Gemilerinin adı Marie, kaptanlarının adı ise Guermeur’du. Her yıl, gecesiz yazların yaşandığı bu soğuk ve ıssızlığa doğru yola çıkarlardı.
Gemi, duvarlarında asılı Meryem Ana tablosu kadar eskiydi. Kalın ana gövdesi bile pütür pütürdü. Nemle, denizin tuzuyla ve salamurayla bolca lekelenmiş olmasına rağmen hâlâ sert ve güçlüydü, insanı dirilten kokusunu yaymaya devam ediyordu. Hareket etmediğinde geminin som balıktan oldukça ağır bir kokusu vardı ama rüzgâr başladı mı martılar gibi canlı bir hafiflikle doluyordu. Modern işçilikle işlenmiş gemi, dalgalara ayak uyduruyor. Onlarla yükselip alçalıyordu.
Altı adam ve aralarında yer alan bir miço da İzlandalıydı.
Fransa’nın yazını neredeyse hiç yaşamamışlardı.
Her kış sonu Paimpol limanından diğer denizcilerle birlikte hareket etmeden önce, analarının hayır dualarını alıyorlardı. Bu bayram gününde de daima bir öncekini anımsatan mihrap, bol kayalıklı bir mağara gibi ve koruyucuları Meryem Ana, kiliseden onlar için dışarı çıkartılırdı.
Yaşama dair iz olmayan gözleriyle, nesillere, mutlu bir mevsim geçirip evlerine dönecek kadar talihli olanlara ve bir daha geri dönmeyecek olanlara bakar; çapa, kürek ve ağ karmalarının ortasında tatlıca gözüken bir kayıtsızlıkla dururdu.
Kadınlar ve anneler, nişanlılar ve kız kardeşlerden meydana gelen bu ayin alayı ağır ağır kutsal haçı izlerdi. Bayrakların donatıldığı, selama duran bütün İzlandalı denizcilerin beklediği limanın çevresini doldururlardı.
Ardından hep beraber, arkalarında tek bir sevgili, koca, erkek evlat, nişanlı bırakmadan liman terk edilirdi. Denizciler uzaklaşırken hep bir ağızdan, gür sesleriyle Denizlerin Meryem’i ilahisini söylerlerdi.
Her sene aynı tören, aynı vedalar, aynı ayrılışlar…
Ardından Kuzey Denizi’nin ucuna, soğuk sulara, dalgaların hareketlendirdiği denizin üzerinde, üç ya da dört kaba arkadaş yola koyulurlardı ve açık denizin onlara verdiği inziva başlardı.
Şimdi buraya kadar sağ salim gelebilmişlerdi. Adını taşıyan gemiyi Denizlerin Meryem Ana’sı korumuştu.
Ağustos sonu ise dönüşlerin zamanıydı. Marie de pek çok İzlandalının yerine getirdiği âdet olan önce Paimpol’e uğrama geleneğini gerçekleştiriyordu. Oradan hemen, avladıklarını satabilecekleri Gaskonya Körfezi’ne iniyor ve tuzlası bulunan kumsal adalara gidip bir sonraki avlar için tuz tedarik ediyorlardı.
Güneşin sıcaklığının hâlâ hissedildiği güney limanına vardıklarında, yazdan kalma ılık havadan, topraktan ve kadınlardan başları dönen mürettebat birkaç günlüğüne çevreye dağılırdı.
Ardından sonbaharda inen sisle birlikte bir Goelo ülkesinin her yanına dağılmış saman kulübelerine, yuvalarına, kısa bir süreliğine de olsa aile, aşk, evlilik, doğum mevzuları ile ilgilenilmek için geri, eve dönülüyordu.
Neredeyse daima karşılarına, geçen kış gebe kalan veya vaftiz olmak için babalarını bekleyen bebekler çıkıyordu. İzlanda’nın yuttuğu balıkçı soyuna yenileri gerekiyordu.
Paimpol’de o senenin güzel bir akşamüstü, haziranda bir pazar günü, mektuplarına son derece dikkat kesilmiş iki kadın vardı.
Kadınların yazma işi, ardına kadar açılmış camlar ve onların önüne sıralanmış çiçek saksıları önünde gerçekleşiyordu.
Masanın üzerinde görünen kadınların ikisinin de eğitimi iyi gibi duruyordu. Anlaşılan gençlerdi, birinin başlığının modeli eski moda ve kocamandı. Diğerininki ise Paimpol kızlarının kullandığı gibi küçücüktü. Uzaktan bakıldığında İzlandalı erkeklere aşk sözcükleri sıralayan iki genç kız gibi duruyorlardı.
Mektubu yazdıran, hani şu büyük başlıklı olan, düşünmek için başını kaldırdı. Nasıl? Arkadan bakıldığında kahverengi şalının altında gencecik gözüken bu kadın aslında oldukça yaşlıydı. Bayağı bir ihtiyardı. Hatta en az yetmişli yaşlarında olmalıydı. Buna rağmen bazı ihtiyarların muhafaza etmeyi başardığı pembe yanakları hâlâ dinç gözüküyordu. Alın ve tepe kısmı çok inik olan başlığı, müslinden yapılmıştı. Birbirinden kaçmak ister gibi görünen, alnına ve ensesine düşen birkaç külahtan oluşuyordu. Saygın ve inançlı bir ifadesi vardı, gözlerinden dürüstlük okunuyordu. Bir tane bile dişi kalmamıştı. Her güldüğünde onu biraz daha genç kıza benzeten yuvarlak diş etleri görünüyordu. Kendi deyimiyle “toynak burnu” gibi duran çenesine rağmen duruşu yıllara meydan okuyordu. Kilisedeki azizeler gibi tertemiz olduğu fark ediliyordu.
Torununu eğlendirmek için daha neler yapabileceğini düşünerek pencereden dışarı baktı.
Gerçekten de şu an tüm Paimpol’de onun kadar gülünç şeyler anlatabilecek tek bir kişi daha yoktu. Mektuba oldukça komik üç, dört tane hikâyeyi sıralamıştı bile. Fakat hikayelerinin hiçbir yerinde kötülükten eser yoktu çünkü kadının içinde bir gram bile kötülük yer almıyordu.
Artık yaşlı kadının aklına bir şey gelmediğini gören küçük başlıklı kız mektubun üzerine adresi yazmaya koyuldu.
Mösyö Moan Sylvestre, Marie Gemisi, Kaptan Guermeur; Reykjavik’ten İzlanda Denizi’ne…
Daha sonrasına sorusunu sormak için başını kaldırdı.
“Bitti mi, Büyükanne Moan?”
Soruyu soran oldukça genç, her erkeğin tapacağı kadar güzel bir kızdı. Herkesin kumral olduğu bu yörede kirpikleri simsiyah, saçları ise çok açık sarıydı. Saçları kadar sarı olan kaşları da ona güçlü bir hava katıyordu. Kızıl bir çizgi üzerine yeniden çizilmiş gibiydiler. Yunanlıların yüzlerindeki gibi alın çizgisini mükemmel tamamlayan burnuyla küçük profili oldukça asil duruyordu. Alt dudağının hemen altındaki çukur, dudaklarının kenarlarını zarif bir şekilde belirginleştiriyordu. Bazen bir şey kafasına takılmışsa bembeyaz dişleri alt dudağını ısırıyor, bu da porselen gibi olan cildinin kızarmasına yol açıyordu. Tüm bu naif görüntüsünün altında kendinden emin, atalarının soyundan geldiğini belli eden İzlandalı denizcilere ait gururlu ve ağırbaşlı bir ifadesi de vardı. Gözlerinde hem inatçılık hem uyum aynı anda yer alıyordu.
Alnının aşağısına doğru inen başlığı kavkı şeklindeydi neredeyse bir saç bandı kadar sıkıydı. Başlığı, kulaklarının üzerine sarılmış iri örgülerinin görülmesini sağlamak ister gibi iki yana kıvrılıyordu.
“Büyükanne!” diye seslenmesine rağmen uzaktan bir akrabası olan bu yaşlı kadıncağızın başından neler geçtiğini görüyor, kendisinden farklı yöntemlerle yetiştirildiğini hissediyordu.
Kurnaz, denizden çevirdiği riskli işlerle zengin olan Mösyö Mevel’in kızıydı. Bu mektubun da yazıldığı, kenarları dantelli perdeleri, şehrin yeni modasına uygun yatağı ve mermerin görüntüsünü yumuşatan açık renk duvar kağıtlarının serili olduğu bu oda ona aitti. Tepelerinde evin eskiliğini anlatan kirişler de kireçle boyanmıştı. Dışarıdan bakıldığında durumu gayet yerinde bir burjuva ailesinin eviydi burası, camdan bakıldığında Paimpol pazarının yapıldığı gri, büyük açık alan da görülüyordu.
“Bitti mi Büyükanne Yvonne, ekleyecek bir şeyiniz var mı?” diye sordu.
“Hayır kızım, tarafımdan ‘Gaos’un oğluna selam olsun.’ şeklinde de not düş lütfen.”
Gaos’un oğlu… Diğer adıyla Yann… Bu ismi gururla kaleme alırken utancından kırmızılara bürünmüştü genç kız.
Kıvrımlı el yazısıyla son eklemesini yapar yapmaz, sanki meydanda çok ilginç bir şeyler dönüyormuş gibi kafasını cama çevirip ayağa kalktı.
Ayaktayken daha uzun görünüyordu, böyle durunca da katlanmayan korsesinin üzerinden belinin zarif kadınlara özgü kıvrımı okunuyordu. Başlığına rağmen, hoş bir hanımefendiye benziyordu. Daha önce hiç ağır bir işle uğraşmadığını belli eden elleri, herkesin güzellik anlayışına uymasalar da küçücük ve beyazdı.
Onun hayatı, babasının balık seferleri için İzlanda’da olduğu zamanlarda, annesi olmadan, terk edilmiş gibi duran, şirin, pembe, saçları darmadağın, isteği gözlerinden okunan, inatçı, Manş Denizi’nin çetin rüzgârlarıyla karşılaşmış, güçlü bir kız çocuğu olarak çıplak ayaklarıyla serin sularda koşturan bir Gaud kızı olarak başlamıştı. O zaman Paimpol’de gündelikçi olarak çalışan Büyükanne Moan ona sahip çıkmıştı. Bakması için de Sylvestre’ı ona emanet etmişti.
Ondan sadece on sekiz ay büyük olmasına rağmen kendisine emanet edilen küçük çocuğa -ki ikisi her anlamda tamamen birbirlerine zıtlardı- karşı anne şefkati hissediyordu.
Hayata nasıl bir başlangıç yaptığını, zenginlik ve şehir hayatına kapılmadan önceki o kızı anımsıyordu. Yalıların daha büyük, kumsalların daha sakin olduğu belirsiz ve gizemli dönemleri de hatırlıyor; her şey zihninde yabanlığın özgürlük düşü gibi canlanıyordu…
Henüz çok küçükken hatta belki beş, altı yaşlarındayken, gemi mallarını alıp satarak zenginleşen babası tarafından, önce Saint-Brieuc’e ardından Paris’e götürülmüştü.
O da evlerinin küçük Gaud kızından, yetişkin, ağırbaşlı, ciddi Matmazel Marguerite’e dönüşmüştü. Bretagne kumsallarındaki yalnızlıklardan farklı olsa da az çok kendi başının çaresine bakan biri olmuştu. Bununla birlikte çocuksu inatçılığını da korumuştu. Öğrendiklerini hayat ona kendiliğinden sunmuştu, o da hayatının başından beri onunla olan onurlu duruşunu korumayı başarmıştı. Elbette arada cüretkârlığı tutuyor, fazla dobra konuşabiliyordu insanların yüzüne karşı. Diğer kızlar gibi ne zaman bir delikanlıyla karşılaşsa bakışlarını hemen yere çevirmezdi hatta bazen hiç bakışlarının yerini değiştirmeden gözlerine bakardı, fakat bakışları o kadar dürüst o kadar kayıtsızdı ki genç adamlar ondan, yüreğinin temizliğinden bir an olsun şüphe etmezlerdi.
Bu büyük şehir, kendisinden çok kılık kıyafetini değiştirmişti. Breton kızlarının güçlükle vazgeçtikleri başlık modasını korumasına karşın, başka türlü giyinmesi gerektiğini de anlamıştı. Eskiden bir balıkçı kızının dolgun hatlarına sahip olan bedeni, zaman içerisinde bir hanımefendinin korselenmiş, zarif hatlarına dönüşmüştü.
Her sene babası ile birlikte Bretagne’e geri geliyordu. “Papatya” anlamına da gelen eski ismi Gaud’a kavuşuyordu. Belki de haklarında çok fazla konuşulan, her sene biraz daha eksilen İzlandalı Balıkçıları merak ettiğinden, belki de kendisine çok uzak görünmesine rağmen, sevdiği adamın yaşadığı İzlanda’yı ziyaret etmek için yapıyordu bunu…
Sonunda bir gün, ömrünün geri kalanını Paimpol’de bir burjuva gibi geçirmek isteyen babasının isteği üzerine memleketine geri dönmüştü.
Fakir ama tertemiz, iyi yürekli büyükanne mektubu son bir kez daha okuyup zarfa yerleştirince teşekkür edip kızın yanından ayrıldı. Hâlâ, fazlaca uzakta yer alan Ploubazlanec ülkesinin girişinde yer alan küçük bir kıyı köyünde, oğullarını doğurduğu, torunlarını büyüttüğü o eski kulübede yaşıyordu.
Şehirden geçerken kendisine selam veren kimsenin selamını geri çevirmeden yoluna devam etti. Ülkelerinin en cesur, en köklü ailelerinden birinin başlıca büyüğüydü.
Tertemiz, düzenli ve kendine bakan hâli, üzeri yamalı elbiselerle bile hâlâ hâli vakti yerindeymiş gibi gözükmesini sağlıyordu. Şık kıyafetlerinin bir parçası olan ve şehrin köklü ailelerine özgü kahverengi şalını hâlâ kullanıyordu. Şalının üzerinde belki de altmış yıllık başlığının külahları düşüyordu. Kendi düğününde taktığı, pek de zarif olan mavi şalını ise oğlu Pierre’in nikâhı içi saklamıştı. Düğününden sonra da sadece pazar günleri kullanmak için evinde özellikle muhafaza ediyordu.
Dik ve gururlu yürüyüşüyle hiç de yaşlı gibi durmuyordu. Sahiden de hafif öne çıkmış çenesine karşın, yürüyüşü ve yüzündeki dürüstlükle insan onu güzel bulmaktan kendisini alamıyordu.
Çevredekilerin tamamı ona saygı duyuyordu, bunu yanından geçen herkesin ona verdiği selamdan bile anlamak mümkündü.
Yol üstünde bulunan eski âşığının dükkânının önünden geçti. Eskilerin çapkın, yakışıklı marangozu; şimdilerde oğulları içeride çalışırken kendisi hep kapıda oturan seksenli yaşlarındaki adam. İki defa bizim büyükanneye evlenme teklif edip reddedilince hâlâ kendine gelemediği söyleniyordu. Artık yaşı da gereği bu olay komik bir kine dönüşmüştü. Ne zaman yaşlı kadın kapının önünden geçse ona “Hey güzellik! Ne zaman ölçülerini almaya gelelim?” diye sesleniyordu.
Büyükanne Moan da her seferinde hazır olmadığını söyleyip zarifçe teklifi geri çeviriyordu.
Aslında yaşlı adam yaptığı şakayla, herkesin sonunda giymek zorunda olduğu kefen ve tahta tabutu kastediyordu.
“Pekâlâ, siz bilirsiniz güzellik, aman ha rahatınızı bozmayın!” diyordu adam.
Aynı saçma şakayı yaşlı kadını ne zaman görse yapardı fakat bugün Büyükanne Moan’ın gülmeye hâli yoktu. Kendini oldukça yorgun, aralıksız üzerine binen yüklerden ezilmiş hissediyordu. İzlanda’ya döndüğü zaman askere gidecek olan en küçük torununu düşünüyordu. Beş sene! Dile kolay… Belki Çin’e savaşa gidecek… Peki ya küçük torunu geri döndüğünde kendisi hâlâ hayatta olacak mıydı?
Ne zaman bunlar aklına gelse içini geçmek bilmeyen bir sıkıntı kaplıyordu. Hayır, kesinlikle kendini göstermeye çalıştığı kadar neşeli değildi bu ihtiyar kadın. Yine yüzü, ağlayacakmış gibi büzülmüştü.
Gerçekti bu, olacaktı. Sonunda kalan son torununu da koparıp alacaklardı ondan. Ne vahim! Belki de onu bir kez daha göremeden tek başına ölüp gidecekti.
Torununun gitmesini engellemek için, tek dayanağı o olan ve artık çalışamayan büyükanne sebep olarak kendisini göstermişti. Fakat dul bir balıkçı karısı olmasına rağmen yaşadığı evle yeterince fakir bulunmamış bir de asker kaçağı diğer torunu Jean Moan hesaba katılınca isteği geri çevrilmişti.
Eve geldiğinde oğulları, torunları ve tüm ölmüşler için dualar okudu. Ardından gönlünden kopan her sözcüğü sıralayarak küçük torunu için dua etti. Bir yandan uyumaya çalışırken bir yandan da yakın zamanda giyeceği tahta kostümü düşününce yüreği sıkıştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
