Martin Beck trenin kalkış saatinden on dokuz dakika önce Merkez İstasyon’a vardı ve iki telefon görüşmesi yaparak aradaki zamanı doldurmaya karar verdi.
Önce ev.
“Sen yola çıkmadın mı hâlâ?” diye sordu karısı.
Martin Beck cevabı belli bu soruyu duymazdan gelip yalnızca şöyle dedi:
“Palace adlı bir otelde kalıyor olacağım. Bilmen iyi olur diye düşündüm.”
“Ne kadar yoksun?”
“Bir hafta.”
“Bu kadar net nereden biliyorsun?”
İyi bir soruydu. Kesinlikle aptal değil, diye düşündü Martin Beck.
“Çocuklara sevgilerimi ilet,” dedi, bir saniye sonra da, “sen de kendine iyi bak,” diye ekledi.
“Teşekkürler,” dedi karısı soğuk bir ifadeyle.
Martin Beck telefonu kapattı, pantolonunun cebinden bir bozukluk daha çıkardı. Telefon kulübelerinin önünde kuyruk vardı ve en yakınındaki insanların ters bakışları arasında bozuk parayı deliğe sokup güney polis merkezini aradı. Kollberg’in hatta bağlanması yaklaşık bir dakika sürdü.
“Ben Beck. Döndün mü diye merak ettim.”
“Ne düşüncelisin,” dedi Kollberg. “Sen hâlâ burada mısın?”
“Gun nasıl?”
“İyi. Balina gibi oldu.”
Gun, Kollberg’in karısıydı; ağustos sonunda doğum yapacaktı.
“Bir hafta sonra döneceğim.”
“Ben de öyle düşündüm. Ben o zamana dek burada görevde olmayacağım.” Bir sessizlik oldu, ardından Kollberg, “Hayırdır, Motala’ya ne için gidiyorsun?” diye sordu.
“Şu arkadaş…”
“Hangi arkadaş?”
“İki gece önce yanarak ölen şu eskici. Sen duymadın mı…”
“Gazetede okudum. Eee, ne olmuş?”
“Gidip bir bakacağım.”
“Sıradan bir yangın dosyasını temizleyemeyecek kadar kalın kafalı mıymış bunlar?”
“Her neyse, rica ettiler…”
“Bana bak,” dedi Kollberg. “Bu zokayı karına yutturabilirsin ama beni kandıramazsın. Neyse, ne istediklerini ve kimin rica ettiğini çok iyi biliyorum. Motala’daki soruşturma masasının şefi kim şu anda?”
“Ahlberg ama…”
“Aynen. Ayrıca yıllık izninden beş gün kullandığını da biliyorum. Başka bir deyişle, Motala’ya, City Hotel’de oturup Ahlberg’le laflamaya gidiyorsun. Haksız mıyım?”
“Şey…”
Kollberg yürekten, “Bol şans,” dedi. “Uslu dur.”
“Teşekkürler.”
Martin Beck telefonu kapatır kapatmaz arkasında bekleyen adam ite kaka öne geçti. Beck omuz silkip istasyonun ana bekleme salonuna gitti.
Kollberg haklıydı aslında. Bunun en ufak bir önemi yoktu ama yine de bunun bu kadar kolay anlaşılması onu sinir etmişti. Kollberg ve o, üç yaz önceki bir cinayet davasında Ahlberg’le tanışmışlardı. Soruşturma uzamış ve zor geçmişti, bu esnada yakın dost olmuşlardı. Yoksa Ahlberg, ulusal polis teşkilatından yardım istemezdi ve Martin Beck de bu davaya yarım gün mesai bile ayırmazdı.
İstasyonun saatine bakılacak olursa yaptığı telefon görüşmeleri yalnızca dört dakika sürmüştü; trenin kalkmasına hâlâ on beş dakika vardı. Büyük salon her zamanki gibi her telden insanla doluydu.
Martin Beck elinde bavulu, orada karamsar bir ifadeyle duruyordu. İnce suratlı, geniş alınlı ve güçlü çeneli, orta boylu bir adamdı. Onu gören çoğu kişi muhtemelen taşradan gelmiş, kendini birden büyük şehrin koşturmacası arasında bulmuş, şaşkın bir adam sanıyordu.
“Merhaba bayım,” dedi birisi çatlak bir fısıltıyla.
Martin Beck dönüp ona seslenen kişiye baktı. Ergenlik yaşlarının başında bir kız yanındaydı; incecik telli, sarı saçlıydı ve üstünde batik bir elbise vardı. Yalınayaktı, kirliydi ve Beck’in kendi kızıyla aynı yaşta görünüyordu. Sağ avucunda dört fotoğraftan oluşan bir şerit tutuyordu, çaktırmadan Martin Beck’e gösterdi.
Bu fotoğrafların çekildiği yerin izini sürmek çok basitti. Kız otomatik fotoğraf çeken kabinlerden birine girmiş, taburenin üstüne diz çökmüş, elbisesini koltuk altına kadar kaldırıp makineye para atmıştı.
Bu kabinlerin perdeleri diz boyuna kadar kısaltılmıştı ama pek işe yaramışa benzemiyordu. Martin Beck resimlere şöyle bir baktı; bu günlerde genç kızlar eskisine oranla daha çabuk gelişiyordu. Bu küçük pasaklılar altlarına bir şey giyme zahmetine de girmiyordu. Yine de fotoğraflar çok iyi çıkmamıştı.
“Yirmi beş kron?” dedi çocuk umutla.
Martin Beck buna sinir olmuştu, etrafına bakındığında salonun diğer tarafında üniformalı iki polis gördü. Yanlarına yaklaştı. İçlerinden biri onu tanıyıp selam verdi.
“Burada çocuklarla baş edemiyor musunuz?” dedi Martin Beck, öfke içinde.
“Elimizden geleni yapıyoruz, efendim.”
Cevap veren memur ona selam veren memurdu aynı zamanda. Mavi gözlü ve açık renk, sakalı düzgünce kısaltılmış bir gençti.
Martin Beck hiçbir şey demedi, arkasını dönüp platforma çıkan cam kapılardan geçti. Batik elbiseli kız şimdi salonun ilerisindeydi, çaktırmadan fotoğraflara bakıyor, dış görünüşünde bir terslik mi var diye merak ediyordu.
Çok geçmeden, dangalağın teki fotoğraflarını alırdı kesin.
Ardından kız da Humlegården ya da Mariatorget’e gider, o parayla ot ya da esrar alırdı. Ya da belki LSD.
Onu tanıyan polis memuru sakallıydı. Yirmi dört yıl önce, Martin Beck polis teşkilatına ilk katıldığında sakal bırakmak yasaktı.
Bu arada, sakallı olmayan diğer polis memuru ona neden selam vermemişti ki? Onu tanımamış mıydı?
Yirmi dört yıl önce, polis memurları üstleri olsun olmasın, yanlarına yaklaşan herkese selam verirdi. Yoksa yanılıyor muydu?
O günlerde on dört on beş yaşındaki kızlar fotoğraf kabinlerinde çıplak fotoğraflarını çekmez, kafa yapmak için para bulabilmenin yolu olarak bunları başkomiserlere satmaya çalışmazdı.
Her neyse, Martin Beck bu yılın başında aldığı yeni unvandan hiç memnun değildi. Güney polis merkezindeki yeni ofisini de sevmemişti çünkü Västberga’daki gürültülü bir sanayi bölgesindeydi artık. Sürekli ondan kuşku duyan karısından da, Gunvald Larsson gibi birisinin dedektif komiser yapılabilmesinden de hiç memnun değildi.
Martin Beck birinci sınıf kompartımanda cam kenarına oturup tüm bunları kara kara düşündü.
Tren istasyondan süzülerek ayrıldı ve belediye binasını geçti. Martin Beck buharlı eski beyaz vapur Mariefred’i gördü, hâlâ Gripsholm’daydı, sonra Norstedt Yayınları’nın binasını da gördü. Tren tünel tarafından yutulup güneye çekildi. Tekrar gün ışığına çıktığında Martin Beck yemyeşil çayırlarıyla Tantolunden’i, yakında kâbuslarına girecek olan parkı gördü ve demiryolu köprüsünde tekerleklerin yankısını duydu.
Tren Södertälje’de durduğunda Martin Beck kendini daha iyi hissediyordu. Ekspres trenlerin çoğunda restoranın yerini almış olan metal servis arabasından bir soda ve bayat peynirli sandviç aldı.
“Evet,” dedi Ahlberg, “işte şöyle oldu. O gece hava bayağı soğukmuş, adam yatağının yanına elektrikli ısıtıcılardan birini koymuş. Uykusunda battaniyesini üstünden atmış, battaniye ısıtıcının üstüne düşüp alev almış.”
Martin Beck başıyla onayladı.
“Gayet olası,” dedi Ahlberg. “Teknik soruşturma bugün tamamlandı. Sana telefon etmeye çalıştım ama yola çıkmıştın.”
Borenshult’taki yangın mahallindeydiler ve ağaçların arasından gölü ve üç yıl önce bir kadın cesedi buldukları kanal havuzunu görebiliyorlardı. Yanan evden geriye tek kalan temeli ve bacanın tabanıydı. İtfaiye ekibi, küçük bir müştemilatı kurtarmayı başarmıştı.
“Orada birtakım çalıntı mallar vardı,” dedi Ahlberg. “Şu Larsson denen adam bir eskiciydi. Ama daha önce hüküm giymişti, o yüzden şaşırmadık. Eşyaların listesini çıkaracağız.”
Martin Beck tekrar kafasını sallayıp, “Stockholm’deki erkek kardeşine baktık. Geçen bahar ölmüş. Kalp krizinden. O da eskiciydi,” dedi.
“Demek ailede varmış,” dedi Ahlberg.
“Kardeşi hiç yakalanmamış ama Melander onu hatırladı.”
“Ah, evet, Melander… fil gibi hafızası vardır, hiç unutmaz. Artık birlikte çalışmıyorsunuz, değil mi?”
“Sadece ara sıra. Kungsholm Caddesi’ndeki merkezde şimdi. Kollberg de bugünden itibaren orada olacak. Ha bire yerimizi değiştirmeleri ne saçma.”
Yangın mahalline sırt çevirip sessizce tekrar arabaya döndüler.
On beş dakika sonra, Ahlberg karakolun önüne yanaştı. Prast Caddesi ve Kungs Caddesi’nin köşesinde, sarı tuğlalı, alçak bir binaydı. Ana meydana ve Baltzar von Platen heykeline biraz yakındı. Martin Beck’e yarı dönerek şöyle dedi:
“Madem buradasın, yapacak bir işin yok, gelmişken iki gün kal.”
Martin Beck başıyla onayladı.
“Motorla açılabiliriz,” dedi Ahlberg.
O akşam City Hotel’de akşam yemeklerini yiyip Vattern Gölü’nden çıkan somonun tadına baktılar. Birkaç kadeh içki de içtiler.
Cumartesi günü motorla gölde gezdiler. Pazar da. Pazartesi günü, motorlu tekneyi Martin Beck ödünç aldı. Salı günü de. Çarşamba günüyse Vadstena’ya gidip kaleyi gezdi.
Motala’da kaldığı otel modern ve rahattı. Ahlberg’le iyi anlaşıyordu. Kurt Salomonson’un yazdığı Dışarıdaki Adam adlı romanı okudu. Keyfi yerindeydi.
Hak etmişti. Kış boyunca çok çalışmıştı ve ilkbahar berbat geçmişti. Sessiz bir yaz olacağı umudunu taşıyordu hâlâ.
Gaspçının havayla hiçbir derdi yoktu.
Öğleden sonra yağmur yağmaya başlamıştı. İlk başta bardaktan boşanırcasına, arkasından saat yedi sularında sona eren aralıksız bir çiselemeyle yağdı. Fakat gökyüzü hâlâ karanlık ve boğucuydu, yağmur herhalde tekrar yağmak üzere toplanıyordu. Şimdi saat dokuzdu, alacakaranlık ağaçların altından yayılmaya başlamıştı. Işıkların yanmasına bir yarım saat daha vardı.
Gaspçı ince plastik yağmurluğunu çıkarmış, parktaki bankta yanına koymuştu. Ayağında spor ayakkabıları, haki bir pantolon, göğüs cebinde markası olan, düzgün, gri naylon bir kazak giymişti. Geniş, kırmızı bir bandana boynuna gevşekçe bağlanmıştı. İki saatten uzun süredir parktaydı ya da park civarlarındaydı, insanları yakından ve alıcı gözle gözlemliyordu. İki sefer yoldan geçenleri özel ilgiyle incelemişti ve her seferinde de, tek kişi değil iki kişiyi izlemişti. İlk çift genç bir oğlan ve kızdı; ikisi de ondan gençti, kız sandalet ve siyah beyaz, kısa bir yazlık elbise giymişti. Oğlan şık bir ceket ve açık gri pantolon giymişti. Parkın en korunaklı köşesindeki izbe patikalara girmişlerdi. Sonra durup sarıldılar. Kız sırtını bir ağaca vermiş duruyordu ve birkaç saniye sonra oğlan sağ elini kızın eteğinin altına soktu, külotunun lastiğinin içine girip parmaklarıyla bacaklarının arasında oynamaya başladı. “Birisi gelebilir,” dedi kız mekanik bir sesle ama ayaklarını yana açtı. Bir saniye sonra gözlerini kapatıp kalçalarını ritmik bir edayla salladı, aynı zamanda sol eliyle oğlanın ensesindeki kısacık kesilmiş saçlarını okşuyordu. Sağ eliyle ne yaptığı görülemiyordu, gerçi gaspçı onlara o kadar yakındı ki beyaz dantelli külotu seçmişti.
Sessiz adımlarla onları takip ederek çimlerde yürümüş ve bir buçuk metre ötedeki çalının arkasında çömelip kalmıştı. Artıları ve eksileri dikkatlice tarttı. Saldırı fikri hoşuna gidiyordu ama öte yandan, kızın çantası yoktu, ayrıca çığlık atmasına engel olamayabilirdi, bu da işini zorlaştırırdı. Ayrıca oğlan ilk bakışta sandığından daha güçlü, daha geniş omuzlu duruyordu ve cüzdanında para olduğu da kesin değildi. Saldırı fikri akılsızca geldi gaspçıya, bu yüzden geldiği kadar sessizce sıvışıp gitti. Dikizcinin teki değildi, yapacak daha önemli işleri vardı; her neyse, zaten görülecek pek bir şey de yoktu. Çok geçmeden genç çift parktan çıktı, artık aralarında münasip bir mesafe vardı. Karşıdan karşıya geçmiş, tam orta sınıfa hitap eden bir apartmana girmişlerdi. Kız giriş kapısında iç çamaşırını, sutyenini düzeltti ve parmağını ıslatıp kaşlarını geriye itti. Oğlan saçlarını taradı.
Saat sekiz buçukta gaspçının ilgisi başka bir ikiliye kaydı. Sokağın köşesindeki nalburun önünde kırmızı bir Volvo durmuştu. Ön koltukta iki adam oturuyordu. İçlerinden biri arabadan çıkıp parka girdi. Kafası keldi, bej rengi bir yağmurluk giymişti. Birkaç dakika sonra, ikinci adam da inip başka bir yönden parka girdi; tüvit ceket giyip şapka takmıştı ama paltosu yoktu. Yaklaşık on beş dakika sonra arabaya geri dönmüşlerdi, yine farklı yönlerden ve birkaç dakika arayla. Gaspçı sırtı onlara dönük, nalburun vitrinine bakarak durmuş ve adamların söylediklerini net bir şekilde duymuştu.
“Eee?”
“Hiçbir şey yok.”
“Şimdi ne yapıyoruz?”
“Lill-Jans Korusu’na gidelim mi?”
“Bu havada mı?”
“Eh…”
“Tamam. Ama sonra kahve içelim.”
“Tamam.”
Arabanın kapılarını çat diye çarpıp yola çıktılar.
Şimdiyse saat dokuza yaklaşıyordu ve gaspçı bankta oturmuş, bekliyordu.
Kadın parka girer girmez gözüne ilişti ve anında hangi patikadan yürüyeceğini anladı. Paltolu, şemsiyeli ve kocaman bir çantası olan, tıknaz, orta yaşlı bir kadındı. Yağlı biri. Belki manav ya da küçük dükkânı vardı. Gaspçı ayağa kalkıp yağmurluğunu giydi, kestirmeden çimenlerden gidip çalının arkasına çömeldi. Kadın patikadan yürüdü, neredeyse tam dibindeydi. Aralarında beş saniye, taş çatlasın on vardı. Gaspçı sol eliyle kırmızı bandanayı burnunun üstüne çekti ve sağ elinin parmaklarına muştayı geçirdi. Kadın birkaç metre ötedeydi sadece. Gaspçı çabuk hareket edip ıslak çimenlerde hiç ses çıkarmadı.
Hemen hemen hiç. Kadının yetmiş santim arkasındaydı ki kadın arkasını döndü, onu gördü ve bağırmak için ağzını açtı. Gaspçı hiç düşünmeden, ağzına olabildiğince sert vurdu. Bir çatırtı duydu. Kadın şemsiyesini düşürüp sendeledi, sonra diz çöküp çantasına iki eliyle sarıldı, sanki bebeğini koruyordu.
Gaspçı kadına tekrar vurdu ve parmaklarındaki muştanın altında burnu çatırdadı. Kadın arkaya düştü, bacakları kıvrılırken gıkı çıkmadı. Kan revan içindeydi, şuuru açık gibi görünmüyordu ama adam yine de yerden bir avuç toprak alıp kadının gözüne attı. Çantasını açmasıyla aynı saniye kadının başı bir yana düştü, çenesi açıldı ve kusmaya başladı.
El çantası, cüzdan, bir kol saati. Fena değildi.
Gaspçı parktan çıkış yolundaydı. Sanki bebeğini koruyordu, diye düşündü. Çok daha temiz bir iş olabilirdi. Geri zekâlı kaltak karı.
On beş dakika sonra evindeydi. Saat dokuz buçuk, tarih 9 Haziran 1967, Cuma’ydı. Yirmi dakika sonra yağmur yağmaya başladı.
Bütün gece yağmur yağdı fakat pazar sabahı yine güneş vardı, sadece arada sırada masmavi gökyüzünde uçuşan beyaz bulutların arkasında kalıyordu. 10 Haziran’dı, yaz tatili başlamıştı ve cuma akşamı şehirden çıkış yolunda uzun bir araba kuyruğu vardı. İnsanlar, kırsaldaki evlerinin, tekne iskelelerinin ve kamp alanlarının yolunu tutmuştu. Fakat şehir hâlâ kalabalıktı, ne de olsa hafta sonu hava güzeldi ve buradaki insanlar park ve havuzların yarattığı yapmacık kırsal hayat algısıyla yetinecekti.
Saat dokuzu çeyrek geçiyordu ve Vanadis Havuzları giriş kulübesinde kuyruk oluşmuştu bile. Güneşe hasret Stockholm’lüler, biraz yüzme açlığı içinde Sveavägen’den çıkan patikalara üşüşmüştü.
Frej Caddesi’nde iki şüpheli gölge kırmızı ışıkta geçti. Biri kot ve merserize kazak giymişti, diğeri siyah pantolon ve sol yandaki göğüs cebi şüpheli bir şekilde kabarık duran, kahverengi bir ceket. Güneşe uyku mahmuru gözlerle bakarak yavaş yavaş yürüdüler. Ceketinde kabartı olan adam yalpaladı, az daha bir bisikletliye çarpacaktı. Açık gri bir yazlık takım elbise giymiş, arkasındaki bagaj kutusunda ıslak bir mayo taşıyan, 60 yaşlarında, atletik bir bisikletliydi. Bisikletli adam sendeleyip tek ayağını yere koymak zorunda kaldı.
“Sakar salaklar!” diye bağırdı ve havalı havalı pedal çevirerek uzaklaştı.
“Aptal moruk bozuntusu,” dedi ceketli adam. “Tam milyoner tipi var. Ulan, asıl sen beni yere devirecektin neredeyse. Yere düşüp şişeyi kırabilirdim.”
Kaldırımda sinirlenerek durdu, felaketin kıyısından nasıl kıl payı kurtulduğunu düşününce ürperdi ve ceketindeki şişeye elini koydu.
“Peki sence parasını öder miydi? Hiç sanmam. Norr Mälarstrand’da güzel dairesinde oturmuş, buzdolabının içi şampanya doludur ama orospu çocuğu, zavallı bir herifin içki şişesini kırsa, onun bile parasını ödemek aklının ucundan geçmez. Pislik!”
“Ama kırmadı ya,” diye sessizce karşı çıktı arkadaşı.
İkinci adam ondan çok daha genç yaştaydı; siniri zıplamış arkadaşının koluna girip onu parka soktu. Eğimi tırmandılar, diğerleri gibi havuzlara değil giriş kapısından uzağa geçtiler. Ardından Stefan Kilisesi’nden çıkan, tepeye giden patikaya saptılar. Dik bir yokuştu, hemen nefes nefese kaldılar. Yokuşun yarısında genç olan şöyle dedi:
“Bazen kulenin arkasındaki çimenlikte bozuk paralar oluyor. Bir gece önce poker oynamışlarsa tabii. Tekel kapanmadan bir yarım şişelik daha para toplayabiliriz…”
Günlerden cumartesiydi ve tekel saat birde kapanıyordu.
“Çok beklersin. Dün hava yağmurluydu.”
“Evet,” dedi genç olan iç çekerek.
Patika havuzların bulunduğu kapalı alanın etrafında dönüyordu, her taraf yüzmeye gelenlerle doluydu. Kimileri o kadar yanık tenliydi ki siyahilere benziyorlardı, bazıları gerçekten siyahiydi fakat çoğunluğu uzun bir kışın ardından Kanarya Adaları’na bile gidememiş olduklarından bembeyazdı.
“Hey, bir dakika,” dedi genç olan. “Hadi gel, kızlara bakalım.”
Yaşı daha büyük olan adam yürümeye devam edip omzunun üstünden cevap verdi:
“Hayatta olmaz. Hadi gel, susuzluktan dilim damağıma yapıştı.”
Parkın en tepesindeki su kulesine doğru yürümeye devam ettiler. Kasvetli binanın etrafından dönünce su kulesinin arkasındaki arazinin onlara kaldığını görüp sevindiler. Yaşı büyük olan adam çimenlere oturdu, şişeyi çıkarıp kapağını açmaya başladı. Daha genç olan adam diğer taraftan yokuşun en tepesine tırmanmaya devam etti, kırmızıya boyalı ahşap bir çit bel vermişti.
“Jocke!” diye seslendi. “Gel burada oturalım. Bakarsın birileri geçer.”
Jocke ayağa kalktı, burnundan astımlı gibi soluyarak, elinde içki şişesiyle diğer adamı takip etti, genç adam yamaçtan aşağı inmeye başlamıştı.
“Bak burası tam ideal,” diye seslendi genç, “şu çalının yanında…” Ansızın durup öne eğildi.
“Tanrım!” diye fısıldadı boğazı kuruyarak. “Yüce Tanrım!”
Jocke arkasından geldi, yerdeki kızı gördü, yana dönüp kustu.
Kız, vücudunun üst kısmı, bir çalının altına yarı gömülmüş vaziyette yerde yatıyordu. İki yana ayrık duran bacakları nemli kumlara uzanmıştı. Suratı bir yana dönüktü, mavimsiydi ve ağzı açıktı. Sağ kolu başının üstünde kıvrılmıştı ve sol eli avucu yukarı bakacak şekilde kalçasının dibinde yerdeydi.
Uzun, sarımsı saçları yanağının üstüne düşmüştü. Kızın ayakları çıplaktı, üstünde bir etek ve çizgili tişört vardı, tişörtü açılmış, beli ortadaydı.
Yaklaşık dokuz yaşındaydı.
Hiç kuşku yoktu ki ölüydü.
Jocke ve arkadaşı, Surbrunns Caddesi’ndeki karakola vardığında saat ona beş vardı. Vanadis Parkı’nda gördüklerini o sırada nöbette olan Granlund adlı bir polise anlatırken geveleyip durdular, oldukça gergindiler. On dakika sonra Granlund ve dört polis, olay yerindeydi. Bundan on iki saat önce bir gasp vakası için parkın başka bir noktasına dört polis çağrılmıştı. Saldırı ile ihbar arasında yaklaşık bir saat geçmişti, herkes saldırganın parktan ayrıldığını varsaymıştı. Dolayısıyla alanı detaylı incelememişlerdi ve o esnada kızın cesedi orada mıydı, değil miydi, söyleyemezlerdi.
Beş polis, kızın ölü olduğuna kanaat getirdi. Anlayabildikleri kadarıyla, kız elle boğulmuştu. Şu an için tek yapabildikleri buydu.
Olay yeri inceleme ve teknik departmandan gelecekleri beklerken oradaki görevleri, meraklı bir kalabalığın birikmesini engellemekti.
Suç mahalline göz atan Granlund, merkezdeki adamların işinin kolay olmayacağını anladı. Ceset oraya konduktan bir süre sonra çok yağmur yağmıştı. Öte yandan, kızın kim olduğunu bildiğini düşünüyordu ve bu bilgi onu pek mutlu etmedi.
Bir gece önce, saat 11’de, endişeli bir anne polis karakoluna gelmiş ve kızını aramaları için yalvarmıştı. Kız sekiz buçuk yaşındaydı. Saat yedi civarı oyun oynamak için dışarı çıkmıştı ve o saatten beri çocuktan haber alınamıyordu. Dokuzuncu bölge, merkezi alarma geçirmişti ve devriye gezen polislere kızın eşkâli gönderilmişti. Hastanelere bakılmıştı.
Maalesef, verilen tarifle bu kız uyuyordu.
Granlund’un bildiği kadarıyla, kayıp kız bulunamamıştı. Ayrıca, Vanadis Parkı yakınlarında Sveavägen’de yaşıyordu. Bundan hiç şüphesi yoktu.
Kızın anne babasının evde diken üstünde bekleyişlerini düşündü ve içten içe, onlara gerçeği açıklayan kişi olmak istemiyordu.
Nihayet olay yeri memurları geldiğinde Granlund sanki ezelden beri güneşin altında, kızın yanında dikiliyormuş gibi hissetti.
Uzmanlar işlerine koyulur koyulmaz, Granlund onları rahat bıraktı ve karakola doğru yürüdü, ölü kızın görüntüsü gözlerine kazınmıştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
