Saat akşamın yedisi, gurubun bu parlak zamanında harekete karar vermiştim. Bir katır ve bir katırcı daha almaya beni mecbur eden kervanbaşımla uzun uzadıya ettiğimiz münakaşalara rağmen hareket için her şey hazırlanmış idi veya az bir şey lazımdı. Fakat vade-dilen süvariler henüz meydanda yok, onları arattırdım, gönderdiğim adamlar da gelmiyor. Dünkü gibi yola çıktığımız vakit gece olacak.
Yakında saat sekize gelecek. Üç süvari gelmezse gelmesin! Muhafızlardan vazgeçerim; atımı getirsinler, biz gidiyoruz! Lakin artık göze bir şey görünmeyen ve zaten benim adamlarımla dolmuş olan bu küçük köyün meydanı birdenbire meleyerek ağıllarına dönen sürülerin istilasına uğradı, binlerce koyun ve keçilerin neşeli ve zararsız hücumu bizi birbirimizden ayırıyor, şaşırtıyor. Kimi bacaklarımızın arasından, kimi katırların karnının altından geçiyor, her yere girip çıkıyorlar ve daima geliyorlar… Ve bu nihayet bulduğu, meydan boşaldığı ve hayvanlar yattığı vakit başka bir hadise çıkıyor: Atım nerede; onu tutan adam keçilerin hücumu esnasında elinden bırakmış, köyün kapısı açık olduğundan o da kaçmış; arkasında eyeri, boynunda yuları ile açık kumlara doğru dörtnala gidiyor… Bütün diğer hayvanlarımızı bırakarak on kişi peşinden koşuyor. Şimdi bunlar da karışmaya başlıyor. Biz hiç gidemeyeceğiz… Saat sekizi geçiyor. Sonunda kaçağı yakalamışlar, getiriyorlar. Pek hırçın ve sabırsız… Köyden çıktığımız vakit son gece uyuduğumuz kapının çatısının altından geçerken kirişlere çarpmamak için başımızı eğiyoruz.
Evvela etrafımızda büyük hurma ağaçları, her taraftan siyah yapraklarını yıldızlarla dolu göğün üzerine nakşediyor. Lakin bunlar çok geçmeden seyrekleşiyor; vasi ovalar bize yeniden boş muhitlerini gösteriyor. Bölgeden çıkmak üzere iken silahlı üç süvari zuhur etti ve beni selamladı; bunlar benim ümidimi kestiğim muhafızlarım; dünkülerin aynı şekillerde; güzel kıyafetler, yüksek külahlar ve uzun bıyıklar. Karmakarışık surette geçtiğimiz bir geçitten sonra kervanım, ucu bucağı olmayan bu genişlikte, gece hâliyle belirsiz çölün içinde az çok muntazam surette yeniden tamamen teşekkül ediyor.
Bu defaki çorak çöl dünkünden daha az misafirperver; toprak fena, artık emniyet telkin etmiyor; keskin ve göze görünmeyen taşlar hayvanlarımızı sendeletiyor. Yazık ki ayın doğmasına daha vakit var! Uzaktaki yıldızlar arasında yalnız Zühre yıldızı pek parlak ve gümüş gibi beyaz nur ile bizi biraz aydınlatıyor.
İki buçuk saat yürüdükten sonra diğer bir bölgeye geldik ki dünkünden daha çok büyük ve daha ağaçlı. İçerisine girmeden onun uzunluğunca ilerliyoruz. Bütün bu hurma ağaçlarının yakınında bize latif bir serinlik geliyor ve bu ağaçların altından derelerin aktığı işitiliyor.
Saat on bir… Nihayet öndeki dağın, bize her saat yaklaşan İran’ın o muazzam şeddinin arkasında bir aydınlık, kervanların dostu olan ayın doğmak üzere olduğunu haber veriyor. Pak ve güzel ay doğuyor ve dalgalarla nurlar saçarak bize görmediğimiz buharları gösteriyor. Evvelki günler gibi toz ve kum perdeleri değil, lakin hakiki ve kıymetli su buharları ki her şey kuraklık ve perişanlıktan nişan verirken bu ufak mümtaz mıntıkada güya insanların ve fidanların hayatını muhafazaya müvekkil. Onların pek sarih şekilleri var. Sanki karaya düşmüş bulutlardır ki el ile tutulabilir. Onların çevreleri gökte ayın yanında muallak duran havayı ipek çilelerinin uçuk sarı rengiyle münevver ve hurma ağaçlarının kökleri siyah demetler şeklinde dizilmiş bütün yapraklarıyla onun üstünde görünüyor. Artık buna geniş bir manzara denilemez, çünkü toprak kaybolmuştur; hayır, peri Morgane’in bahçelerinden biri ki göğün köşesinde yetişmiştir.
Bölgenin büyük köyü Boracun’a girmeyip, yanından geçiyoruz. Sedef renkli sislerle koyu hurma ağaçları arasında beyaz evleri görülüyor. O vakit bizimle beraber yolculuk etmeyi istemiş olan iki Acem yolcu burada duracaklarını haber verdiler ve müsaade alarak çekildiler. Ya benim üç süvari muhafızım ki o kadar güzel silahlarla kendilerini takdim etmişlerdi, neredeler; onları kim gördü? Kimse…
Onlar, farkına varılmasın diye ay doğmadan evvel kaçmışlar. İşte benim kervanım bu suretle tam lüzumu olan miktara indi: Kervanbaşım, dört katırcım, Buşir’de tutulan iki hizmetkârım, benim sadık Fransız hizmetçim ve ben… Boracun hâkimi için bir mektubum var, onda üç süvari muhafız talebine hakkım olduğu yazılı; lakin hâkim şimdi yatmış olmalıdır, çünkü saat on biri geçiyor ve bütün köy uyuyor gibi görünüyor; çölün ilk dönüm yerinde gene bizi terk edecek olan böyle kaçak adamları muhafız diye toplamak için ne kadar zaman kaybedeceğiz! Mademki dolunay tamamen bizi muhafaza ediyor biz de Allah’a güvenerek yalnızca yolumuza devam ederiz.
Arkamızda çöl arazi, onun yaldızlı bulutları ve esmer hurma dallarının hayalleri uzaklaşıyor. Yeniden çöl… Fakat gittikçe daha korkunç ve cesareti kaybettirecek derecede müthiş çukurlar, hendekler, uçurumlar; toprağı dalgalı görünen kamburlaşmış bir memleket; kırılmış ve yuvarlanan büyük taşlar memleketi ki orada ufak yollar yalnız iner çıkarlar, orada hayvanlarımız her adımda sendeliyor ve beyaz renkli olan bütün bu şey üzerine ayın tam beyaz ışığı düşüyor.
Bitti, derelerden ve yeşilliklerden gelen serinliğe benzer bir şey kalmadı; gece yarısı bile sakinleşmeyen yakıcı kuru sıcağa düşüyoruz.
Sinirlenen katırlarımız artık birbiri ardınca yürümüyorlar; bazıları kaçıyor, kayaların arkasında kayboluyor; diğerleri -ki arkada gecikmişlerdi- yalnız kalmaktan korkarak başa geçmek için koşmaya başlıyor ve geçerken yüklerde şiddetle bacaklarınıza çarpıp sizi yaralıyorlar.
Bununla beraber daima önümüzde duran müthiş Şeddi İran biz yaklaştıkça bütün teferruatıyla görünüyor, bize birbiri üzerinde birçok katlar arz ediyor, ilk katın temeline yakında erişeceğiz.
Burada düşüne düşüne sükûnetle yürümenin imkânı yoktur, hâlbuki düz ve yeknesakta çöllerin letafeti bundadır. Bu müthiş beyaz kayalar tufanında insan kendini kaybolmuş hissediyor, orada atını, katırlarını ve her şeyi gözetmek lazımdır, gözetmek ne olsa gözetmek… Hâlbuki dayanılmaz bir uyku gözlerinizi kapamaya başlıyor.
Birdenbire bir rehavet kollarınızı kaplar, ellerinizi yuları tutamayacak kadar gevşek yapar ve fikirlerinizi karıştırır, buna karşı mücadele etmek hakiki bir ızdırap olur. Her tedbire müracaat olunur, vaziyet değiştirmek, bacakları uzatmak veya hecinlerin üzerinde bedevilerin yaptıkları gibi eyer üstünde ayaklarını birbiri üzerine koymak tecrübe edilir. Yere inmek istenir, o vakit de bu acele yürüyüş esnasında sivri taşlar ayağınızı yaralar, at kaçar ve ancak birbirinizi görebildiğiniz o sonsuz büyük tenhalık içinde, o kaya yığınları arasında birbirinizden ayrı düşersiniz: Velhasıl her neye oturursa otursun at üzerinde kalmalı…
Tam gece yarısında Şeddi İran’ın yanındayız. Aşağıdan yukarıya ve bu kadar yakından bakılınca ne korkunç görünüyor. Siyaha çalan esmer renkte düz bir duvar, ay her deliğini, deşiğini, oyuklarını, mücessem ve hareketsiz heybetini ayrı ayrı meydana çıkarıyor. Bu sessiz ve ölü taş yığınlarından bize, ya gündüz onların güneşten aldıkları veya yanardağları besleyen yer altındaki büyük ateşten çektikleri daha ağır bir sıcak geliyor. Çünkü bunlar kükürt kokuyorlar.
Bir saat, iki saat, üç saat başımızın üstünde göğün yarısını dolduran bu cesim kayanın altında sürünüyoruz; o, beyaz taşlı ovaların önünde kırmızımtırak esmer rengiyle dikiliyor; çıkardığı kükürt ve kokmuş yumurta kokusu duvarın iri yarıkları ve arzın damarlarına kadar nüfuz ettikleri zannolunan açık deliklerinin önünden geçilirken tahammül edilmez dereceye geliyor. Bizim fakir kervanımızın ayak sesleri ve katırcılarımızın uzun uzadıya haykırışlarının kaybolduğu, söndüğü sonsuz bir sükûnet içinde bitişik durumda sürünüyoruz. Bu renksiz çölün hendeklerini, uçurumlarını geçiyoruz. Şurada burada birtakım siyah şekiller görünüyor ki ay bunların gölgelerini kayaların beyazlığı üzerine aksettiriyor; sanki insanlar ve hayvanlar bir araya toplanmış bizi gözetliyorlar. Hâlbuki bunlar çalılıktan ve yaklaşıldığı vakit, bükülmüş ve kıvrılmış ufak ağaçlardan başka bir şey değil. Her tarafta mangallar varmış gibi sıcak… İnsan nefes alamıyor ve susuzluk hissediyor.
Ara sıra cehennemi duvarın kayaları içinde sular aktığı işitiliyor. Hakikaten oradan seller fışkırıyor ki bunları geçmek için geçit yeri aramak lazım; lakin ayın ziyası altında beyazımsı görünen bu suda teneffüs edilemeyecek bir kükürt kokusu var. Bu dağlarda büyük ve zengin madenler olacak ki henüz bilinmiyor ve işletilmiyor.
Ekseriya özlenen yerin hurmalıkları görünüyor gibi tahayyül edilir ve nihayet uzanıp yatmak ve su içmek kabil olacağı sanılır. Lakin hayır; gene o mağmum çalılıktan başka bir şey değil. Artık kuvvet tükenir, yürürken uyunur, bir şey gözetmeye takat kalmamıştır. Hayvanların insiyakına ve tesadüfe nefis terk edilir…
Fakat hiç olmazsa bu sefer aldanmıyoruz. Bu sefer hakiki alana geldik. Bu koyu kütleler hurmalıklardan ve dört köşe ufak beyazlıklar köyün evlerinden başka bir şey olamaz ve henüz uzaktaki bu şeylerin gerçeğini teyit için işte bizim kokumuzu alan bekçi köpeklerin haykırmaları, işte sabahın üçünde büyük sükûnet içinde horozların bizi karşılayan berrak ötüşleri…
Biraz sonra güzel hurma ağaçlarının arasında köyün küçük yollarındayız. Nihayet önümüzde kervansarayın ağır kapısı açılıyor sanki nefis bir sığınakmış gibi karmakarışık içerisine dalıyoruz.
Perşembe, 19 Nisan
Uyanık mıyım, uyuyor muyum, iyi bilmiyorum… Bir zamandan beri tayin edemediğim tesir altında yanı başımda öten ve uçuşan kuşların arasında olduğumu hissediyorum. Bunlar bana o kadar yakın geçiyorlar ki tüylerinin rüzgârını duyuyorum. Vakıa alçak tavanın kirişleri arasındaki yuvaları yavrularıyla dolu olan bu kırlangıç kuşlarına elimi uzatsam hemen hemen dokunacağım.
Ne camları ne ne kapanacak kapakları olan pencerelerimden neşeli sesleriyle girip çıkıyorlar; güneş doğuyor ve şimdi hatırlıyorum ki, Daliki köyündeyim. Kervansarayın en itibarlı ufak odasını işgal ediyorum. Dün akşam beni bu ufak meskene harici bir merdivenle çıkardılar. İçi boş idi. Kireçle badanalanmış toprak duvarlardan başka bir şey yoktu. Orada Acem hizmetkârlarım Yusuf ile Yakup yataklarımızı kurmak, halılarımızı yaymakla uğraşıyorlardı. Ben de Fransız uşağımla beraber uykusuzluktan harap bir hâlde ve hararetle bir ibrik su içerek bekliyorduk.
Burada sıcak o müthiş körfez sahili kadar ağır değil. Ve parlak bir güzel hava var. Benim odam köyde zemin katında olmayan yegâne odadır ve etrafa oldukça nezareti vardır. Dört tane ufak penceresiyle dört taraftan rüzgâra açıktır. Sabahın keten mavisi renginde göğü altında yeşil ve taze hurma ağaçlarının ortasında bulunuyorum. Gökyüzüne beyaz pamuk gibi pek hafif bulutlar serpilmiş. Bir tarafta karanlık ve gayet geniş bir şey, esmer ve kırmızı bir şey o kadar yükseliyor ki onun nihayetini görmek için başı dışarıya çıkarmak ve havaya bakmak iktiza ediyor: İran’ın büyük dağ silsilesi ki orada pek yakında ve hemen yıkılacak gibi duruyor.
Diğer tarafta, uzakta görünen biraz çöl ile bütün hurma ağaçlarının birbirine benzeyen ince sakları arasında köy… Horozlar kırlangıçlarla beraber ötüyorlar. Kerpiçten yapılmış evlerin kubbeli kapıları vardır ki saf Arap resmindedir ve damları düz ve taraça şeklindedir. Üzerlerinde tarlalardaki gibi ot bitiyor. Yörenin genç kızları açık havada tuvaletlerini yapmak için örtünmeden evlerinin önüne çıkıyor, bir taş üzerine oturuyorlar ve siyah saçlarını taramaya başlıyorlar. Dokumacıların tezgâhlarının gürültüsü işitiliyor.
Yer çok işlek ve şimdi her gece yollarda yavaş yavaş yürüyen yük kervanlarının geleceği saat olduğundan işte her taraftan kervansaraya doğru acele ile gelen katırların çıngırakları, ince ve esmer kafaları üzerine pek arkaya doğru konmuş yüksek siyah Acem külahlarıyla kuvvetli ve neşeli katırcıların haykırmaları işitilmeye başlıyor.
Öğleüstü kervanbaşımla aramızda uzun münakaşa, Buşir’de iken haritaya bakarak bu akşamki konak menzilinde durmayıp yola devama karar vermiştim. O reddetmişti, hiddetlenmiş ve mukaveleyi imzalamadan gitmeye davranırken tehdidim üzerine kalmıştı. Bugün yolların hâli karşısında onun iptida ısrar ettiği gibi yalnız altı saat yürümeyi ve Konor-Takte köyünde gece kalmayı tercih ediyorum. Şimdi de o istemiyor.
Mamafih, sabrım tükenerek: “Bu böyle olacak, çünkü ben istiyorum, münakaşa bitti.” dediğim vakit birdenbire güzel çehresi yumuşadı. Gülümseyerek, “Mademki ben istiyorum diyorsun, ben de o hâlde öyle olsun, demekten başka bir şey söylemeyeceğim.” dedi.
O sırf sohbet etmek, vakit geçirmek için mübahase ediyordu, başka bir şey değil.
Akşamın altısı… Buranın hâkimi tarafından verilen üç yeni muhafız süvarim geldi; güzel çiçekli pamuk esvapları ve ellerinde pek eski zamanın tüfekleri var. Azimetimizden beri ilk defa kervanım gündüz ve güneşin son kırmızı şuaları henüz meydanda iken toplanıyor ve rahatça yöreden çıkıyoruz. Orada yüksek hurma ağaçları altında, berrak dereler kenarında hemen hepsi güzel birçok kadınlar çocuklarıyla beraber oturmuş akşam garipliğinde vakit geçiriyorlar.
Derhâl kum ve taş beyabanları başlıyor. Nihayet bu gece varacağımız uzun Şeddi İran göz görebildiğine, ufkumuzun nihayetine doğru uzanıyor; sanki onu mübalağalı renklerle istedikleri gibi boyamışlar… Portakal sarısı ile yeşilimtırak sarı birbirine garip çizgilerle ve güneşin korkunç ve imkânsız dereceye varan esmer kırmızı renklerde karışıyor, uzaklarda bu renkler hale olarak parlak menekşeye, piskopos libası rengine dönüyor. İran’ın bu muazzam siperi dün geceki gibi kükürt ve fırın kokuyor. Hayata zararlı maddeler ve zehirli tuzlarla dolu olduğu tesirini veriyor.
Zehirli şeylerin renklerini alıyor ve korku verecek şekiller arz ediyor. Bir de arkada korkunç bir zeminden ayrılıyor. Çünkü göğün yarısı siyah, bir tufan veya felaket siyahı… Gene sahte boralardan biri ki bu diyarda her şeyi mahvetmek ister gibi görünür, fakat bir damla su akıtmaksızın, bilinmez nasıl olur, kaybolur. Hakikat, bizim iklimleri asla terk etmemiş biri, evvelce hazırlanmadan buraya getirilse, böyle azametli ve şiddetli manzaralar karşısında ne olduğu bilinmeyen bir şeyin helecan ve ızdırabından, artık yer yüzünde olmadığı hissinden veyahut dünyanın sonu geldiği dehşet ve korkusundan kendini kurtaramaz..
İki günden beri içinde yürüdüğümüz eğri büğrü çöl şimdi tepemizden bakan bu dağların eteğine kadar bir yokuş takip ediyor. Bulunduğumuz noktadan çölün beyaz renkte yayılması bize nazaran zaten yukarıdan aşağıya doğrudur. Korkunç gök üzerinde soluk rengiyle çöl sonsuz uzanıyor ve uzaktaki iki üç vaha onun üzerinde çok yeşil, Çin sulu boya resimlerindeki gibiçiğ yeşil renkli lekeler bırakıyor. Ne kadar harap olursa olsun veda edeceğimiz bu çöl önümüzde dikilen ve kara bulutlar altında kendilerine nüfuz edilmesini istemez gibi tehdit karışık ve hafi esrarı havi duran bu kayalara nispetle bize daha kolay ve daha garip bir şekilde iyi görünüyor!
Kan rengindeki güneş kursunun ovaların ufku arkasında kaybolduğu saatte birdenbire önümüzde, Şeddi İran’ın iki, üç yüz metre yüksekliğinde amudî duvarları arasında bir büyük yarık açılıyor.
Oraya giriyoruz. Ansızın üzerimize eğilmiş kayalardan bir akşam karanlığı düşüyor, sanki birdenbire bir örtüye sarılmış gibiyiz. Sessizlik ve çınlama kükürt kokusu ile beraber artıyor. Ve önce görülmeyen yıldızlar, fırtına bulutlarının henüz erişmediği yüksek aydınlığından sanki hep birden yanmış ve bir kuyunun dibinden görülüyormuş gibi derhâl zuhur ediyor.
Gece oluncaya kadar bir saat müddet bin zahmetle, bu dehşetler memleketinde ve taşlar kasırgasında ilerliyoruz, daima aynı yarığı ve dağın derin kanatlarında dolaşık ve nihayetsiz bir geçit gibi açılmakta devam eden aynı uçurumu takip ediyoruz. Hendekler ve yığıntılar var; dik yokuşlar, sonra birdenbire uçurumlu ve dönerek inişler… Bütün bunların ortasında asırlardan beri kervanlar geçerek belirsiz yollar kazmış ki hayvanlarımız karanlığa rağmen izini kaybetmiyorlar. Ara sıra isimler çağrılıyor ve Daliki süvarileri ve biz de dâhil olarak mevcutlar sayılıyor. Sıralar sıkıştırılıyor ve nefes almak için duruluyor.
Etrafın karanlığı içinde yer altından suların gürültüsü, sellerin gürlemesi ve şelalelerin düştüğü işitiliyor.
Her taraftan sıcak taş yığınları ile çevresi kuşatılmış bu boğazlarda bir hamam, bir fırın havası var, kükürt madenlerinin kokusunu teneffüs ederek bazen boğulanlar oluyor. Daha tehlikeli geçitler var ki orada granit safhalarından masa biçiminde yarı gömülü taşlar sıralanmış ve aralarında kalan dar ve derin çukurlara bir katırın ayağı kazara girecek olursa, tuzağa tutulmuş gibi kalıyor. İşte bunların üstünden karanlıkta geçmek lazım. Ağır bir dere boyunca beyazımsı toprak üzerinde yürümek için bir saat istirahat… Uğursuz dere ki ne ağaç biliyor, ne saz ne ne çiçek… O ancak, gizli ve lanetli gibi sürünüyor, o kadar derin ki güneş asla oraya inmiyor. O bu saatte yüksek siyah tepelerin baş aşağı görünen hayalleri arasında dar bir gök parçası ve birkaç yıldız aksediyor.
Ve şimdi işte önümüzde geçit kapanıyor, işte vadi üç dört yüz metre yüksekliğinde amudî bir duvarla bize tamamıyla kapanmış…
Haydi bakalım, muhakkak yolumuzu şaşırmışız. Geldiğimiz gibi dönmekten başka çare yok. Benim kervanbaşım şüphesiz deli olmuş ki oraya tırmanmak istiyor ve atını ancak keçilerin çıkabileceği bir nevi merdivene sürüyor ve bunun yol olduğunu iddia ediyor!
Burada benim üç süvari muhafızım kemali nezaketle selamlayarak benden izin aldılar. Daha uzağa gidemezlermiş, çünkü onların yerlerinin hududu burada bitiyormuş. Dünküler gibi bunların da beni bırakacaklarından şüphe ediyordum. Tehdit veya vaat hiç fayda etmiyor. Onlar bizi bırakarak dönüyorlar.
О проекте
О подписке
Другие проекты
