Ve birdenbire kendimizi yukarıda bularak kurtuluşumuzu ve ansızın serbest ve emin bir toprak üzerinde kavuşulan büyük sükûneti nasıl anlatmalı! Baş döndürücü uçurumlara düşmek tehlikesinden kurtulmak ve aynı zamanda kayalık vadilerin bunaltıcı havasından çıkarak nefis bir serinlikte daha saf bir hava teneffüs etmek! Ovadayız, bin iki yüz metre irtifada bir ova ve aşağıdaki çöl yerine şimdi çiçek açmış kırlar, buğday tarlaları ve iyi kokan otlar var. Yükselen ay bize her yerde haşhaş ve papatya çiçekleri gösteriyor. Geniş yollarla yumuşak toprak ve çimenler üzerinde bir sürü ateş böcekleriyle rahatça gidiliyor. Sanki yakmayan kıvılcımlar arasından geçiliyor.
Biz burada birinci katta, İran’ın birinci taraçasındayız. Ve ne vakit ileride göğe karşı göğüs veren ikinci Cibal dağlarını aşarsak nihayet Asya’nın yüksek yaylalarına varmış olacağız. Zaten o korkunç merdivenin inilmeyeceğini düşünmek bile bir tesellidir. Çünkü avdetimiz şimalin daha işlek yollarından Tahran ve Bahri Hazer yoluyla olacaktır.
Bizim önümüzde küçük büyük katır çıngırakları sesleri var: Aksi istikamete giden başka bir kervan ile karşılaşacağız. Konuşmak ve ayın güzel ziyası altında tanışmak için duruyoruz; ve gelen bu yeni kervanbaşı benimkini kendi ismiyle çağırıyor ve sevinçle “Abbasi!” diye haykırıyor.
O vakit iki adam kucaklaşıyor ve çok zaman öyle kalıyorlar: Bunlar ikiz kardeşlermiş ki hayatlarını yollarda kervan sürmekle geçirirlermiş ve çok zamandan beri birbirine tesadüf etmemişler.
Bu kadar yorgunluktan sonra şimdiki düzenli hâl ve tam emniyet bizi dayanılmayacak surette uykuya sevk ediyor, hakikaten atlarımızın üzerinde uyuyoruz…
Sabahın ikisi, kervanbaşım bu gece konak yeri olan Konor Takte’ye geldiğimizi haber verdi.
Bir hurma ormanı içinde sağlam bir köy; bizim önümüzde açılan kervansaray kapıları, biz içeri girdikten sonra kapanıyor: Bütün bunlar gayrimuayyen surette ve rüyada gibi görünüyor… Ve sonra hiçbir şey; kendini kaybediş ve istirahat…
Perşembe, 20 Nisan
Konor-Takte kervansarayının beyaz kireç badanalı odasında uyandım. Bir ocak bizim ezelî sıcaklar memleketinden çıkıp kışı olan iklimlere girdiğimizi bildiriyor. Tavanda birçok küçük pembe kertenkeleler uyuyor gibi hareketsiz duruyor. Diğerleri zararsız ve emin bir hâlde yorganlarımızın üzerinde dolaşıyor. Dışarıda kırlangıçların bizim memleketlerde yavru yaptıkları mevsimde olduğu gibi neşe ile haykırdıkları işitiliyor. Pencerelerden bahçelerimizin ufak ağaçları, zakkumlar, çiçek açmış narlar ve yetişmiş buğdaylar ve bizdeki gibi tarlalar görülüyor. Ne boğucu ağırlıklardan ne de sıtmanın pis havası ve fena sineklerden eser var; o uğursuz körfezden kurtulunduğu duyulur, bizde kırda ilkbaharın güzel sabahlarında olduğu gibi teneffüs ediliyor.
Gündüzün bir kısmını uyku ile geçirdikten sonra akşamın beşinde hareket ediyoruz. Bu çoban yaylasını geçmek için bir saat kadar lazım oldu. Orada hasat olmuş buğdaylar sararmış, kadın erkek ellerinde gelincik çiçekleri, aslanağızları gibi bin metre yükseklikte birdenbire tesadüf olunan bütün Fransa çiçekleri arasında ot kesiyorlar. Bu cennet levhasına zemin olarak Şeddi İran’ın ikinci katı düşey vaziyette dikili duruyor. Bir nevi yüksek ve karanlık duvar, bir siper ki bu gece zapt için ona doğru ilerliyoruz.
Kırmızı ve sarı renkli kayalar arasında bir cehennem kapısına benzeyen dar bir yarıktan bu yeni şeddin kalınlığı içine daldığımız vakit güneş batmaya başlamıştı. Birdenbire etrafımızda düşman bir âlem, korkunç bir muhit bulduk ki orada hiçbir ağaç yok. Fakat her yanda etrafı keskin, açık sarı veya esmer kırmızı renkte büyük taşlar yükseliyor. Bir dere, bu dehşet mıntakasından kaynayarak geçiyor. Bulanık ve tuzlu suyu madenî yeşil lekeleri içeriyor… Sanki bir bakır eriğiyle sabun köpüğü akıyor. Burada madenî âlemin esrarına nüfuz etmiş olmak ve uzvî bayatı hazırlayan ve ona öncelik arz eden gizli teşkilatı elde etmek arzusu duyuluyor.
Güneşin batmış olacağı bir saatte bu zehirli dere boyunca yürüdüğümüz sırada işte berbat bir köy, daha doğrusu bir kaya ve kara kulübeler yığını… Etrafında ne bir ot, ne bir yeşil yosun görülüyor. Oradan çıkan kadınlar bizi seyretmek için alaycı ve saldırgan bir tavırla başlarında saçlarını saklayan koyu renkli bir örtü ile ilerliyorlar. Bunların hepsi çok güzel ve gözleri çok boyalı…
Vahanın güzel orakçı kadınlarından daha esmer ve daha başka bir tipte, ilk tesadüf ettiğimiz bu göçebeler İran’ın cenubunda yüksek yaylalar üzerinde binlerce yıldır yaşarlar. Bunlar hükûmete muti değillerdir ve hırsızlıkla geçinirler. Civardaki köyleri ve bazen sağlam şehirleri silahla kuşatarak onları fidyeye bağlarlar.
Sürülerin dönme zamanı… Bunlar her taraftan ağıllarına doğru koşuyorlar. Şüphesiz meralar bulunan daha yüksek yerlerden iniyorlar. Büyük kayaların çeşitli yarıklarından takım takım öküz ve keçilerin baş aşağı kara dereler gibi aktıklarını görüyoruz. Göçebelerin bu hayvanları fakir kulübelerinin damları ve kadınlarının esvabı gibi umumiyetle siyahtır. Onlarla beraber gelen çobanlar da iri, yabani ve mağrur adamlardır. Değnekten başka omuzlarında bir tüfek, kuşaklarında kılıç ve bıçak taşıyorlar. Gurup vakti bu çirkin dere boyunca pek dar ve pek eğri bir vadide bütün bu adamlara ve hayvanlara tesadüf ediyoruz. Bu karşılaşma bizim kervanı bir an karıştırıyor ve yük katırlarından birine bir öküz boynuzuyla çarparak yüküyle beraber onu yere seriyor.
Gece, dünkünden daha müthiş daha tehlikeli bir karışıklık içinde kalıyoruz. Çünkü bu öyle bir karışıklık ki çözülüyor, bozuluyor, her yerde yeni yığınlar, taze yarıklar var. Bazen dün yerinden kopup da düşerken ilişmiş gibi görülen koca kayalar başımızın üzerinde eğilmiş duruyorlar. O vakit kervanbaşı, bir laf söylemeden, parmağının ucunu kaldırarak işaret ediyor ve bu tehlikeler altında zaruri bir sükûnet muhafaza ederek daha yavaşça geçiyoruz.
Derelerin, şelalelerin mecrasını takip ederek yükseliyoruz. Bunlar zaman ile kendilerine bir yatak kazmışlar yahut kervanların bıraktıkları ufak izlerden istifade etmişler; her vakit geçtikçe artan karanlık içinde hayvanlarımızın gürültülü ayakları altında su çırpıntılarını işitiyoruz ve kurbağaların sert haykırışları yer yer aksediyor. Yan yana gitmekte bir fayda olmuyor. Dev gibi kayalar arasında birbirimizi devamlı kaybediyoruz.
Gök yıldızlarla dolu… Fakat hususiyle Zühre hayrete mucip surette parlıyor ve bizi biraz aydınlatıyor. Gece yarısında çok yükseğe çıktık, eğilen ve cam gibi kayan belirsiz yol nişanelerinde uçurumların üstünde, kenarında ve hizasında yürüyoruz.
Nihayet işte bir dağın eteğine geldik ki evvelki gibi dik, aynı basamaklı ufak ve korkunç döner merdivenler, beygirlerimiz bütün ayağa kalkarak keçiler gibi tırmanıyorlar, gene bir saatten ziyade bu baş döndürücü tırmanmaya başlamak lazım, ölmüş katırların bu duvar boyunca dizilmiş leşlerinden çıkan iğrenç koku içinde bu hücum inanılmayacak bir şey…
Dünkü gibi kendimizi birdenbire tepede bulup sevindik. Birdenbire topraklı ve çimenli bir ovaya kavuşmak sevinci, evvelki konak yerinden altı yüz metre kadar daha yükseğe çıkmışız. Hareketimizden beri ilk defa hakiki bir serinlik duyduk. Lezzetle dinleniyoruz.
Lakin bu akşamki ova önümüzde görünen dağların üçüncü katının eteğinde uzun bir taraçadan başka bir şey değil. Bir nevi balkon ki ancak yarım fersah derinliği var denilebilir; arzı bazı hadiselerden husule gelmiş eski yarıklar hesapsız asırlar devamınca çürümüş, bitkiler ve kıraç topraklar ile dolarak havaî bir cennet olmuş, dünyanın artan kısımlarından ayrı ufak bir Arcadi yaylası… Haşhaş tarlalarından geçiyoruz ki çiçekleri beyaz ipekten büyük kâselere benziyor. Sonra buğday tarlaları geliyor. Aşağıdakileri daha henüz yetişmemiş. Gündüz ne güzel bir yeşillik olacaktır.
Rahatça bir saat yürüdükten sonra ağaçlar arasında ışıklar görünüyor ve uzakta bekçi köpekler havlamaya başlıyor: Burası Konorice’dir. Geceyi geçireceğimiz köy… Biraz sonra etrafını gölgelendiren güzel hurma ağaçları, ufak cami, bütün beyaz taraçaları fark ediliyor ki yıldızların ziyası bunları mavimsi yapıyor. Köyde bir gece eğlentisi olmalı. Çünkü darbuka ve zurna sesleri ve ara sıra kadınların sevinç haykırışları işitiliyor. Cezayir’deki Arap kadınlarının sesi gibi sert ve keskin…
Gece yarısı birdenbire yüksek hurma ağaçları altında bastığımız bu pek ücra, eski ve saf musikileriyle dolmuş küçük köyü Şark’ın ve mazinin nasıl bir sihir ve letafet ile çevirmiş olduğunu tarif edemem. Lakin benim uşağım ki mecazdan anlamaz ve kelimeleri yalnız hakiki manalarında kullanır bir gemicidir, korkarak kendi meftuniyetini bana şu sade tabirlerle ifade ediyor: “Bu köyde bir hâl var… Sihirli bir hâl!”
Cuma, 21 Nisan
Doğan güneşin parlak ziyalarına karşı kırlangıçların, serçelerin ve çayır kuşlarının çılgın konseri var. Gök ve uzaklar tamamen berrak, köyde ve tarlalarda cennet gibi bir sükûnet… Burada bin beş yüz veya bin sekiz yüz metre yüksekliğinde, o kadar saf bir hava içindeyiz ki insan hayata ve gençliğe tekrar kavuştuğunu hissediyor ve böyle bir havada uyanmak ve çıkmak bir zevktir.
Katırcılarımızın hayvanlarımızla beraber yattıkları kerpiçten hücrelerin üstünde bulunan yegâne bir odada -tabii toprak duvarlar arasında- uyuduk. Kervansarayın bir çayır gibi otla kapanmış çatısı bu sabah bize bir gezinti mahalli oluyor. Yanımızdaki taraçada da otlar aynı suretle bitmiş ve orada insanlar sabah namazı kılıyorlar. Belleri sıkı uzun libasları ve havalanan cepkenleri ve taç gibi külahlarıyla mütevazı kıyafetlerinde eski kralların eşkâli var. Kalın duvarlı ve kemerli kapılı eski evlerin öte tarafında mahdut ve sakin ovanın develeri, uzun yeşil buğday ekinleri ve arada beyaz mermer lekeleri bırakan bazı haşhaş tarlaları ve her vakit İran’ın bu Cibal dağları ki biz çıktıkça göğe yükseliyor gibi görünüyor ve her defasında önümüze yeni bir tabaka arz ediyor.
Bütün gece yürüyerek Şiraz’dan inen veya bizim gibi Buşir limanından çıkan kervanlar geliyorlar; muhtelif cihetten katırların çıngırak sesleri kuşların şarkılarına karışıyor. Çobanlar dağa doğru karakeçi sürülerini götürüyorlar. Köyün yollarında ince yapılı ve bıyıklı süvariler çakmak taşıyla ateş alan uzun eski tüfekleriyle dörtnala koşuyorlar. Burada hayat eski zamanlardaki gibidir. Evvela yakıcı çöllerin, sonra iki üç kat uçurumların ve vahşi dağların muhafaza ettiği bu küçük ve tenhalıklar ortasında kaybolmuş köy mesut bir hareketsizlik muhafaza etmiştir.
Oh! Bunun rahatı! Hele yakında terk ettiğimiz Hindistan, büyük sanat işleriyle kutsallarına tecavüz ve nesi varsa yağma edilmiş zavallı Hindistan ile aralarındaki tezat! Birinde mutlak istirahat ve sükûnet, ötekinde fabrikalar ve demir işlerinin uğursuz sirayeti yüzünden şehirlerin halkı hâki rengi esvap ve mantarlı kasket giyen o hırçın Garp efendilerinin kırbaç darbesi altında koşuyor ve eziliyorlar.
Akşamın saat beşine mahsus güzel bir aydınlıkta bu sihir ve letafet memleketini terk ediyoruz ve arkadaki dağlığa doğru ilerliyoruz. Sanki her taraftan kapalı olan sakin ve şairane yaylayı geçiyoruz.
Bizi daha yüksek bir kata çıkaracak olan boğazların içine girdiğimiz anda güneş artık bizim için batmıştır. Lakin etraftaki tepeler, pek güzel bir pembe renktedirler. Ve orada bu geçidi muhafaza etmek için duvarları mazgallı eski bir kale vardır ki kulelerinin üstünde uzun Acem esvaplı nöbetçiler de Haçlılar zamanına ait bir levhayı andırıyor. Bu seferki yürüyüş evvelki gecelerden daha az korkunçtur; ağaçlar, otlar ve çiçeklerle bezenmiş duvarlar arasında yolumuz yokuş çıkıyor, fakat ne dik ne ne tehlikeli…
Ve çok zahmet çekmeden işte geniş bir yaylaya varıyoruz ki bütün ot kokularıyla doludur. Orada teneffüs edilen ve bizde güzel mayıs akşamlarının serinliğine benzeyen o hafif serinliğe henüz tesadüf etmemiş idik. Azimetimizden beri daima yükselen bu yol ile sanki şimale doğru dev adımlarla ilerliyoruz. Bu yüksek ovada, konak yerine varmadan evvel, dört saat kadar yürüyeceğiz ve geçen akşamlarda dövüştüğümüz kayalıklardan sonra şimdi kolay yollardan pembe çiçekli yonca ve yulaflar içinde yürümek hayretimize mucip oluyor. Mamafih gece olunca pek büyük bir tenhalık içinde bulunduğumuz hissi yavaş yavaş bizi kaplıyor; Avrupa kırlarında böyle fersahlar imtidadınca boş saha ve o kadar sükûnet asla yoktur. Ve birdenbire hatırlıyoruz ki bulunduğumuz yer emin değildir.
Akşam saat dokuz… Bir sevki tabii ile altıpatlarlarımızı muayene ettik: Yolun kenarında otların içinde oturup bekleyen tüfeklerle silahlanmış beş kişi hemen ayağa kalkıyor ve bizi kuşatıyorlar. Bunlar, seyahat eden eşhası muhafaza için Kazerun köyünden gönderilmiş namuslu bekçiler olduklarını söylüyorlar. Bize anlattıklarına göre, birkaç zamandan beri her gece kervanları soyuyorlarmış, hatta dün gece tam burada altı katırcı soymuşlar. İster istemez iki üç fersah bizimle geleceklermiş.
Bu bana biraz garip göründü. Bir de yıldızlar onların çehrelerini görmek için kâfi derecede aydınlık yapmıyorlardı. Mamafih onlar daha ziyade namuslu adamlara benziyorlar; birlikte yürümek tekliflerini kabul ettik. Onlar yayan, biz hayvanlarımızın üzerinde adım adım yürüyecektik. Burada nezaket icabı olarak aynı sigarayı ikişer kişi içtik ve konuştuk.
Bir buçuk saat sonra aynı suretle silahlı ve pusuda yatmış diğer beş kişi otların içinden çıkıp bize geliyorlar. Demek bunlar hakikaten bekçi imişler. Birinciler her biri ücret olarak ikişer kıran1 aldıktan sonra bizi yeni gelenlere emanet ettiler ve sonra büyük selamlarla çekildiler.
Vakit vakit, sert akan bir dere, takip ettiğimiz yolu daima yeşil otlar içinde bir yandan öte yana geçiyor, o vakit duruyoruz; hayvanların yüklerini indiriyoruz ve onlara su içiriyoruz. Gökte milyarlarca yıldız var ve hava ateş böcekleriyle dolu. Bunlar kıvılcımlara o kadar benziyorlar ki birden her taraftan çıktıklarını görünce hafif ateş çıtırdısı işitilmediğine şaşılıyor.
Gece yarısına doğru büyük çiçekleri bize temas eden beyaz haşhaşlar ortasında sıra ile yürürken uzakta bazı ışıklar görüyoruz. Sonra duvar çevrilmiş gayet büyük bahçeler; nihayet Kazerun’a geliyoruz. Ve ilk kavak ağaçlarını selamlıyoruz ki onların yüksek dalları gece gökte pek tanıdık surette sallanıyor ve bize nihayet orta mıntakalara vardığımızı bildiriyor.
Burada kervansaraylara bahçe diyorlar ve ezelî güzel havalı bu cennet gibi havalide seyyahlara istirahat mahalli olarak hakikaten bu bahçeleri arz ediyorlar.
Kemerli bir büyük kapı bizi geceyi geçireceğimiz duvarla muhat bahçeye sevk ediyor; burası düz yollar ve bütün çiçek açmış portakal ağaçlarıyla hemen bir ormandır. İlk safta şurada burada ikisi bir araya toplanmış ve halılar üzerine oturmuş kervan yolcuları yaktıkları dalların ateşi üzerinde çaylarını pişiriyorlar ve iç taraftaki yollar karanlıkta kayboluyor. Bununla beraber hane sahibi, Avrupalıların yerliler gibi açık havada portakal ağaçları altında uyuyamayacaklarını takdir ederek kurma karyolalarımızı girişteki büyük kemerli kapının üstünde ufak bir odaya çıkartıyor ve orada uyku hemen bizi kendimizden geçiriyor.
Cumartesi, 22 Nisan
Ufak odam bütün kervansaraylarınki gibi bomboş ve tarif olunamayacak derecede pisti. Doğan güneş onun dumanı ile siyahlanmış ve Acemce yazılarla doldurulmuş duvarlarını meydana çıkarıyor; zemine her türlü süprüntüler, salata yaprakları ve baykuş tüyleri dökülmüş. Lâkin üzerinde ot biten çatının aralıklarından, harap duvarların deliklerinden, altın ışıklar, portakal çiçekleri kokuları ve kırlangıçların şarkıları giriyor… O vakit yerin ne ehemmiyeti var? Mademki hemen aşağı inmek ve bu letafete kavuşmak mümkündür.
Aşağıda çok güzel bahçe çalı kuşlarının çılgın nağmelerinin aksettiği eşsiz göğün altında sabahın bütün ihtişamıyla parlıyor… Hayat verici ve aynı zamanda ılık ve nefis bir hava teneffüs ediliyor. Kaba yapraklı büyük portakal ağaçları siyahımsı mavi renkteki gölgelerini yayıyor ve toprağı çiçekleriyle süslüyorlar. Bu gece bahçede, yollarda güzel Yezd ve Şiraz halıları üzerinde yatmış olan bütün kervansaray halkı neşeyle uyanıyor. Onlar da bizim gibi ancak güneş batınca yola çıkacaklar. Demek ki bütün günü bu kapalı, serin ve güzel bahçede geçirmek ve birbirimizi tanımak zaruretindeyiz.
Çok geçmeden şehirden börekçiler ve çaycılar geliyor. Semaverlerini, ufacık yaldızlı kadehlerini gölgeye yerleştiriyor, uzun marpuçlu kalyanları hazırlıyorlar. Bunlar İran’a mahsus nargilelerdir ki dumanı uyutucu bir koku neşreder.
Civarda atlarımız ve katırlarımız otlarken biz ve tesadüfi yol arkadaşlarımız, dallar altında tütün içmek ve yarı uyku hâlinde tefekkürata dalmakla büyük bir istirahat içinde vakit geçiriyoruz, birbirimize çay ikram ediyoruz. Bu çok şekerli çay, Acemlerin alışık olduğu içkileridir. Hele dışarıda güneşin parladığı ve Kazerun’u kuşatan dağları ateşle kavurduğu sırada burada loş yeşillikleri muhafaza eden portakal ağaçları altında öğle vaktinin sükûneti pek latiftir.
Ufak kervanımın adamlarıyla hep birbirimizi tanımıya başlıyoruz; kervanbaşım Abbas ve kardeşi Ali benim yol ve sohbet arkadaşım oldular; her şey gittikçe kolaylaşıyor, her akşam toplanma ve hareket hazırlıkları daha kolay oluyor ve bu sağlam göçebe hayatına, daima karanlık gece yarısında yorgun ve bitap geldiğim sefil ve her vakit değişen barınacak yerlerde bile ne çabuk alışılıyor!
Saat dörtte bu portakal ağaçları altında rahatça tekrar hareket tedariklerine başlıyoruz.
Bizi seyredenler yerde kaylanlarını içen iki üç kişi ile bir o kadar meraklı çocuk ve hesapsız kırlangıç kuşlarıdır. Haydutlardan dolayı, köyden verilen iyi silahlanmış dört muhafız bizimle beraber ve sıra ile birbiri peşinden yürüyorlar. Bu güzel bahçenin girişi olan yıkık ve kara kemerin altına giriyoruz.
Öncelikle dün akşam görmediğimiz Kazerun’u boydan boya geçmek lazım. Eski zamanın bu ufak şehri, kavak ağaçları ve hurmalıkları ortasında kımıldamaksızın duruyor. Giderken çiçek açmış yüksek otlar arasında çocuklar, büyük adamlar gibi uzun esvap ve yüksek siyah külahlar giymiş, küçücük oğlanlar, karaca yavrularıyla oynuyor, papatya ve yulaflar içinde yuvarlanıyorlar. Birkaç ufak beyaz cami kubbeleri, evler çok kapalı ve damlar, çayırlar gibi çiçekler, otlarla bezenmiş taraça şeklinde… Eski kemerli kapılar ve yüksek duvarlar ile bahçeler bahusus portakallıklar, yollarda dolaşan silahlı güzel süvariler var. Lakin kadınlar esrarlı ve matemli hayaletlerdir. Çehrelerini ve vücutlarını örten siyah çarşaf daima sarı veya yeşil renkte bol şalvarlarını ve aynı renkte çoraplarını ancak gösteriyor. Şimdiye kadar yalnız yüzleri açık gezen köylü kadınları görmeye alışmıştık.
İlk defa olarak biraz zarif kadınlar tanımak için bir şehre giriyoruz.
Hâlâ yeryüzünde öyle memleketler vardır ki buhar nedir; fabrika nedir; duman nedir bilmezler, acele ve sürat ve demir onların meçhulüdür.
Gelişim musibetinden kurtulmuş bütün bu gizli köşelerden en sevimlileri biz Avrupalıların nazarında Acemistan’da bulunur. Çünkü orada ağaçlar, fidanlar, kuşlar ve ilkbahar bizim memleketteki gibidir. Çoğunda memleket değişikliğinin farkına varılmaz, ancak şurası var ki asırlarca geriye gidilmiştir.
Bulunduğumuz mevkinin yüksekliğini unutmuştuk birdenbire sağımızda uçurumlar açıldı. Bizden çok alçakta diğer geniş bir ova ve gök yakutî renginde güzel bir göl, bunların hepsi evvelki günler gördüklerimizden daha az korkunç dağlarla çevrili… Bizim Pirene dağlarının en vahşi kısımlarını hatırlatıyor.
İsfahan deresi bu göle akıyor; eski debdebe ve ihtişam şehrini diğer yerlerden daha ziyade ayırmak için oradan geçen dere başka hiçbir nehir veya körfeze akmıyor, doğruca bu sahiller gayrimeskûn ve hiçbir yere akmayan bu durgun su sathına atılıyor.
О проекте
О подписке
Другие проекты