Kollberg ve Rönn, Vanadis Parkı’ndaki olay yerine vardıklarında, su kulesinin arkasındaki alan şeritle çevrilmişti. Fotoğrafçı işini bitirmişti ve doktor, cesedin rutin incelemesiyle meşguldü.
Zemin hâlâ nemliydi ve cesedin yakınındaki izler tazeydi, çok büyük ihtimalle kızın cesedini bulan iki adama aittiler. Kızın sandaletleri ta ileride kırmızı çitin yakınlarındaki eğimde duruyordu.
Doktor işini bitirince Kollberg ona gidip, “Eee?” diye sordu.
“Boğazlamışlar,” dedi doktor. “Bir çeşit tecavüz. Olabilir.”
Omuz silkti.
“Ne zaman?”
“Dün akşam saatlerinde. En son ne zaman yemek yemiş öğrenelim ve…”
“Biliyorum. Sence burada mı olmuş?”
“Burada olmadığına dair bir işaret bulamadım.”
“Hayır,” dedi Kollberg. “Bu kadar çok yağmur yağmasa olmazdı sanki.”
“Hıh,” dedi doktor, arabasına doğru yürüyüp gitti.
Kollberg bir yarım saat daha orada kaldı, sonra Surbrunns Caddesi’ndeki istasyona gitmek için dokuzuncu bölgeden bir arabaya bindi.
Başkomiser masasında bir ihbarnameyi okurken Koll-berg odasına girdi. Adama merhaba deyip raporu kenara koydu. Bir sandalyeyi işaret etti. Kollberg oturdu ve, “İğrenç bir iş,” dedi.
“Evet,” dedi başkomiser. “Herhangi bir şey buldun mu?”
“Bildiğim kadarıyla hayır. Sanırım yağmur her şeyi berbat etmiş.”
“Sence ne zaman olmuş? Dün akşam orada bir saldırı vakası da olmuş. Ben de tam onun raporunu okuyordum.”
“Bilmiyorum,” dedi Kollberg. “Onu taşıdıktan sonra bakacağız.”
“Sence aynı adam olabilir mi? Kız onun saldırıyı yaptığını görmüştür falan?”
“Eğer tecavüze uğradıysa, aynı adam olma ihtimali çok düşük. Aynı zamanda sapık bir gaspçı… Biraz fazla,” dedi Kollberg muğlakça.
“Tecavüz mü? Doktor öyle mi dedi?”
“Mümkün dedi.”
Kollberg iç geçirip çenesini sıvazladı.
“Beni arabayla buraya getiren çocuklar, kızın kim olduğunu bildiğinizi söyledi.”
“Evet,” dedi başkomiser. “Öyle gözüküyor. Granlund az önce içerideydi ve dün gece annesinin getirdiği fotoğrafa bakarak kimliği teşhis etti.”
Başkomiser bir dosya açtı, bir fotoğraf çıkarıp Kollberg’e verdi. Vanadis Parkı’nda şu anda ölü yatan kız, burada bir ağaca yaslanmış, güneşe bakarak gülüyordu. Kollberg başıyla onaylayıp resmi geri verdi.
“Anne babasının haberi var mı…”
“Hayır,” dedi başkomiser.
Önündeki not defterinden bir sayfa koparıp Kollberg’e verdi.
Kollberg, “Bayan Karin Carlsson, Sveavägen 83 numara,” diye sesli okudu.
“Kızın adı Eva’ymış,” dedi başkomiser. “İyisi mi biri… sen gitsen iyi olur. Şimdi. Annesi daha tatsız bir biçimde öğrenmeden.”
“Durum yeterince tatsız zaten,” diye iç geçirdi Kollberg.
Başkomiser onu ciddiyetle süzdü ama hiçbir şey demedi.
“Neyse, burası sizin bölgeniz sanıyordum,” dedi Koll-berg. Yine de ayağa kalkıp devam etti:
“Tamam tamam, ben giderim. Birisi yapmak zorunda.”
Kapının eşiğinde arkasını dönüp konuştu:
“Teşkilatta neden az adam var, belli oldu. Polis olmak için deli olmak lazım.”
Arabasını Stefan Kilisesi’nin orada bıraktığı için Sevavägen’e yürümeye karar verdi. Ayrıca kızın anne babasıyla tanışmayı geciktirmek istiyordu.
Güneş parlıyordu ve gece yağan yağmurun bütün izleri kurumuştu. Kollberg onu bekleyen görevi düşününce biraz midesi bulandı. En iyi ifadeyle gönülsüzdü. Daha önce de buna benzer görevlere zorlanmıştı fakat şimdi, mesele ölen bir çocuk olduğundan önündeki sıkıntı daha fenaydı. Keşke Martin burada olsaydı, diye düşündü; o böyle konularda benden çok daha iyi. Ardından Martin Beck’in bu tür durumlarda hep ne kadar depresif göründüğünü hatırlayıp şöyle düşündü: Hah, bunu kim yaparsa yapsın, herkes için zor bir durum.
Ölen kızın yaşadığı apartman Vanadis Parkı’nın tam karşısındaydı, Surbrunns Caddesi ile Frej Caddesi’nin ortasındaydı. Asansör çalışmıyordu ve Kollberg beş katı yürüyerek çıkmak zorunda kaldı. Bir saniye ayakta durup nefesini düzene soktuktan sonra zili çaldı.
Kadın kapıyı neredeyse anında açtı. Üstünde kahverengi, uzun bir elbise ve ayaklarında sandalet vardı. Sarı saçları darmadağınıktı, sanki durmadan parmaklarını arasından geçirmişti. Kollberg’i görünce hüsranla yüzü düştü, sonra ifadesi umut ve korku arasında gidip geldi.
Kollberg kimliğini gösterip kadına çaresiz, soru soran gözlerle baktı.
“Girebilir miyim?”
Kadın kapıyı ardına kadar açıp arkaya adım attı. “Onu bulamadınız mı?” dedi.
Kollberg cevap vermeden içeri girdi. Daire iki odadan oluşuyor gibiydi. Dış taraftaki odada bir yatak, kitaplık, bir çalışma masası, televizyon, şifonyer ve alçak, tik bir sehpanın iki yanında tekli iki koltuk vardı. Yatak topluydu, tahminen o gece kimse orada uyumamıştı. Mavi yatak örtüsünün üstünde bir bavul açık duruyordu, hemen yanında da düzgünce katlanmış giysiler. Bavulun tutma yerine ütülenmiş iki yazlık elbise asılmıştı. İçteki odanın kapısı açıktı; Kollberg kitap ve oyuncaklarla dolu, maviye boyanmış bir kitaplık gördü. En üstte beyaz bir oyuncak ayı vardı.
“Sakıncası yoksa, oturabilir miyiz?” diye sordu Koll-berg ve tekli koltuklardan birine oturdu.
Kadın ayakta kalıp şöyle dedi:
“Ne oldu? Onu buldunuz mu?”
Kollberg kadının gözlerindeki dehşet ve paniği gördü, onu sakin tutmaya çalıştı.
“Evet,” dedi. “Lütfen oturun, Bayan Carlsson. Kocanız nerede?”
Kadın, Kollberg’in karşısındaki koltuğa oturdu.
“Kocam yok. Boşandık. Eva nerede? Ne oldu?”
“Bayan Carlsson, ne yazık ki kızınız ölü bulundu.”
Kadın bakakalmıştı.
“Hayır,” dedi. “Hayır.”
Kollberg ayağa kalkıp kadının yanına gitti.
“Yanınızda olacak bir yakınınız var mı? Anneniz ya da babanız?”
Kadın olumsuz anlamda kafa salladı.
“Bu doğru değil,” dedi.
Kollberg elini kadının koluna koydu.
“Çok ama çok üzgünüm, Bayan Carlsson,” dedi beceriksizce.
“Ama nasıl? Şehir dışına çıkacaktık…”
“Henüz emin değiliz,” diye cevap verdi Kollberg. “Kızınızın… öldürüldüğünü düşünüyoruz…”
“Öldürüldü mü? Cinayet mi?”
Kollberg başıyla onayladı.
Kadın gözlerini kapadı, kaskatı ve kıpırtısız oturdu. Sonra gözlerini açıp başını iki yana salladı.
“Eva değildir,” dedi. “Eva değildir. Siz sakın… sakın bir hata yapmış olmayın.”
“Hayır,” dedi Kollberg. “Ne kadar üzüntü duyduğumu anlatamam, Bayan Carlsson. Arayabileceğim birisi yok mu? Buraya çağırabileceğim birisi? Anneniz, babanız ya da herhangi birisi?”
“Hayır, onlar olmaz. Kimseyi burada istemiyorum.”
“Eski kocanız?”
“Malmö’de yaşıyor galiba.”
Kadının suratı kül gibiydi, gözlerinin içi boştu. Koll-berg, kadının olan biteni hâlâ tam kavramadığını gördü, zihinsel bir bariyer koymuştu ve hakikatin oradan geçmesine izin vermiyordu. Kollberg aynı tepkiyi daha önce de görmüştü ve kadının daha fazla direnemediğinde çökeceğini biliyordu.
“Doktorunuz kim, Bayan Carlsson?” diye sordu Koll-berg.
“Doktor Ström. Çarşamba günü oradaydık. Eva’nın günlerdir karnı ağrıyordu ve köye gidecektik, en iyisi dedim onu…”
Birden susup diğer odanın girişine baktı.
“Eva hiç hasta olmaz. Bu karın ağrısı da hemen geçti. Doktor üşütmüş dedi.”
Bir süre sessizce oturdu. Arkasından, Kollberg’in kelimeleri zor yakalayabileceği kısık bir sesle şöyle dedi:
“Şimdi yine iyi.”
Kollberg kadına baktı, kendini çaresiz ve salak gibi hissediyordu. Ne diyeceğini ya da ne söyleyeceğini bilmiyordu. Kadın yüzü kızının odasının kapısına dönük oturuyordu. Kollberg çılgınlar gibi diyecek bir söz arıyordu ki kadın aniden ayağa kalkıp yüksek, tiz bir sesle kızının adını çağırdı. Sonra diğer odaya koştu. Kollberg onu takip etti.
Oda aydınlıktı ve hoş döşenmişti. Bir köşede kırmızıya boyanmış bir kutuda oyuncaklar ve dar yatağın ayak ucunda eski moda bir bebek evi yer alıyordu. Çalışma masasında bir yığın okul kitabı vardı.
Kadın hâlâ yatağın ucunda oturuyordu, dirseklerini dizlerine dayamış, yüzünü avuçlarına gömmüştü. Öne arkaya sallandı ve Kollberg ağlayıp ağlamadığını duyamadı.
Kadına bir an baktı, sonra telefonu gördüğü hole çıktı. Telefonun yanında bir rehber duruyordu ve tam tahmin ettiği gibi, Doktor Ström’ün numarasını oracıkta buldu.
Kollberg durumu açıklarken doktor dinledi ve beş dakika sonra geleceğine söz verdi.
Kollberg hâlâ bıraktığı yerde oturan kadının yanına gitti. Kadın hiç ses çıkarmıyordu. Kollberg onun yanına oturup bekledi. İlk başta kadına dokunmaya cesaret edebilir miyim diye merak etti fakat sonra bir kolunu, dikkatlice kadının omzuna koydu. Kadın, onun varlığından bihaber gibiydi.
Doktorun zili çalmasıyla odadaki sessizlik bölünene kadar bu şekilde oturdular.
Kollberg, Vanadis Parkı’ndan yeniden geçerken terliyordu. Sebebi ne dik yokuş ne yağmurdan sonraki rutubetli sıcak ne de terlemeye meyilli bünyesiydi. En azından sırf bunlar değildi.
Bu davayla uğraşacak çoğu kişi gibi o da daha soruşturma başlamadan tükenir gibi olmuştu. İşlenen suçun iğrençliğini düşündü ve bunun darbesini yiyen insanları aklından geçirdi. Bunları daha önce de yaşamıştı, hatta çok defa ve sonucun ne kadar feci olacağını biliyordu. Ne kadar da zordu.
Aynı zamanda hızla gangsterleşen toplumu düşündü. En son kertede böyle bir toplumun oluşmasında o dahil herkesin payı vardı. Daha geçen yıl polis teşkilatındaki teknolojik gelişmeyi düşündü; buna rağmen, işlenen suçlar hep bir adım öndeydi. Yeni soruşturma metotlarını, bilgisayarları, bunlar sayesinde suçluların belki de birkaç saat içinde yakalanabileceğini düşünürken bu muhteşem teknolojik imkânların az önce yanından ayrıldığı kadına ne kadar az teselli verebileceğini getirdi aklına. Ya da kendisini ne kadar teselli edebilirdi ki? Taşlarla kırmızı çitin arasındaki çalılıklarda yatan küçük bedenin etrafına toplanmış, ciddi suratlı adamlara ne diyebilirdi bu teknoloji?
Kollberg cesedi sadece birkaç saniye uzaktan görmüştü, mümkünse bir daha da görmek istemiyordu. Bunun imkânsız olduğunun farkındaydı. Mavi etek ve çizgili tişörtlü çocuğun görüntüsü zihnine kazınmıştı ve daima orada kalacaktı, kurtulamadığı diğer imgelerin arasına katılmıştı. Bayıra yuvarlanmış tahta tabanlı sandaletleri ve henüz doğmamış olan kendi çocuğunu düşündü; bu çocuk dokuz yıl sonra nasıl görünecekti; işlenen bu suçun ayyuka çıkartacağı dehşet ve iğrenmeyi, akşam gazetelerinin manşetlerinin nasıl görüneceğini düşündü.
Kasvetli, hisarımsı su kulesinin çevresindeki bütün arazi artık kordonla çevrilmişti. Arkasındaki dik yamaç da Inge-mars Caddesi’ne inen merdivenlere kadar çevriliydi. Kollberg arabaların yanından geçti, kordonun yanında durup boş oyun bahçesine, kum havuzuna ve salıncaklara baktı.
Tüm bunların önceden olduğunu ve kesinlikle bir daha olacağını bilmek altında ezildiği bir yüktü. En son seferden bu yana bilgisayarları, daha fazla adamları ve daha fazla arabaları olmuştu. En son seferden bu yana parklardaki aydınlatmalar geliştirilmiş, çalıların çoğu ortadan kaldırılmıştı. Bir sonraki sefere elbette daha fazla arabaları, bilgisayarları ve daha az görüntü kapatan çalılar olacaktı. Kollberg bu düşünceyle alnını sildiğinde mendili sırılsıklam oldu.
Gazeteciler ve fotoğrafçılar çoktan orada bitmişti ama neyse ki sadece birkaç meraklı oranın yolunu bulmuştu. Gazeteciler ve fotoğrafçılar gayet tuhaf bir biçimde, kısmen polis sayesinde seneler içinde iyileşmişti. Olur olmaz sorular soran meraklılar eksik olmuyordu.
Su kulesinin çevresindeki alanda, bunca insana rağmen, garip bir sessizlik hakimdi. Ta uzaklardan, belki de havuzdan ya da Seveavägen’deki oyun alanından neşeli sesler ve çocuk kahkahaları duyulabiliyordu.
Kollberg kordonun yanında ayakta durdu. Hiçbir şey demedi, kimse de onunla konuşmadı.
Cinayet masasının alarma geçirildiğinden haberi vardı. Sıkı bir araştırma yürütülecekti, teknik bölümden elemanlar olay yerini inceliyordu, ağır suç ekibi çağrılmıştı, gelecek ihbarlar için bir merkez ofis kurulmuştu, özel bir arama ekibi kapı kapı dolaşacaktı, adli hekim hazırda bekliyordu, telsizli ekip arabaları tetikte olacaktı ve hiçbir kaynak esirgenmeyecekti, Kollberg’in kendi kaynakları bile.
Kollberg şu an durup derin düşüncelere dalmıştı. Mevsim yazdı. İnsanlar yüzüyordu. Turistler ellerinde haritalarla ortalıkta dolaşıyordu ve taşlarla kırmızı çitin arasındaki çalılık alanda ölü bir çocuk yatıyordu. Korkunçtu. Daha beteri de olabilirdi.
İşte bir araba daha, belki de dokuzuncu ya da onuncu, Stefan Kilisesi’nin yokuşundan homurtuyla inip durdu. Kollberg başını bile çevirmeden Gunvald Larsson’un arabadan inişini ve ona doğru gelişini gördü.
“Nasıl gidiyor?”
“Bilmem.”
“Yağmur. Bütün gece yağdı durdu. Muhtemelen…”
Gunvald Larsson duraksadı. Bir an sonra devam etti:
“Eğer ayak izi alıyorlarsa büyük ihtimal bana ait. Dün akşam buradaydım. Saat ondan hemen sonra.”
“Ya.”
“Şu gaspçı. Yaşlı bir kadına saldırmış. Buraya yirmi metre uzakta.”
“Evet, duydum.”
“Kadın meyve ve şekerleme büfesini kapatmış, evine dönüyormuş. O günün tüm kazancı çantasındaymış.”
“Ya?”
“Son kuruşuna kadar. İnsanlar delirmiş,” dedi Gunvald Larsson.
Yine durdu. Taşları, çalıları ve kırmızı çiti başıyla işaret edip, “O zaman orada yatıyormuş demek ki,” dedi.
“Tahminen.”
“Biz buraya vardığımızda yağmur başlamıştı. Dokuzuncu bölgeden sivil devriye ekibi gasptan kırk beş dakika önce buradaymış. Onlar da hiçbir şey görmemiş. O zaman da burada yatıyor olmalı.”
“Onlar gaspçıyı arıyordu,” dedi Kollberg.
“Evet. Adam buraya geldiğinde onlar Lill-Jans Korusu’ndaymış. Bu dokuzuncu oluyor.”
“Yaşlı kadın ne durumda?”
“Ambulanslık. Hemen hastaneye kaldırıldı. Şoka uğramış halde, çene kemiği çatlamış, dört dişi düşmüş, burnu kırılmış. Adama dair tek gördüğü yüzünün üstüne bağladığı kırmızı bir bandana. Buradan bir şey çıkmaz.”
Gunvald Larsson tekrar durup devam etti:
“Köpek arabasını alsaydım…”
“Ne?”
“Senin şu harika dostun Beck, geçen hafta buradayken köpek arabası göndermemi söylemişti. Belki bir köpek olsaydı…” Yine taşlara doğru başını oynattı, sanki kastettiği anlamı kelimelere döküp telaffuz edemiyordu.
Kollberg, Gunvald Larsson’dan şahsen hoşlanmazdı fakat bu kez, onunla aynı hisleri paylaşıyordu.
“Olabilir,” dedi Kollberg.
Gunvald Larsson tereddütle “Tecavüz var mı?” diye sordu.
“Olabilir.”
“O halde arada bir bağlantı olduğunu düşünmüyorum.”
“Hayır, bence de yok.”
Rönn kordonun içinden yanlarına gelince Larsson hemen sordu:
“Tecavüz var mı?”
“Evet,” dedi Rönn. “Öyle görünüyor. Çok büyük olasılıkla.”
“O zaman arada bir bağlantı yok.”
“Neyle?”
“Gaspçıyla.”
“Nasıl gidiyor?” diye sordu Kollberg.
“Kötü,” dedi Rönn. “Yağmur her şeyi silip süpürmüş. Kız iliklerine kadar ıslak.”
“Tanrım, midem bulanıyor,” dedi Larsson. “İki manyak aynı zamanlarda aynı yerde kol geziyor, biri diğerinden beter.” Topuğunun üstünde dönüp arabaya yürüdü. En son söylenirken duydukları şu oldu:
“Tanrım, ne iğrenç bir iş. Aklı olan polis olur mu zaten…”
Rönn bir süre onu izledi. Sonra Kollberg’e dönüp konuştu:
“Bir saniye gelebilir misiniz, efendim?”
Kollberg derin bir iç çekti, bacaklarını kordonun üstünden diğer tarafa attı.
Martin Beck, cumartesi öğleden sonrasına kadar Stockholm’e dönmedi. Ahlberg onu istasyonda uğurladı.
Martin Beck, Hallsberg’de tren değiştirdi, istasyondaki kitapçıdan bir akşam gazetesi aldı. Katlayıp yağmurluğunun cebine koydu ve Göteborg ekspresindeki koltuğuna yerleşene kadar da dokunmadı.
Manşetlere şöyle bir bakınca irkildi. Kâbus başlamıştı.
Martin Beck diğerlerinden sadece birkaç saat sonra bu kâbusa bulaşmış olacaktı. Sadece o kadarcık gerideydi.
О проекте
О подписке
Другие проекты
