Kungsholms Caddesi’ndeki emniyetin dışında kesinlikle başka yerde olmayı dileyen iki kişi dikiliyordu. Başlarında polis kepi, üstlerinde pırıltılı düğmeli deri polis ceketi, göğüslerinden çapraz geçen omuz kemerleri ve tabancaları, bellerinde coplarıyla duruyorlardı. Bunlar Kristiansson ve Kvant’tı.
İyi giyimli yaşlıca bir kadın yanlarına yaklaşıp, “Affedersiniz, Hjärne Caddesi’ne nasıl gidebilirim acaba?” diye sordu.
“Bilmiyorum, hanımefendi,” dedi Kvant. “Bir polise sorun. Orada biri duruyor.”
Kadın ağzı açık kalarak baktı.
Kristiansson çabucak, “Biz de buranın yabancısıyız,” diye araya girdi.
Kadın merdivenleri çıkarken hâlâ onlara tuhaf tuhaf bakıyordu.
“Bizi ne için çağırdılar dersin?” diye sordu Kristiansson kaygıyla.
“Bilgi almak için elbette,” diye cevapladı Kvant. “İlk biz gördük, değil mi?”
“Evet,” dedi Kristiansson. “Biz ama…”
“Aması maması yok, Kalle. Doğruca asansöre.”
Üçüncü katta Kollberg ile buluştular. Kollberg dalgın dalgın ve kasvetle onlara baş selamı verdi. Sonra bir kapıyı açıp, “Gunvald, Solna’lı ikili burada,” dedi.
“Beklemelerini söyle,” dedi ofisin içinden bir ses.
“Bekleyin,” dedi Kollberg ve gözden kayboldu.
Yirmi dakika bekledikten sonra Kvant silkelenip konuştu, “Peki ne oluyor şimdi? Mesaimiz bitti ve Siv’e çocuklara bakacağıma söz verdim, doktora gidecekti,” dedi.
“Söylemiştin,” diye onu başından savdı Kristiansson.
“Şeyinde garip bir his varmış, tam şey…”
“Evet, onu da söylemiştin,” diye mırıldandı Kristiansson.
“Şimdi yine canıma okuyacak,” dedi Kvant. “Kadını bu günlerde bir türlü memnun edemiyorum. İyice korkutucu görünmeye başladı. Kerstin de öyle kalçadan genişledi mi?”
Kristiansson cevap vermedi.
Kerstin onun karısıydı ve iş arkadaşıyla karısı hakkında konuşmaktan hoşlanmazdı.
Kvant’ın umurunda değildi.
Beş dakika sonra Gunvald Larsson kapıyı açıp, “Girin,” dedi.
İçeri girip oturdular. Gunvald Larsson ikisini de alıcı gözle süzdü.
“Otursaydınız.”
“Oturduk zaten,” dedi Kristiansson anlamsızca.
Kvant sabrı taşarak bir el hareketiyle onu susturdu. Bela kokusu almaya başlamıştı.
Gunvald Larsson bir süre sessizce ayakta durdu. Sonra kendisi de masasına geçti, derin bir iç çekip söze başladı, “Ne kadar zamandır teşkilattasınız?”
“Sekiz sene,” dedi Kvant.
Gunvald Larsson masasından bir sayfa alıp incelemeye koyuldu.
“Okuma biliyor musunuz?” diye sordu.
“Ah evet,” dedi Kristiansson, Kvant onu durduramadan.
“Okuyun o zaman.”
Gunvald Larsson kâğıdı masanın üzerine itti.
“Orada yazanları anladınız mı? Yoksa açıklamam gerekir mi?”
Kristiansson hayır anlamında başını salladı.
“Memnuniyetle açıklarım,” dedi Gunvald Larsson. “Olay mahallinde yapılmış ilk araştırma raporu. Diyor ki; 44 numara ayakkabı giyen iki kişi, kahrolası otobüsün her tarafında yüzlerce ayak izi bırakmış, hem üst hem de alt katında. Sizce bu iki kişi kim olabilir?”
Cevap gelmedi.
“Şöyle açıklasam iyi olacak. Laboratuvardan bir uzmanla daha yeni konuştum. Olay mahallinin sanki bir su aygırı sürüsü saatlerce üstünde tepinmiş gibi göründüğünü söyledi. Bu uzman, sadece iki kişiden meydana gelen bir insan sürüsünün, bu kadar kısa sürede orada bulunabilecek tüm ayak izlerini böyle silebilmesini inanılmaz bulduğunu ifade etti.”
Kvant’ın tepesi atmaya başladı ve masada oturan adama sert sert baktı.
“Şimdi, su aygırları ve diğer hayvanlar genelde silahlı dolaşmaz,” diye devam etti Gunvald Larsson abartı şeker bir sesle. “Gelgelelim, birisi 7.65 mm Walther ile otobüsün içinde bir el ateş etmiş, tam olarak ön merdivenlerden yukarıya. Kurşun tavandan sekmiş ve üst kattaki koltuk döşemelerinden birinin içine gömülü bulunmuş. Sizce bu atışı kim yapmış olabilir?”
“Biz yaptık,” dedi Kristiansson. “Yani ben yaptım.”
“Ha, öyle mi? Neye ateş ediyordun peki?”
Kristiansson hiç mutlu olmayarak ensesini kaşıdı. “Hiçbir şeye,” dedi.
“Bir uyarı atışıydı,” dedi Kvant.
“Kim için?”
“Katilin hâlâ otobüsün içinde olabileceğini ve üst katta saklanabileceğini sandık,” dedi Kristiansson.
“Saklanıyor muydu?”
“Hayır,” dedi Kvant.
“Nereden biliyorsunuz? Bundan sonra ne yaptınız?”
“Yukarı çıkıp şöyle bir baktık,” dedi Kristiansson.
“Orada kimse yoktu,” dedi Kvant.
Gunvald Larsson ikisine de en az yarım dakika boyunca baktı.
Sonra avucunun içini masanın üstüne şap diye vurup kükredi, “Demek ikiniz birden yukarı çıktınız! Nasıl bu kadar aptal olabildiniz?”
“İkimiz de farklı yönden çıkıp baktık,” diye kendilerini savundu Kvant. “Ben arka merdivenden, Kalle de önden çıktı.”
“Orada her kim varsa, kaçamasın diye,” dedi Kristiansson, durumu düzeltmek istercesine.
“Ama Yüce Tanrım, orada kimse yoktu! Tek başarınız, koskoca kahrolası otobüsün içindeki her bir ayak izini mahvetmekti! Dışarıdakiler de cabası! Peki cesetlerin arasında ne diye tepindiniz? İçeriyi olduğundan daha korkunç bir rezalete çevirmek için mi?”
“Hâlâ yaşayan var mı diye anlamak için,” dedi Kristiansson.
Bembeyaz oldu ve yutkundu.
“Sakın gene kusmaya başlama, Kalle,” dedi Kvant, azarlar gibi.
Kapı açıldı ve Martin Beck içeri girdi. Kristiannson anında ayağa kalktı ve Kvant da onu takip etti. Martin Beck onlara baş selamı verip soru sorar gibi Gunvald Larsson’a baktı.
“Sen mi bağırıyorsun böyle? Bu çocuklara zılgıt çekmenin bir faydası yok.”
“Evet var,” diye karşı çıktı Gunvald Larsson. “Yapıcı bir zılgıt.”
“Yapıcı mı?”
“Aynen. Bu iki salak…”
Ansızın susup kelime seçimine çekidüzen verdi.
“Bu iki meslektaşımız elimizdeki tek tanıklar. Şimdi dinleyin bakalım, siz ikiniz! Saat kaçta vardınız olay yerine?”
“On biri on üç geçe,” dedi Kvant. “Kronometremle saati kontrol ettim.”
“Bense tam şu anda oturduğum noktada oturuyordum,” dedi Gunvald Larsson. “Telefonum saat on biri on sekiz geçe çaldı. Eğer geniş bir zaman ayırırsak, yarım dakika boyunca arabadaki telsizle oyalandınız, Polis Merkezi’nin de bana ulaşması on beş saniye sürdü desek, geriye hâlâ dört dakikadan fazla zaman kalır. O zaman içinde ne yapıyordunuz?”
“Şey…” dedi Kvant.
“Zehirlenmiş sıçanlar gibi oradan oraya koşturuyor, kana ve dağılmış beyinlere basıyor, cesetleri oynatıyor ve kim bilir ne halt ediyordunuz. Dört dakika.”
“Bunun neresi yapıcı anlamadım…” diye başladı Martin Beck ama Gunvald Larsson lafını ağzına tıktı.
“Bir dakika. Bu sersemlerin dört dakika harcayıp olay yerinin içine etmeleri gerçeği dışında, oraya on biri on üç geçe varmışlar. Kendiliğinden değil, o otobüsü ilk fark eden adamın haber vermesi sonucu gitmişler. Doğru mu?”
“Evet,” dedi Kvant.
“Köpekli ihtiyar delikanlı,” dedi Kristiansson.
“Aynen öyle. Adını bile öğrenme zahmetine girmedikleri birisinden duymuşlar, eğer bugün buraya gelme nezaketini göstermeseydi, hayatta kimliğini belirleyemeyeceğimiz o birisinden. Bu köpekli adamı ilk ne zaman gördünüz?”
“Şey…” dedi Kvant.
“Otobüsün yanına varmadan iki dakika önce,” dedi Kristiansson botlarına bakarak.
“Aynen. Çünkü adamın ifadesine göre, arabada oturarak ve ona kaba saba bağırarak en az bir dakika kaybetmişsiniz. Köpekler vesaire hakkında zırvalayıp durmuşsunuz. Yanılıyor muyum?”
“Hayır,” diye mırıldandı Kristiansson.
“Bilgiyi aldığınızda dolayısıyla saat on biri on ya da on bir geçiyormuş. Bu adam sizi durdurduğunda otobüse ne kadar yakındınız?”
“Yaklaşık üç yüz metre kadar,” dedi Kvant.
“Bu doğru, bu doğru,” dedi Gunvald Larsson. “Bu adam yetmiş yaşında ve peşinde sürüklemesi gereken hasta bir daksundu olduğundan dolayı…”
“Hasta mı?” diye şaşırdı Kvant.
“Aynen öyle,” diye cevap verdi Gunvald Larsson. “Kör olasıca köpeğin belinde disk kayması varmış ve iki arka ayağı tutmaz gibiymiş.”
“Ne demek istediğini sonunda anlıyorum,” dedi Martin Beck.
“Hı hı. Adamı bugün aynı çevreyi deneme amaçlı koşturdum. Köpeğiyle falan. Üç kere yaptırdım, sonra köpek pes etti.”
“Ama bu, hayvanlara zulüm,” diye başkaldırdı Kvant.
Martin Beck buna şaşırmıştı, bu yüzden adama ilgili bir bakış attı.
“Her hâlükârda, bu ikisi ne kadar denerse denesin, o mesafeyi üç dakikadan daha kısa sürede tamamlayamadılar. Demek ki adam otobüsü en geç on biri yedi geçe görmüştü. Zaten biz de katliamın bundan üç dört dakika önce gerçekleştiğini biliyoruz.”
“Onu nereden biliyorsunuz?” dedi Kristiansson ve Kvant bir ağızdan.
“Sizi ilgilendirmez,” diye karşılık verdi Gunvald Larsson.
“Memur Stenström’ün kol saatinden,” dedi Martin Beck. “Mermilerden biri göğsünden geçip sağ bileğine inmiş. Kol saatinin tam ortasını kırmış, Omega Speedmaster marka saat de uzmanımıza göre aynı saniye durmuş. Saatin kolları on biri üç dakika otuz yedi saniyeyi gösteriyordu.”
Gunvald Larsson ona pis pis baktı.
“Biz Komiser Stenström’ü tanıyoruz, zaman konusunda çok titizdi,” dedi Martin Beck üzgünce. “Saatçilerin ‘saniye manyağı’ dedikleri türde biriydi. Yani saati her zaman saniyesi saniyesine doğru zamanı gösterirdi. Sen devam et, Gunvald.”
“Köpekli bu adam Karlbergsvägen tarafından Norrbacka Caddesi üzerinden yaklaşıyordu. Hatta sokağın başladığı yerde otobüs onu geçmişti. Norrbacka Caddesi boyunca yürümesi yaklaşık beş dakikasını almış. Otobüs bu mesafeyi kırk beş saniyede kat etmiş. Adam yolda kimseye rastlamamış. Köşeye vardığında otobüsün, sokağın karşı tarafında durduğunu görmüş.”
“Eee, ne olmuş?” dedi Kvant.
“Kapa çeneni,” dedi Gunvald Larsson.
Kvant bir şey söylemek için öfkeyle ağzını açmayı düşündü ama Martin Beck’e bakıp tekrar kapattı.
“Camların kırıldığını görmemiş, ki bu arada bu iki harika arkadaş nihayet otobüsün içine girdiğinde de fark etmemişler. Fakat ön kapının açık olduğunu görmüş. Kaza olduğunu zannetmiş ve yardım getirmek için acele etmiş. Hesaplamış, açıkçası yanılmamış da. Norrback Caddesi’nin yokuşunu gerisin geri tırmanacağına son durağa gitmenin daha çabuk olacağını düşünmüş, Norra Stations Caddesi boyunca güneybatı istikametinde yürümeye başlamış.”
“Neden?” diye sordu Martin Beck.
“Çünkü hattın sonunda bekleyen bir başka otobüs olur diye düşünmüş. Şans bu ya, yokmuş. Onun yerine, maalesef devriye gezen bir polis arabasına rastlamış.”
Gunvald Larsson cam mavisi gözlerini Kristiansson ve Kvant’a çevirdi.
“Solna’dan bir devriye arabası, hani bir taşı kaldırırsın da altından böcekler kaçışır ya, aynı onun gibi kendi mıntıkalarından sessizce ayrılmışlar. Eee, sınırda, motorunuz çalışır durumda kaç dakikadır duruyordunuz?”
“Üç,” dedi Kvant.
“Daha doğrusu dört beş diyelim,” dedi Kristiansson.
Kvant ona yandan bir bakış fırlattı.
“O yönden gelen herhangi birini gördünüz mü?”
“Hayır,” dedi Kristiansson. “Köpek gezdiren o adama kadar kimseyi görmedik.”
“Demek ki katil, Norra Stations Caddesi boyunca güneybatıya doğru kaçmış olamaz ya da Norrback Caddesi’nden yukarı güneye gitmiş olamaz. Eğer yük trenleri istasyonuna geçmediğini düşünürsek geriye tek olasılık kalıyor. Tam ters yöndeki Norra Stations Caddesi.”
“Peki… istasyonun boş alanına gitmediğini nereden biliyoruz?” diye sordu Kristiansson.
“Çünkü orası siz ikinizin görünürdeki her şeyi ayağınızla çiğnemediği tek yerdi. Çitin üstüne tırmanıp oranın da içine etmeyi unutmuşsunuz.”
“Tamam, Gunvald, mesajın anlaşıldı artık,” dedi Martin Beck. “Güzel. Fakat her zamanki gibi sadede gelmen asırlar aldı.”
Bu yorum Kristiansson ve Kvant’ı cesaretlendirip aralarında rahatlama ve gizli bir anlaşmayla dolu bakışmalarına sebep oldu. Fakat Gunvald Larsson çıkıştı, “Eğer siz ikinizin o kalın kafası azıcık çalışıyor olsaydı, arabaya biner, katili yakalayıp getirmiş olurdunuz.”
“Ya da bizi de vururdu,” diye karşılık verdi Kristiansson.
“O herifi ele geçirdiğimde siz ikinizi bir güzel önüme katacağım,” dedi Gunvald Larsson vahşice.
Kvant duvar saatine çaktırmadan bakıp, “Artık gidebilir miyiz?” diye sordu. “Karım…”
“Evet,” dedi Gunvald Larsson. “Cehennemin dibine gidebilirsiniz!”
Martin Beck’in kınayan bakışlarından kaçıp, “Neden akıl edemediler ki?” dedi.
“Bazı insanların kafası biraz geç çalışır,” dedi Martin Beck dostça. “Bu sadece dedektiflere özgü bir şey değil.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
