri olan gayet sıradan bir kadın. Kocaman bir apışı vardı, tabii,” dedi Kollberg. “Talihsizliği de oydu,” diye ekledi filozofça.

“Onu görmüş müydün?” diye sordu Martin Beck.

“Tabii ki, sen görmedin mi?”

“Sadece fotoğraflarını.”

“Ben kendisini gördüm,” dedi Kollberg.

“Öğleden sonra neler yaptın?”

“Sence? Kapı kapı gezip not aldım. Hepsi çöp! On beş ayrı adamı ortalığa salmak mantıksız. Herkesin olayları değerlendirip anlatma şekli başka. Kimisi tek gözlü bir kedi gördüğüne dair dört sayfa yazıyor, kimisi evdeki çocukların sümüklü olduğunu söylüyor, kimisi birkaç paragrafa üç ceset ve bir saatli bomba bulduğunu sığdırıyor… O kadar ki hepsi birbirleriyle alakasız sorular soruyor.”

Martin Beck bir şey demedi. Kollberg iç geçirdi.

“Bir yöntemleri olması lazım,” dedi. “Bu, onlara zaman kazandırır.”

“Evet.”

Martin Beck ceplerini yokladı.

“Biliyorsun, ben sigara içmiyorum,” dedi Kollberg şaka yollu.

“Savcı yarım saat sonra basın toplantısı düzenliyor. Bizim de orada olmamızı istiyor.”

“Ah. Evlere şenlik, desene.”

Gazeteyi işaret etti ve şöyle dedi:

“Bir kere de biz şu muhabirlere soru sorsak. Şu adam dört gündür üst üste, gün bitmeden birisi tutuklanabilir diye yazıyor. Kız da güya yok Anita Ekberg’e, yok Sophia Loren’e benziyormuş.”

Yatakta doğruldu, gömleğinin düğmelerini ilikleyip ayakkabı bağcıklarını bağlamaya koyuldu. Martin Beck pencereye doğru yürüdü.

“Her an yağmur başlayabilir,” dedi.

“Kahretsin,” dedi Kollberg ve esnedi.

“Yorgun musun?”

“Dün gece iki saat uyudum. St Sigfrid’s’deki o tipi arayacağız diye ay ışığında ormanı dolaştık durduk.”

“Ah, tabii ya.”

“Evet, tabii ya! Bu lanet turist yerinde yedi saat aylak aylak dolaştıktan sonra birisi yanımıza gelip Stockholm’deki Klara polis merkezinden birilerinin evvelsi gece herifi Berzelii Parkı’nda yakaladığının haberini verdi.”

Kollberg giyinmeyi bitirip tabancasını yerine yerleştirdi. Martin Beck’e bir bakış atıp, “Gergin bir halin var. Hayırdır?” dedi.

“Özel bir şey yok.”

“Tamam, gidelim. Dünya basını bizi bekliyor.”

Basın toplantısının yapılacağı odada yaklaşık yirmi muhabir toplanmıştı. Ek olarak Savcı, Emniyet Amiri, Larsson ve iki spot lambasıyla bir televizyon fotoğrafçısı da hazırdı. Ahlberg yoktu. Savcı bir masanın arkasına geçip oturmuş, düşünceli bir şekilde bir dosyayı karıştırıyordu. Geri kalanlardan birçoğu ayaktaydı. Herkese yetecek sayıda sandalye yoktu. İçerisi gürültülüydü, herkes aynı anda konuşuyordu. Oda kalabalık olduğundan havası basıklaşmaya başlamıştı bile. Kalabalıktan hiç hoşlanmayan Martin Beck diğerlerinden birkaç adım ötede kalıp soru soracaklarla cevap verecekler arasında bir noktada sırtını duvara vererek yerini aldı.

Birkaç dakika sonra savcı, polis şefine dönüp odadaki gürültü içinde duyulabilecek kadar yüksek bir sesle sordu:

“Ahlberg hangi cehennemde?”

Larsson hemen telefona davrandıktan kırk saniye sonra Ahlberg içeri girdi. Gözleri kırmızıydı, kan ter içindeydi ve hâlâ ceketini giymekle meşguldü.

Savcı ayağa kalkıp masaya kalemiyle hafifçe vurdu. Uzun boylu, yapılı ve son derece düzgün giyimliydi ama sanki biraz fazla şıktı.

“Beyler, son dakikada ilan edilen bu basın toplantısına bu kadar kalabalık gelebilmiş olmanıza memnun oldum. Tüm medya organlarından, basın, radyo ve televizyondan temsilciler görüyorum.”

Televizyon fotoğrafçısına doğru hafifçe eğilip selam verdi, belli ki odada kesin şekilde basın mensubu olduğunu tespit edebildiği bir tek oydu.

“Bu trajik ve… hassas konuya en başından beri çoğunlukla doğru ve sağduyulu yaklaşımınızdan memnun olduğumu da belirtmek isterim. Maalesef birkaç istisna olmadı değil. Sansasyon ve her yöne çekilebilecek spekülasyonlar, böylesi… hassas bir vakada faydalı olmuyor…”

Kollberg esnerken ağzını eliyle kapatma zahmetine bile girmedi.

“Hepinizin bildiği gibi bu vaka… yeniden altını çizmem gereksiz ama bazı özel… hassas noktalara sahip ve…”

Odanın karşı tarafından Ahlberg, Martin Beck’e baktı, donuk mavi gözleri sıkıntılı bir onay ve anlayışla doluydu.

“… ve bu… hassas noktalar, aynı şekilde hassasiyetle ele alınmayı gerektiriyor.”

Savcı konuşmaya devam etti. Martin Beck önünde oturan muhabirin omzunun üzerinden bakınca defterine bir yıldız çizdiğini gördü. Televizyondan gelen adam tripoduna yaslanmıştı.

“… doğal olarak söylemek isterim ki, aslında, daha doğrusu, biz bu hassas vakadaki yardımlarınızdan ötürü minnettarlığımızı saklayamayız. Kısacası, sık sık büyük dedektif diye adlandırdığımız Kamuoyunun desteğine ihtiyacımız var.”

Kollberg tekrar esnedi. Ahlberg çaresiz bir mutsuzluk içinde gibi görünüyordu.

Martin Beck nihayet odadakilere bakmaya cesaret etti. Muhabirlerden üçünü tanıyordu, yaşlıydılar ve Stockholm’den gelmişlerdi. Birkaç tanesini daha tanıdı. Çoğu çok genç görünüyordu.

“Ek olarak, beyler, bu zamana kadar topladığımız bilgiler emrinize hazır,” dedi Savcı ve yerine oturdu.

Böylelikle kendine ait kısmı kesin şekilde bitirmiş bulunuyordu. İlk sorulara Larsson cevap verdi. Birbirinin peşi sıra soru soran üç genç muhabirdendi bunlar. Martin Beck gazetecilerin bir kısmının sessizce oturduğunu ve not da almadığını fark etti. Bu vakada somut bir ipucu olmayışını anlayışla karşılıyor gibiydiler. Fotoğrafçılar esnedi. Odada sigara dumanından göz gözü görmez olmuştu bile.

SORU: Neden bundan önce gerçek bir basın toplantısı olmadı?

CEVAP: Bu vakada pek ipucu ortaya çıkmadı. Ek olarak, bazı önemli meseleler var ki bunları halka açıklamak bu vakanın çözülmesini engelleyebilir.

SORU: Yakında bir tutuklama olacak mı?

CEVAP: Bu mümkün ancak şu anda bulunduğumuz noktadan size kesin bir cevap veremiyoruz maalesef.

SORU: Vakayla ilgili somut bir ipucuna sahip misiniz?

CEVAP: Tek söyleyebileceğimiz, belli başlı hatlarda soruşturmalarımızın devam ettiği.

(Bu hayret verici yarı gerçek açıklamalardan sonra Polis Şefi, inatla tırnak etlerini incelemekte olan Savcı’ya acımaklı bir bakış attı.)

SORU: Meslektaşlarımdan bazılarına yönelik eleştiriler oldu. Acaba vakada görev alanlar, meslektaşlarımın gerçekleri kasten çarpıttığı görüşünde mi?

(Yaptığı haber Kollberg’de büyük bir etki bırakmış olan meşhur hınzır muhabir sormuştu bu soruyu.)

CEVAP: Evet, ne yazık ki.

SORU: Bunun gerçek sorumlusu, gerekli bilgileri vermeyerek bizi karanlıkta bırakan ve kendi yöntemlerimizle gerçeği aramaya mecbur eden polis değil mi?

CEVAP: Hımmm.

(Söz almamış olan muhabirlerden de memnuniyetsizliklerini dile getiren sesler çıkmaya başladı.)

SORU: Cesedin kimliğini tespit ettiniz mi?

(Başkomiser Larsson, hızlı bir bakışla topu Ahlberg’e attıktan sonra oturdu ve göğüs cebinden göstere göstere bir puro çıkardı.)

CEVAP: Hayır.

SORU: Acaba kızın bu şehirden ya da civardan olma ihtimali var mı?

CEVAP: Pek olası görünmüyor.

SORU: Neden?

CEVAP: Öyle olsaydı kimliğini teşhis edebilmiş olurduk.

SORU: Ülkenin başka bir yerinden geldiğine dair şüphenizin tek dayanağı bu mu?

(Ahlberg sıkıntılı bir şekilde Polis Şefi’ne baktı ama adam tüm ilgisini purosuna vermişti.)

CEVAP: Evet.

SORU: Dalgakıran civarındaki aramalardan bir sonuç çıktı mı?

CEVAP: Birtakım şeyler bulduk.

SORU: Bulduklarınızın cinayetle bir ilgisi var mı?

CEVAP: Bu soruyu cevaplamak kolay değil.

SORU: Kadın kaç yaşındaymış?

CEVAP: Tahminen yirmi beş ila otuz yaş arası.

SORU: Onu öldükten tam olarak ne kadar süre sonra buldunuz?

CEVAP: Buna cevap vermek de kolay değil. Üç ila dört gün arası.

SORU: Halka aktarılan bilgiler çok muğlak. Bize daha kesin ve net bir bilgi vermeniz mümkün mü?

CEVAP: Biz de onu yapmaya çalışıyoruz. Maktulün yüzünün bir fotoğrafını da hazırladık, isterseniz bir örneğini alabilirsiniz.

(Ahlberg masasındaki kâğıt yığınına uzandı ve tek tek muhabirlere dağıtmaya başladı. Odadaki hava ağır ve rutubetliydi.)

SORU: Kadının vücudunda belirgin herhangi bir iz var mıydı?

CEVAP: Bildiğimiz kadarıyla hayır.

SORU: Bu ne anlama geliyor?

CEVAP: Hiçbir iz olmadığı anlamına geliyor yani.

SORU: Diş incelemesinden özel bir ipucu çıktı mı?

CEVAP: Sağlıklı dişleri varmış.

(Uzun ve boğucu bir sessizlik izledi bunu. Martin Beck önündeki muhabirin hâlâ çizdiği yıldızı karalamakta olduğunu gördü.)

SORU: Cesedin suya başka bir bölgeden atılmış ve akıntıyla dalgakırana sürüklenmiş olması mümkün mü?

CEVAP: Olası görünmüyor.

SORU: Kapı kapı dolaşarak bir şey öğrendiniz mi?

CEVAP: O iş hâlâ devam ediyor.

SORU: Özetle, polisin elinde tamamen esrarengiz bir vaka olduğu söylenebilir mi?

Cevap veren Savcı oldu.

“Birçok suç başlangıçta esrarengizdir.”

Böylece basın toplantısı sona ermiş oldu.

Dışarı çıkarken yaşlıca muhabirlerden biri Martin Beck’i durdurdu, elini koluna koyup, “Ufacık da olsa bilginiz yok mu?” diye sordu. Martin olumsuz anlamda başını salladı.

Ahlberg’in ofisinde iki adam kapı kapı gezerek topladıkları bilgileri gözden geçiriyordu.

Kollberg masaya yürüdü, kâğıtlardan bazılarına göz attı ve omuz silkti.

Ahlberg geldi, ceketini çıkarıp sandalyesinin arkasına astı. Sonra Martin Beck’e dönüp “Savcı seninle konuşmak istiyor. Hâlâ diğer odada,” dedi.

Savcı ve Emniyet Amiri hâlâ masada oturuyordu.

“Beck,” dedi Savcı, “burada daha fazla kalmanıza ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Üçünüze yetecek kadar çok iş yok sanki.”

“Doğru.”

“Genel anlamda, geriye kalan işlerin başka yerde de rahatlıkla yapılabileceğini düşünüyorum.”

“Olabilir.”

“Kısacası, seni burada alıkoymak istemiyorum, özellikle de kafanda başka meseleler olacaksa.”

“Benim görüşüm de bu yönde,” diye ekledi Polis Şefi.

“Benimki de,” dedi Martin Beck.

El sıkıştılar.

Ahlberg’in ofisinde hâlâ çıt çıkmıyordu. Martin Beck sessizliği bozmadı.

Bir süre sonra Melander girdi içeri. Şapkasını asıp başıyla selam verdi diğerlerine. Sonra masaya gidip Ahlberg’in daktilosunun başına oturdu, bir kâğıt takıp birkaç satır yazdı. Kâğıdı daktilodan çıkardı, imzaladı ve masasındaki dosyaya yerleştirdi.

“O ne, önemli bir şey mi?” diye sordu Ahlberg.

“Değil,” dedi Melander.

İçeri girdiğinden beri tavrını değiştirmemişti.

“Yarın eve dönüyoruz,” dedi Martin Beck.

Kollberg, “Harika,” deyip esnedi.

Martin Beck kapıya doğru bir adım attı, sonra daktilonun başındaki adama dönüp baktı.

“Otele geliyor musun?” diye sordu.

Ahlberg başını arkaya atıp tavana baktı. Sonra ayağa kalkıp kravatını düzeltti.

Otelin lobisinde Melander’den ayrıldılar.

“Ben tokum, yemiştim,” dedi. “İyi geceler.”

Melander derli toplu bir adamdı. Ayrıca harcırahını da tutumlu kullanır ve görev başındayken sosisli sandviç ve alkolsüz içeceğe talim ederdi.

Diğer üçü yemek salonuna gidip oturdu.

“Bir cin tonik,” dedi Kollberg. “Schwepps.”

Diğer ikisi biftek, aquavit ve bira söyledi. Kollberg içkisini alıp üç yudumda bitirdi. Martin Beck muhabirlere verilen dosyanın bir nüshasını çıkarıp okudu.

“Bana bir iyilik yapar mısın?” dedi Martin Beck, Koll-berg’e bakarak.

Kollberg, “Tabii ki,” dedi.

“Yeni bir eşkâl çıkarmanı istiyorum, şahsen bana çıkar. Bir rapor değil, eşkâl istiyorum. Bir ceset değil, insan eşkâli. Ayrıntılı şekilde. Hayattayken neye benziyor olabileceğine dair. Acele etme.”

Kollberg bir süre sessizce oturdu.

“Ne demek istediğini anladım,” dedi. “Bu arada dostumuz Ahlberg bugün dünya basınına gerçek olmayan bir bilgi verdi. Aslında kadının sol uyluğunun iç kısmında bir doğum izi var. Kahverengi. Domuza benziyor.”

“Biz görmedik,” dedi Ahlberg.

“Ben gördüm,” dedi Kollberg.

Yanlarından ayrılmadan önce, “Dert etmeyin,” diye ekledi. “Herkes her şeyi göremez. Her neyse, artık sizin cinayetiniz. Beni gördüğünüzü unutun. Olmamış sayın. Hoşça kalın.”

“Hoşça kal,” dedi Ahlberg.

Sessizce yiyip içtiler. Çok sonra, içkisinden kafasını kaldırmadan konuşmaya başladı Ahlberg:

“Bunun peşini bırakacak mısın yani?”

“Hayır,” dedi Martin Beck.

“Ben de,” dedi Ahlberg. “Asla.”

Yarım saat sonra ayrıldılar.

Martin Beck odasına döndüğünde kapının altında katlanmış birkaç sayfa kâğıt buldu. Açar açmaz Kollberg’in muntazam, okunaklı el yazısını tanıdı. Kollberg’i uzun zamandır tanıdığından pek de şaşırmamıştı.

Soyundu, vücudunun üst kısmını soğuk suyla yıkayıp pijamalarını giydi. Sonra ayakkabılarını dışarı, koridora bıraktı, pantolonunu şiltenin altına serdi ve gece lambasını yakıp tavandaki ışığı söndürerek yatağa girdi.

Kollberg şunları yazmıştı:

Aklını meşgul eden kadınla ilgili şunlar söylenebilir:

1) Senin de bildiğin üzere, 1 metre 67,5 santim boyundaydı, gri-mavi gözleri ve koyu kahverengi saçları vardı. Dişleri sağlamdı; sol uyluğunun üst kısmında, apış arasından dört santim kadar aşağıdaki bir doğum lekesinin dışında, vücudunda herhangi bir ameliyat izi ya da başka bir yara izi yoktu. Kahverengi ve aşağı yukarı bozuk para boyutunda bir izdi bu ama tam yuvarlak değildi, domuz şeklini andırıyordu. Otopsiyi yapan adama göre (ki bana bir tahminde bulunması için telefonda zorladım) 27 ya da 28 yaşındaydı. 56 kilo kadardı.

2) Vücut yapısı şu şekildeydi: Dar omuzlar ve çok ince bir bel, geniş kalçalar ve dolgun bir popo. Vücut ölçüleri yaklaşık 81-58-94. Uyluklar: Kalın ve uzun. Bacaklar: Görece kalın ama şişman olmayan baldırlarla, kaslı. Uzun, düzgün parmaklara sahip ayakları iyi durumda. Ayaklarında nasır yoktu ama sanki sıkça yalınayak yürümüş ve çoğu zaman sandalet ya da lastik bot giymiş gibi topukları kuru ve çatlaktı. Bacakları kıllıydı ve çoğunlukla baldırı çıplak geziyor olmalıydı. Bacaklarının durumu: Bazı kusurlar vardı. Çarpık bacaklı ve paytak yürüyormuş gibi. Vücudu balık etliydi ama şişman değildi. İnce uzun kollar. Küçük eller ama uzun parmaklar. Ayakkabı numarası 38.

3) Bronz tenine bakarsak: İki parçalı mayoyla güneşleniyormuş ve güneş gözlüğü takıyormuş. Ayağında parmak arası terlik olduğu söylenebilir.

4) Cinsel organı iyi gelişmiş ve gür ve siyah kıllarla kaplı. Göğüsleri küçük ve gevşek. Meme uçları iri ve koyu kahverengi.

5) Boynu oldukça kısa. Belirgin yüz hatlarına sahip. Dolgun dudaklı büyük bir ağız. Düz, kalın, kara kaşlar ve daha açık renk kirpikler. Fazla uzun değil. Oldukça geniş, düz, kısa bir burun. Yüzünde kozmetikten eser yok. El ve ayak tırnakları kısa kesilmiş ve sert. Oje izi yok.

6) Otopsi raporunda (ki okudun) şunlara özellikle dikkat ettim: Çocuk doğurmamış ve hiç kürtaj olmamış. Cinayet alışılageldik bir cinsel eylemle bağlantılı işlenmemiş (meni izine rastlanmadı). Ölmeden üç ila beş saat önce yemek yemiş: et, patates, çilek ve süt. Hastalık ya da organlarda herhangi bir değişiklik izine rastlanmadı. Sigara içmiyormuş.

Saat altıda uyandırılmak üzere resepsiyona haber verdim. Hoşça kal.

Martin Beck, Kollberg’in gözlemlerini baştan sona iki kere okuduktan sonra sayfaları katlayarak başucuna koydu. Sonra ışığı söndürüp duvara doğru döndü.

O uykuya dalmadan önce gün ağarmaya başlamıştı.