Roket, “Hiç şüphem yok ki, sizin için önemli,” diye karşılık verdi. “Ama eğer istersem ben ağlamaktan hiç çekinmem.” Nitekim çubuğundan aşağı yağmur damlaları gibi süzülen gerçek gözyaşlarına gark oldu ve neredeyse birlikte bir ev kurmaya niyetlenen ve yaşanacak güzel, kuru bir yer arayan iki küçük böceği boğuyordu.
Döner Fişek, “Ağlanacak hiçbir şey olmadığı halde ağladığına göre sahiden romantik bir yaradılışı olmalı,” diyerek derin bir iç çekti ve tahta kutusunu düşündü.
Fakat Roma Kandili’yle Bengal Işığı artık adamakıllı sinirlenmişlerdi ve avazları çıktığınca, “Numara yapma! Numara yapma!” diye bağırıyorlardı. İkisi de fazlasıyla gerçekçi kimselerdi ve itiraz ettikleri her şeye numara derlerdi.
Sonra ay, göz kamaştırıcı gümüş bir kalkan gibi yükseldi; yıldızlar parlamaya ve saraydan müzik sesi gelmeye başladı.
Dansı Prens’le Prenses yönlendiriyordu. O kadar güzel dans ediyorlardı ki, uzun beyaz zambaklar pencereden içeri başlarını uzatıp seyrediyor, iri kırmızı gelincikler vuruşların zamanlamasına uyarak baş sallıyordu.
Derken saat onu, sonra on biri, sonra on ikiyi vurdu ve gece yarısının son vuruşuyla herkes taraçaya çıkınca Kral, Kraliyet Pirotekni Mütehassısı’nı çağırttı.
“Havai fişek gösterisi başlasın,” dedi ve Kraliyet Pirotekni Mütehassısı yerlere kadar eğilerek bahçenin ucuna doğru uygun adım yürüdü. Maiyetinde altı kişi vardı ve altısı da uzunca birer meşale taşıyordu.
Tartışmasız muhteşem bir gösteriydi.
Döner Fişek kendi çevresinde Vızır! Vızır! dönüyordu. Roma Kandili Bom! Bom! ediyordu. Sonra Maytaplar her yerde raksetmeye başladı ve Bengal Işığı her şeyi kızıla boyadı. Sıcak Hava Balonu minik mavi kıvılcımlar saçarken, “Hoşça kalın,” diye bağırdı. Kendi kendilerine müthiş eğlenen Çatapatlar Dan! Dan! diye karşılık verdi. Herkes büyük bir başarı gösterdi. Fakat ağlamaktan nemlenen ve yerinden bile kalkamayan Kayda Değer Roket hariç. En iyi kalite olmasına rağmen gözyaşıyla sırılsıklam olan barutu hiçbir işe yaramıyordu. Küçümser bir gülümseme takınmadan asla konuşmadığı uzak akrabalarının hepsi ateşten pıtrak gibi görkemli altın çiçekler halinde göğe atılıyordu. Saraylılar, “Hurra! Hurra!” diye haykırıyor, küçük Prenses sevinçle gülüyordu.
Roket, “Herhalde beni önemli bir vesileye saklıyorlar, şüphesiz öyle olmalı,” derken her zamankinden daha mağrur görünüyordu.
Ertesi gün işçiler ne varsa derleyip toplamaya geldiler. Roket, “Belli ki bu bir temsilciler heyeti,” dedi. “Onları kendime yakışır bir vakarla karşılayacağım.” Ve burnunu havaya verip çok önemli bir konu hakkında düşünüyormuş gibi ciddiyetle kaşlarını çattı. Fakat işçiler gitmek üzere hazırlanana kadar onu fark etmediler bile. Tam o sırada biri onu gördü. “Şuna bak! Roketlerin en adisi!” dedi ve duvarın üstünden onu hendeğe attı.
Roket havada süzülürken, “Roketlerin en ADİSİ mi? Roketlerin en ADİSİ mi? İmkânsız! Roketlerin en ÂLÂSI, öyle dedi. ADİ ve ÂLÂ kulağa çok benzer geliyor, hatta çoğu zaman aynıdırlar,” diyerek çamura düştü.
“Burası pek rahat değil,” dedi, “fakat şüphesiz muteber bir kaplıca; herhalde sağlığıma kavuşmam için beni buraya yolladılar. Sinirlerim çok yıpranmış olmalı, dinlenmeye ihtiyacım var.”
Az sonra parlak mücevher gibi gözleri ve alacalı yeşil bir derisi olan küçük bir Kurbağa yüzerek ona doğru geldi.
“Yeni gelen birini görüyorum!” dedi. “Ne de olsa çamur gibisi yok. Bana yağmurlu bir hava ve bir hendek verin, daha ne isteyeyim. Sizce öğleden sonra yağış olur mu? Öyle bir ümidim olsa da gökyüzü masmavi ve bulutsuz. Çok yazık!”
“Ehem, ehem!” dedi Roket ve öksürmeye başladı.
Kurbağa, “Ne şahane bir sesiniz var!” diye haykırdı. “Tıpkı bir vraklama gibi; tabii ki vraklama dünyadaki en ahenkli sestir. Bu akşam koromuzu dinlemelisiniz. Çiftçinin evi yakınındaki eski ördek havuzunda yerimizi alıyor ve ay doğar doğmaz başlıyoruz. Herkesi o kadar mest ediyoruz ki, bizi dinleyebilmek için kimse gözünü kırpmıyor. Hatta daha dün çiftçinin karısı, bizim yüzümüzden geceleri uyku uyuyamadığını annesine söylüyordu. Bu kadar sevilmek sizce de gurur verici değil mi?”
Roket öfkeyle, “Ehem, ehem!” dedi. Bir kelime bile konuşamadığına fena içerlemişti.
Kurbağa, “Kesinlikle şahane bir ses,” diye devam etti. “Umarım ördek havuzuna siz de gelirsiniz. Kızlarıma bakmaya çıktım. Güzeller güzeli altı kızım var, ama Turna Balığı’yla karşılaşmalarından korkuyorum. Tam bir canavardır Turna Balığı ve kahvaltı niyetine hepsini gövdeye indirmekte tereddüt etmez. Eh, bana müsaade, sizi temin ederim, sohbetinizden büyük keyif aldım.”
Roket, “Buna sohbet denirse!” dedi. “Onca zaman tek başınıza hep siz konuştunuz. Böyle sohbet olmaz.”
Kurbağa, “Birinin dinlemesi gerekir,” diye karşılık verdi. “Ayrıca ben tüm konuşmaları kendim yapmayı severim. Hem zamandan kazandırır, hem münakaşaları önler.”
Roket, “Ama ben münakaşaları severim,” dedi.
Kurbağa kayıtsızca, “Bunu duyduğuma üzüldüm. Münakaşalar son derece kabadır; iyi bir cemiyetteki herkes hep aynı fikirleri paylaşmalıdır. Bana tekrar müsaade; uzakta kızlarımı görüyorum,” dedi ve yüzerek uzaklaştı.
Roket, “Siz çok sinir bozucu birisiniz,” dedi, “ve çok edepsiz. Benim gibi kendi hakkında konuşmak isteyen biri varken sizin gibi kendi hakkında konuşan kimselerden nefret ederim. Ben buna bencillik derim ve bencillik son derece menfur bir şeydir, özellikle de benim mizacımda biri için, çünkü ben iyi huylu yaradılışımla nam salmışımdır. Aslında siz beni örnek almalısınız, benden daha örnek birini bulmanız mümkün değil. Böyle bir fırsatı bulmuşken bundan yararlanmalısınız, Saraya dönmem an meselesi zira. Sarayda çok sevilirim. Hatta Prens’ le Prenses dün benim şerefime evlendiler. Fakat sizler taşralı olduğunuz için bu meseleleri bilmezsiniz elbet.”
İri kahverengi bir kamışın tepesine tüneyen bir Yusufçuk, “Ona seslenmenizin bir faydası yok,” dedi. “Hem de hiç yok, çünkü çoktan gitti.”
“Eh, bu onun kaybı, benim değil,” dedi Roket. “Sırf beni dinlemiyor diye konuşmaktan vazgeçecek değilim. Kendimi konuşurken dinlemeyi de severim ben; en büyük zevklerimden biridir. Sıkça kendi kendime uzun uzun konuşurum ve o kadar zekiyimdir ki, bazen söylediklerimin tek bir kelimesini bile anlamam.”
Yusufçuk, “Öyleyse mutlaka Felsefe dersi vermelisiniz,” dedi ve tül gibi nefis kanatlarını açtı, göğe ağarak uzaklaştı.
Roket, “Kalmaması ne büyük aptallık! Eminim aklını geliştirecek böyle bir fırsatı pek sık bulamıyordur. Fakat zerre kadar umurumda değil. Benim gibi bir dehanın kıymeti bir gün mutlaka anlaşılacaktır,” dedi ve çamura biraz daha battı.
Bir zaman sonra iri beyaz bir Ördek yüzerek yaklaştı. Sarı bacakları ve perdeli ayakları vardı ve paytak yürüyüşünden dolayı çok güzel olarak kabul ediliyordu.
“Vak, vak, vak,” dedi Ördek. “Ne tuhaf bir şekliniz var! Acaba sorabilir miyim, bu haliniz doğuştan mı, yoksa bir kaza mı geçirdiniz?”
Roket, “Taşradan hiç çıkmadığınız gün gibi aşikâr,” diye cevap verdi. “Aksi halde kim olduğumu bilirdiniz. Fakat cehaletinizi bağışlıyorum. Başkalarından benim kadar kayda değer olmalarını beklemek adil olmaz. Göğe uçup altın bir yağmur sağanağı halinde yere inebildiğimi söylersem şüphesiz şaşıracaksınız.”
Ördek, “Bundan ne çıkar ve kime ne faydası var, anlamıyorum,” dedi. “Fakat bir öküz gibi tarlayı çift sürebilseniz, bir at gibi araba çekebilseniz ya da bir çoban köpeği gibi koyunları güdebilseniz anlarım.”
Roket son derece kibirli bir ses tonuyla, “Sevgili Ördek,” dedi, “görüyorum ki, aşağı tabakalara aitsiniz. Benim mevkimdekilerin asla faydasına bakılmaz. Bizlerin bazı marifetleri vardır ve bu yeter de artar. Ben şahsen hiçbir türden işe sıcak bakmam, bilhassa da sizin tavsiye eder göründüğünüz işlere. Hatta ben daima, yapacak başka hiçbir şeyi olmayanların ağır işlere sığındıklarını düşünmüşümdür.”
Çok sakin bir yaradılışı olan ve kimseyle hiçbir zaman çekişmeyen Ördek, “Pekâlâ, pekâlâ,” dedi, “herkesin kendine göre bir zevki vardır. Her halükârda sizin de buraya yerleşmenizi umarım.”
“Ah Tanrım, hayır!” diye inledi Roket. “Ben yalnızca bir ziyaretçiyim, seçkin bir ziyaretçi. Doğrusu burayı epey sıkıcı buluyorum. Ne makbul bir cemiyet var, ne de yalnız kalabiliyorum. Hatta burası basbayağı varoş. Belki de Saray’a dönmeliyim, çünkü dünyada yankı uyandırmanın kaderimde olduğunu biliyorum.”
Ördek, “Bir zamanlar ben de cemiyet hayatına katılmayı düşünmüştüm,” dedi. “Islah edilmesi gereken çok şey var. Hatta vaktiyle bir toplantının reisliğini yapmıştım ve hoşumuza gitmeyen her şeyi kınayan kararlar geçirmiştik. Fakat pek bir sonuç alamadık. Bunun üzerine ben de evime çekildim ve bir aile kurdum.”
Roket, “Ben cemiyet hayatı için yaratılmışım,” dedi. “En aşağı ferdine kadar bütün akrabalarım da. Ne zaman boy göstersek büyük heyecan uyandırırız. Ben henüz bir gösteriye çıkmadım, ama çıktığım zaman muhteşem bir manzara olacak. Aile hayatına gelince, kişiyi hızla ihtiyarlatan ve aklı yüksek şeylerden alıkoyan bir şeydir.”
Ördek, “Ah, hayatın yüksek şeyleri ne hoştur! Bu da bana ne kadar acıktığımı hatırlatıyor,” dedi ve, “Vak, vak, vak,” diyerek suyun aktığı yönde uzaklaştı.
Roket, “Geri gel! Geri gel!” diye bağırdı. “Size söyleyecek daha çok şeyim var.” Fakat Ördek oralı olmayınca kendi kendine, “Gittiği iyi oldu,” dedi, “zaten orta sınıflar gibi düşündüğü belliydi.” Ve biraz daha çamura batıp dâhilerin yalnızlığını düşünmeye başladı ki, beyaz iş önlükleriyle iki küçük oğlan bir çaydanlık ve biraz çalı çırpıyla suyun kıyısından koşarak geldiler.
“Temsilciler heyeti bu olmalı,” dedi Roket ve vakur bir eda takınmaya çalıştı.
Oğlanlardan biri, “Şuna bak! Şu yaşlı sopaya! Acaba buraya nasıl gelmiş?” diye bağırdı ve Roket’i hendekten çıkardı.
Roket, “YAŞLI Sopa mı?” dedi. “İmkânsız! ŞANLI Sopa demiş olmalı. Şanlı Sopa çok daha övgü dolu. Demek beni Saray eşrafından biriyle karıştırıyor!”
Öbür oğlan, “Hadi ateşe atalım!” dedi. “Su daha çabuk kaynar.”
Çalı çırpıyı bir araya yığdı ve en üste de Roket’i koyup bir ateş yaktılar.
Roket, “Harika,” diye feryat etti, “herkes görebilsin diye beni gündüz gözüyle ateşleyecekler.”
Oğlanlarsa, “Hadi yatıp uyuyalım, uyanana kadar su ancak kaynar,” diyerek çimenlere uzandılar ve gözlerini kapadılar.
Roket çok nemli olduğundan yanması epey zaman aldı. Fakat sonunda alev almasını bildi.
“İşte gidiyorum!” diye haykırarak kendini iyice düzeltip kastı. “Yıldızlardan çok yükseğe, aydan çok yükseğe, güneşten çok yükseğe çıksam. Hatta o kadar yükseğe ki…”
Fısst! Fısst! Fısst! dedi ve doğruca havaya kalktı.
“Mükemmel!” diye haykırdı. “Sonsuza kadar böyle gideceğim. Başarı diye buna derim!”
Fakat kimse onu görmüyordu.
Sonra iç gıdıklayıcı, tuhaf bir his kapladı her yerini.
“İşte, patlamak üzereyim,” diye haykırdı. “Tüm dünyayı ateşe vereceğim ve öyle bir gürültü çıkaracağım ki, bir yıl boyunca kimse başka bir şeyden söz etmeyecek.” Gerçekten patladı da. Barut, Bam! Bam! Bam! diye sesler çıkardı. Ona da şüphe yok.
Gelgelelim kimse, hatta derin uykuya daldıkları için şu küçük oğlanlar bile onu fark etmedi.
Ondan geriye yalnızca çubuğu kaldı ve o da, hendeğin kenarında yürüyüşe çıkan bir Kaz’ın sırtına indi.
Kaz, “Üstüme iyilik sağlık! Gökten sopa yağıyor,” diye bir çığlık atarak kendini suya bıraktı.
Roket son bir nefesle, “Büyük bir heyecan uyandıracağımı biliyordum,” dedi ve söndü.
О проекте
О подписке
Другие проекты