Martin Beck, Bagarmossen’deki evinin kapısında durdu. Yağmurluğunu çıkarıp üstündeki suyu silkeledi, ondan sonra evin holüne asıp kapıyı kapattı.
Hol karanlıktı ama Martin Beck ışığı yakma zahmetine girmedi. Kızının odasının altından gelen ince bir çizgi şeklindeki ışığı gördü. İçeriden radyo ya da pikap sesi geliyordu. Kapıyı tıklatıp içeri girdi.
Kızının adı Ingrid’di ve on altı yaşındaydı. Son günlerde olgunlaşmış, iyice serpilmişti ve Martin Beck onunla eskisinden daha iyi anlaşıyordu. Sakin, gerçekçi ve oldukça zekiydi, Martin Beck onunla sohbet etmekten hoşlanırdı. Düz lisede altıncı yılındaydı, derslerini kolaylıkla geçiyordu ama Martin’in zamanında dendiği gibi ‘inek’ bir öğrenci de değildi.
Yatakta sırtüstü uzanmış, kitap okuyordu. Komodinin üzerindeki pikap çalıyordu. Pop müzik değil ama klasik müzikti, Beethoven, diye tahmin etti Martin Beck.
“Selam,” dedi. “Daha yatmadın mı?”
Sözlerinin manasızlığı karşısında durdu. Bir an için, bu dört duvar arasında son on yıl boyunca konuşulmuş bütün gündelik lafları düşündü.
Ingrid kitabını kenara bırakıp müziği kapattı. “Selam baba. Ne dedin?”
Martin Beck başını iki yana salladı.
“Tanrım, bacakların amma ıslanmış,” dedi kız. “O kadar çok mu yağıyor?”
“Şakır şakır. Annenle Rolf uyudu mu?”
“Sanırım. Annem, yemekten sonra Rolf’u yatağına götürdü. Kardeşim üşütmüş, öyle dedi.”
Martin Beck yatağa oturdu.
“Eh, bana gayet iyi görünmüştü. Ama itiraz etmeden yattı uyudu. Herhâlde yarın okuldan yırtmak için.”
“Sen bu arada hâlâ derslerle uğraşıyorsun galiba. Ne çalışıyorsun?”
“Fransızca. Yarın sınav var. Beni sınav için test etmek ister misin?”
“Pek faydası olmaz. Fransızcam kuvvetli değildi. Sen yat uyu en iyisi.”
Kızı ayağa kalktı ve söz dinleyerek yorganın altına girip kıvrıldı. Martin Beck kızının üstünü örttü. Kapıyı arkasından kapatmadan önce onun fısıldadığını duydu, “Yarın için bana şans dile.”
“İyi geceler.”
Martin Beck karanlıkta mutfağa gidip bir süre pencerenin yanında ayakta dikildi. Yağmur hafiflemiş gibiydi ama belki de mutfak penceresi rüzgârdan korunduğu için öyle görünüyordu. Martin Beck, Amerikan büyükelçiliğine karşı yapılan gösteriler esnasında neler olduğunu merak etti. Gazeteler acaba polisin tavrını beceriksiz ve yersiz mi yoksa zalim ve provokatör mü bulmuştu? Ne söylerse söylesinler sonuçta polisi eleştirip duracaklardı. Martin Beck kendini bildi bileli teşkilata sadık olduğundan, eleştirilerin tek taraflı olsa bile, çoğunlukla haklı olduğunu sadece kendine itiraf edebilirdi. Ingrid’in birkaç hafta önce bir akşam söylediklerini düşündü. Okuldan arkadaşlarının çoğu politikti, toplantılara ve gösterilere katılıyordu ve çoğu, polisten hiç hoşlanmıyordu. Ingrid çocukken babasının polis olmasıyla övünüp böbürlenebildiğini söylerdi ancak şimdi, bunu kendine saklamayı yeğliyordu. Utandığından değil sadece bütün polis teşkilatını savunmak zorunda kalacağı birtakım tartışmalara sürüklendiği için böyleydi. Saçmaydı elbette ama durum buydu.
Martin Beck oturma odasına girdi, karısının yatak odasını dinleyip hafiften horlama sesini duydu. Dikkatlice çekyatı açtı, duvardaki ışığı yakıp perdeleri örttü. Bu çekyatı yakın zamanda almış ve geceleri eve geç döndüğünde karısını rahatsız etmek istememe bahanesiyle yatak odasından buraya taşınmıştı. Karısı bazen bütün gece çalıştığını, gündüz uyuması gerektiğini ve oturma odasının ortasında bir dağınıklık istemediğini söyleyerek buna itiraz etmişti. Martin Beck ise o durumda yatak odasında uzanıp orayı dağınık kılacağına söz vermişti; zaten gün içinde karısı pek oraya girmiyordu. Şimdi son bir aydır oturma odasında uyuyordu ve Martin Beck de hâlinden memnundu.
Karısının adı Inga’ydı.
Aralarındaki ilişki yıllar içinde yıpranmıştı ve artık onunla aynı yatağı paylaşmamak içini rahatlatıyordu. Bu duygu bazen ona vicdan azabı çektiriyordu ama on yedi yıllık evliliğin ardından elinden bir şey gelmiyordu, Martin Beck bunun kimin hatası olduğundan endişelenmeyi çoktan bırakmıştı.
Martin Beck öksürük krizini bastırdı, ıslak pantolonunu çıkarıp kaloriferin yanındaki sandalyeye astı. Koltuğa oturmuş, çoraplarını çıkarırken aklına Kollberg’in gece yürüyüşlerinin de sahiden evliliğinin sıkıcı bir rutine girmesinden kaynaklanabileceği geldi.
Şimdiden mi? Kollberg daha on sekiz aydır evliydi.
İlk çorabı daha ayağından çıkmadan bu fikri kafasından attı. Lennart ve Gun birlikte mutluydu, orası su götürmezdi. Ayrıca, ona neydi ki?
Martin Beck ayağa kalkıp çıplak hâlde kitaplığa yürüdü. Uzun bir süre kitaplara baktıktan sonra içlerinden birini seçti. Eski İngiliz diplomat Sör Eugene Millington-Drake tarafından yazılmıştı ve Graf Spee ile La Plata savaşı hakkındaydı. Martin Beck bu kitabı bir yıl önce ikinci el satın almış fakat daha okumaya fırsat bulamamıştı. Yatağa girdi, suçluluk duyarak öksürdü, kitabı açtığında sigarası olmadığını gördü. Çekyatın bir başka avantajı da artık yatakta gönlünce sigara içebilmesiydi.
Tekrar ayağa kalktı, yağmurluğunun cebinden nemli ve yamyassı olmuş bir paket Floridas çıkardı, sigaraları kurumaları için komodine dizdi ve yanmaya en yakın duranı yaktı. Sigarayı dişlerinin arasında tuttu, bir bacağı yataktaydı, telefon çaldı.
Telefon koridordaydı. Altı ay önce Martin Beck oturma odasına paralel hat çekilmesi için başvurmuştu fakat Telekomünikasyon Servisi’nin çalışma hızını bildiğinden paralel hat çekilene kadar bir altı ay daha beklemeye hazırlıklıydı.
Anında koridora atlayıp telefonun ikinci çalışı bitmeden ahizeyi kaldırdı.
“Beck.”
“Başkomiser Beck mi?”
Hattın diğer ucundaki sesi tanıyamadı.
“Evet, buyurun.”
“Polis merkezinden arıyoruz. Norra Stations Caddesi’nin sonuna yakın bir noktada, 47 numaralı güzergâhta, içindeki yolcuları vurulmuş bir otobüs bulundu. Derhâl oraya gitmeniz isteniyor.”
Martin Beck’in ilk düşüncesi, eşek şakasına kurban gittiğiydi ya da onu düşman bellemiş birisinin, sırf onu yağmurda dışarı çıkarmak için kandırmaya çalıştığıydı.
“Bu haberi kimden aldınız?” diye sordu.
“Beşinci Bölge Amiri Hansson. Emniyet Müdürü Ham-mar da bilgilendirildi.”
“Kaç ölü var?”
“Henüz emin değiller. En az altı.”
“Tutuklanan var mı?”
“Bildiğim kadarıyla hayır.”
Martin Beck yolda Kollberg’i de alabileceğini düşündü. Taksi bulursa iyi olurdu. Şöyle dedi, “Hemen geliyorum.”
“Ah, Başkomiser…”
“Evet?”
“Ölenlerden biri… sizin bürodanmış galiba.”
Martin Beck ahizeyi iyice sıktı.
“Kim?”
“Bilmiyorum. İsim vermediler.”
Martin Beck ahizeyi yerine koyup başını duvara yasladı. Lennart! Kesin oydu. Yağmurun altında dışarıda ne bok yiyordu ki? 47 numaralı otobüste ne arıyordu? Hayır, hayır, Kollberg olamazdı, bir hata vardı.
Telefonu açıp Kollberg’in evini aradı. Karşı tarafta telefon çaldı. İki. Üç. Dört. Beş.
“Kollberg.”
Gun’ın uyku mahmuru sesini duydu. Martin Beck sakin ve doğal konuşmaya çalıştı.
“Selam. Lennart orada mı?”
Kadının doğrulmasıyla yatağın gıcırdadığını duyduğunu sandı ve cevap gelene kadar uzun bir süre geçti.
“Hayır, en azından yatakta değil. Seninle sanıyordum. Daha doğrusu sen buradaydın.”
“Ben çıkarken o da çıktı. Yürüyüş yapacaktı. Evde olmadığından eminsin?”
“Mutfakta olabilir. Bir dakika, bakayım.” Geri dönmesi birkaç asır sürdü sanki.
“Hayır, Martin. Evde yok.”
Şimdi onun sesi de endişeli gelmişti.
“Nerede olabilir ki?” dedi. “Bu havada?”
“Sadece hava alıyordur. Ben de şimdi döndüm eve, o yüzden çok kalmış olamaz. Merak etme.”
“Eve dönünce seni aramasını söyleyeyim mi?”
Kadının içi rahatlamış gibiydi.
“Hayır, önemli değil. İyi uykular. Hoşça kal.”
Martin Beck ahizeyi yerine koydu. Birdenbire o kadar üşüdü ki dişleri takırdadı. Ahizeyi tekrar kaldırdı, elinde tuttu ve neler olduğunu öğrenmek için birilerini araması gerektiğini düşündü. Sonra en iyisi oraya en kısa yoldan bizzat gitmek diye karar verdi. En yakındaki taksi durağını aradı, hemen cevap aldı.
Martin Beck yirmi üç yıldır polisti. Bu süre boyunca birçok meslektaşı görev esnasında hayatını kaybetmişti. Her seferinde büyük vurgun yemişti ve zihninin bir köşesinde hep polislik mesleğinin gün geçtikçe riskli olduğu, bir sonraki sefer sıranın ona geleceği düşüncesi dururdu. Fakat mesele Kollberg olunca hisleri bir meslektaşına duyulan hislerle sınırlı değildi. Yıllar içinde çalışırken birbirlerine çok bağlanmışlardı. Birbirlerini iyi tamamlıyorlardı ve akıllarından geçenleri daha söze dökülmeden anlamayı öğrenmişlerdi. Kollberg on sekiz ay önce evlenip Skärmarbrink’e taşındığında mesafe olarak da yakınlaşmış ve boş vakitlerinde de buluşmaya başlamışlardı.
Kollberg daha kısa süre önce, nadir yaşadığı bir depresif ruh hâli anında, “Sen olmasaydın, Tanrı biliyor ya, teşkilatta kalmazdım,” demişti.
Martin Beck ıslak yağmurluğunu üstüne geçirip merdivenlerden koşarcasına inerken ve bekleyen taksiye binerken bunu düşündü.
Yağmura ve saat geç olmasına rağmen, Karlbergsvägen’e doğru çekilmiş kordonun etrafında bir grup insan toplanmıştı. Taksiden inen Martin Beck’e merakla baktılar. Siyah bir yağmurluk giymiş, genç bir memur üstünü aramak için bir hışımla atladı fakat başka bir polis kolunu tutup selam verdi.
Açık renk trençkotlu ve şapkalı ufak tefek bir adam Martin Beck’in önüne çıkıp şöyle dedi: “Başınız sağ olsun, Başkomiserim. Az önce öğrendim ki sizin ekipten…”
Martin Beck adama öyle bir baktı ki adam cümlesinin geri kalanını yuttu.
Martin Beck bu şapkalı adamı çok iyi tanır ve ondan hiç mi hiç hoşlanmazdı. Adam serbest gazeteciydi ve kendini cinayet muhabiri sayardı. Özel alanı cinayetlerdi ve yazıları sansasyonel, mide bulandırıcı ve çoğunlukla yalan yanlış ayrıntılarla dolu olurdu. Hatta yazılarını, sadece en kötü haftalık dergiler basardı.
Adam geri çekildi. Martin Beck bacaklarını kordonun üstünden karşı tarafa attı. Torsplan’a doğru, benzer bir kordon daha çekildiğini gördü. Kordonla ayrılmış alana siyah beyaz arabalar, parlak yağmurluklu, kimliği belli olmayan karaltılar doluşmuştu. Çift katlı kırmızı otobüsün etrafındaki zemin gevşek ve balçık gibiydi.
Otobüsün iç ışıkları ve farları yanıyordu fakat uzayan bu ışıklar sağanak yağışta pek uzağa ulaşamıyordu. Adli Tıp’tan gönderilen ambulans otobüsün arka kısmında, anteni Karlbergsvägen’e dönük hâlde duruyordu. Adli tıp uzmanının arabası da olay yerindeydi. Yıkık dikenli telin arkasında birtakım adamlar ışıldak kurmakla meşguldü. Tüm bu ayrıntılar, olağanın çok daha dışında bir olayın yaşandığını gösteriyordu.
Martin Beck sokağın diğer tarafındaki iç karartıcı apartmanlara şöyle bir baktı. Işığı yanan pencerelerin çoğunda birileri duruyordu ve yağmurdan ıslanmış pervazların arkasında, silik beyazlıklar hâlinde cama yapışmış suratlar seçiliyordu. Geceliğinin üstüne yağmurluk, yağmur çizmesi giymiş baldırı çıplak bir kadın kazanın meydana geldiği noktanın tam karşısındaki girişin kapısından çıktı. Sokağın ortasına kadar yürüdükten sonra bir polis memuru onu durdurdu. Polis, kadının koluna girip onu tekrar kapısının önüne götürdü. Polis memuru önden yürüdü ve kadın ıslak beyaz geceliği bacaklarına dolanarak arkasından koşturdu.
Martin Beck otobüsün kapılarını göremiyordu fakat içeride hareket eden insanları görüyordu, adli tıp çalışanlarının çoktan işe koyulduğunu düşündü. Cinayet masasından kimseyi göremedi fakat aracın diğer tarafında bir yerde olacaklarını tahmin etti.
İstemeye istemeye adımlarını yavaşlattı. Birazdan göreceklerini düşündü, ceketinin cebinde ellerini yumruk yapıp sıktı ve adli tıp uzmanlarının gri aracının etrafında genişçe döndü.
Otobüsün açık orta kapısının aydınlattığı yerde uzun yıllar amiri olan ve şimdi emniyet müdürü olmuş Hammar duruyordu. Anlaşılan otobüsün içindeki birisiyle konuşuyordu. Lafını yarıda bırakıp Martin Beck’e döndü.
“Demek buradasın. Seni aramayı unuttular demeye başlamıştım.”
Martin Beck bunu cevapsız bırakarak kapılara doğru yürüyüp içeri baktı.
Midesi sanki düğümlendi. Beklediğinden çok daha kötüydü.
Soğuk parlak ışık her bir ayrıntıyı iğne gibi göze sokuyordu. Otobüsün tamamı yamulmuştu, kanla kaplı cansız bedenlerle dolu gibiydi.
Arkasını dönüp yürüyüp gitmek, bir daha hiç bakmak zorunda olmamak isterdi. Ancak bu düşüncesi, yüzünden belli olmuyordu. Bunun yerine, kendini zorlayarak tüm ayrıntıları zihninde not aldı. Laboratuvardan gelen adamlar sessiz ve metotlu bir şekilde çalışıyordu. İçlerinden biri Martin Beck’e bakıp yavaşça kafa salladı.
Martin Beck cesetleri teker teker süzdü. Hiçbirisini tanımıyordu. En azından bu hâliyle.
“Şuradaki,” dedi birdenbire, “yoksa o…”
Hammar’a döndü ve yerinden fırladı.
Hammar’ın arkasından, karanlıkta Kollberg belirmişti, şapkasızdı ve saçları alnına yapışmıştı.
Martin Beck ona bakakaldı.
“Selam,” dedi Kollberg. “Ben de sana ne oldu diye merak etmeye başlamıştım. Tam seni tekrar aratacaktım.”
Martin Beck’in önünde durup onu yakından inceledi.
Ardından otobüsün içine hızlıca bir bakış atıp midesinin bulandığını belli eden bir bakışla devam etti, “Bir fincan kahve alsan iyi olur. Hemen getiriyorum.”
Martin Beck hayır anlamında başını salladı.
“Evet,” dedi Kollberg.
Uzaklaştı. Martin Beck arkasından bakakaldı, ardından tekrar ön kapıya doğru yürüyüp içeriye baktı. Hammar ağır adımlarla arkasından takip etti. Otobüsün şoförü direksiyonda yığılıp kalmıştı. Başının arkasından vurulduğu belliydi. Martin Beck adamın yüzünü inceledi ve tuhaf bir biçimde, kusacak gibi olmamasına şaşırdı. Yağmurun altında ifadesiz bir suratla dikilen Hammar’a döndü.
“Burada ne arıyormuş?” dedi Hammar tonlamasız bir sesle.
“Bu otobüste mi?”
Tam o saniye, Martin Beck telefondaki adamın kimi kastettiğini anladı.
Üst kata çıkan merdivenlerin arkasında, pencerenin dibindeki koltukta cinayet masasından komiser yardımcısı Åke Stenström oturuyordu. Martin Beck’in en genç meslektaşlarından biriydi.
‘Oturmak’ belki de doğru sözcük değildi. Stenström’ün açık mavi poplin yağmurluğu kana bulanmıştı ve sağ omzu, yanında oturan iki büklüm olmuş genç kadının sırtına dayanmış hâlde koltuğuna yayılmıştı.
Ölmüştü. Tıpkı o genç kadın ve otobüsteki diğer altı kişi gibi.
Sağ elinde polis tabancasını tutuyordu.
Yağmur bütün gece yağdı ve güneş sekize yirmi kala doğmasına rağmen, bulutları delecek kadar güçlenmesi ve belli belirsiz, puslu bir ışık yayması saat dokuzu buldu.
Norra Stations Caddesi’nin karşısındaki kaldırımda otobüs on saat evvel durduğu hâlde kalmıştı.
Fakat aynı olan tek şey oydu. Şu ana dek alanı geniş çapta çevreleyen polis kordonunun içine yaklaşık elli adam girmişti ve dışarıda, meraklı izleyicilerin sayısı arttıkça artmıştı. Birçoğu gece yarısından beri orada dikiliyordu ve tek gördükleri polis ve ambulans çalışanları, her çeşit ciyak ciyak sirenli araçlardı. Siren sesleriyle dolu bir gece olmuştu, ıslak sokaklarda arabalar durmadan sebepsizce boş boş gidip gelmişti.
Hiç kimse bir şey bilmiyordu fakat kulaktan kulağa fısıltılar başlamıştı. Çok geçmeden bu fısıltılar kalabalık arasında yayılıp etraftaki evlere ve şehre dağıldı ve sonunda somutlaşarak ülke çapında uçuştu gitti. Şimdi sarf edilen sözcükler sınırları aşmıştı.
Toplu katliam.
Stockholm’de toplu katliam.
Stockholm’de bir otobüste yaşanan şu büyük katliam.
Herkes an az bu kadarını biliyordu.
Kungsholms Caddesi’ndeki emniyet amirliğinde de bundan fazlası biliniyor denemezdi. Hatta soruşturmadan kimin sorumlu olduğu bile bilinmiyordu. Telefonlar mütemadiyen çalıyor, insanlar içeri girip çıkıyor, yerler kirleniyordu. Ter ve yağmurdan yapış yapış olmuş etraftaki insanların sinirleri bozuktu.
“Kim isim listesi üstünde çalışıyor?” diye sordu Martin Beck.
“Rönn galiba,” dedi Kollberg, arkasını dönmeden. Planı duvara bantla yapıştırmakla uğraşıyordu. Taslak çizim üç metreden uzundu, yarım metre genişliğindeydi. Bu yüzden de idare etmesi zordu.
“Bana yardım edebilecek kimse var mı acaba?” dedi.
“Tabii,” dedi Melander sakin sakin, piposunu bırakıp ayağa kalktı.
Fredrik Melander uzun boylu, zayıf bir adamdı, hep ciddi görünürdü ve yaradılış gereği çok düzenliydi. Kırk sekiz yaşındaydı ve cinayet masasında dedektif komiserdi. Kollberg onunla yıllar yılı birlikte çalışmıştı. Kaç yıl olduğunu hatırlamıyordu. Öte yandan Melander hatırlardı. Hiçbir şeyi unutmamasıyla meşhurdu.
İki telefon çaldı.
“Alo. Başkomiser Beck. Kim? Hayır, burada değil. Aramasını söyleyeyim mi? Ah, anladım.”
Telefonu kapatıp diğerine uzandı. Yaklaşık elli yaşlarında, neredeyse saçları bembeyaz olmuş bir adam dikkatlice kapıyı açıp çekingen bir edayla eşikte durdu.
“Evet, Ek, ne istiyorsun?” diye sordu Martin Beck ahizeyi kaldırınca.
“Otobüs hakkında…” dedi beyaz saçlı adam.
“Ne zaman mı eve döneceğim? En ufak bir fikrim yok,” dedi Martin Beck telefona.
“Kahretsin,” diye çıkıştı Kollberg, bir seloteyp parçası tombul parmaklarına dolanınca.
“Dur sakin ol,” dedi Melander.
Martin Beck eşikte dikilen adama döndü.
“Eee, ne olmuş otobüse?”
Ek kapıyı kapatıp notlarını inceledi.
“İngiltere’deki Leyland fabrikasında üretilmiş,” dedi. “Atlantean modeli fakat burada ona H35 tipi adı veriliyor. Oturan yolcu kapasitesi yetmiş beş. Garip olan…”
Kapı ardına kadar açıldı. Gunvald Larsson şaşkınlık içerisinde dağınık ofisine baktı. Açık renk yağmurluğundan sular akıyordu, pantolonu ve sarı saçlarından da. Ayakkabıları çamur içindeydi.
“Buraya ne olmuş böyle,” diye homurdandı.
“Otobüste garip olan neydi?” diye sordu Melander.
“Şey, o tip otobüs 47 numaralı güzergâhta kullanılmıyor.”
“Ya?”
“Kural olarak kullanılmıyor yani. O güzergâhta genelde Büssing tarafından imal edilmiş, Alman otobüsler kullanılıyor. Onlar da çift katlı. Bu sadece bir istisnaymış.”
“Şahane bir ipucu,” dedi Gunvald Larsson. “Bunu yapan adam sadece İngiliz üretimi otobüslerdeki insanları öldürüyor. Bunu mu demek istiyorsun?” Ek ona bezgince baktı. Gunvald Larsson kendini toparlayıp şöyle dedi, “Bu arada, girişteki holde toplanmış orangutan sürüsü de neyin nesi? Onlar da kim?”
“Gazeteciler,” dedi Ek. “Birisinin onlarla konuşması gerek.”
“Ben değil,” dedi Kollberg hemen.
“Hammar ya da şube müdürü, başsavcı ya da bunlar gibi yüksek kıdemli birisinin bir bildiri vermesi gerekmiyor mu?” dedi Gunvald Larsson.
“Muhtemelen henüz yazılmamıştır,” dedi Martin Beck. “Ek haklı. Birisi onlarla konuşmalı.”
“Ben değil,” diye tekrar etti Kollberg.
Sonra zafer kazanmış, dünyanın en parlak fikrini bulmuş gibi topuğunun üstünde arkaya döndü.
“Gunvald,” dedi. “Olay yerine ilk varan sendin. Basın toplantısını sen düzenleyebilirsin.”
Gunvald Larsson odaya uzun uzun baktı, kocaman kıllı elinin tersiyle alnına düşen ıslak saç tutamını arkaya attı.
Martin Beck hiçbir şey demedi, kapıdan tarafa bakma zahmetine bile girmedi.
“Tamam,” dedi Gunvald Larsson. “Sürüyü bir yere toplayın. Ben konuşurum. Önce bilmem gereken bir şey var.”
“Ne?” diye sordu Martin Beck.
“Stenström’ün annesine haber verildi mi?”
Ölüm sessizliği oldu, bu cümle içerideki herkesin konuşabilme yeteneğini sona erdirmişti âdeta, Gunvald Larsson da dahil. Eşikteki adam sırayla içeridekilere baktı. Melander sonunda başını çevirip, “Evet,” dedi. “Verildi.”
“Güzel,” dedi Gunvald Larsson ve kapıyı arkasından çarptı.
“Güzel,” dedi Martin Beck kendi kendine, parmak uçlarını masaya vurarak.
“Akıllıca mıydı bu?” diye sordu Kollberg.
“Ne?”
“Gunvald’ı yollamak… Basın zaten bizi yeterince yerden yere vurmuyor mu?”
Martin Beck ona baktı ama bir şey demedi. Kollberg omuz silkti. “Ah, iyi,” dedi. “Fark etmez.”
Melander tekrar masasına dönmüştü, piposunu alıp yaktı. “Hayır,” dedi. “Hiçbir şey fark etmez.”
Kollberg ile ikisi planı asmıştı artık. Otobüsün alt katının kocaman bir çizimiydi bu. Bazı karaltılar karakalemle çizilmişti. Birden dokuza kadar numaralandırılmışlardı.
“Rönn’ün listesi nerede kaldı?” diye mırıldandı Martin Beck.
“Otobüsle ilgili bir şey daha…” dedi Ek inatla.
Ve telefonlar çaldı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
