Читать книгу «Şans ve Dans» онлайн полностью📖 — Oguz Tepe — MyBook.
cover







Olumsuz haberi duyduğu gün, iskeleyi sonuna kadar gidip denize bağırmıştı. Kaçırma planı yapmaya başlamıştı. Pamuk Nine’nin en samimi kız arkadaşına haber göndermiş, kaçış planı ayrıntılarıyla anlatılmış, Pamuk Nine de kabul etmişti. Kaçırıldıkları gece balıkçı motoruyla denize açılmış, geceyi komşu kasabanın balıkçı barınağında geçirmişlerdi. Ertesi gün, aileleri jandarmaya gitmekten vazgeçmiş, ellerini öperek evlenmelerine izin vermişti. 1950 Ağustosunun 22. günü, aşklarına yakışır bir düğünle evlenmişlerdi.

–Selim, buyur evladım, afiyet olsun.

–Ellerin dert görmesin, diyerek çayı aldı.

–Bu sıralar çarşıya çıkamıyorum. Deniz ne âlemde? dedi Değer Dede, yanıt beklercesine.

–Sensiz tadı yok ama kıyıya vuran dalgalar sana selamlarını gönderiyor.

Değer Dede gülümsedi.

–Sen çok yaşa. Eskisi gibi geceleri uykusuz kalamıyorum, erken yatıyorum. Dizlerim ağrıyor, bu viraneden dışarı çıkamıyorum. Aşkımı görmeyi çok özledim.

Bunu duyan Pamuk Nine gülerek, biraz da kıskançlıkla:

–Aman, sakın geç kalma, sevgilin kaçıyor sanki hemen git, dedi.

Pamuk Nine, evlendikten sonra kocasının deniz aşkını anlamaya başlamıştı. İçten içe kıskanmıyor değildi, ne de olsa aşkı denizeydi. Kocası onun mavişiydi.

Pamuk Nine, Yaradan’ın her kulda bir eksik bıraktığını düşünürdü. Kocasını mavi gözlerle yaratırken, eğri burun vermesi de bunu doğruluyordu. Ten rengi kocasının buğday değil, bembeyazdı.

Bunu duyan Değer Dede:

–Ah hanım ah, yine damarın tuttu, dedi gülümseyerek.

Selim, iki sevimli ihtiyarın birbirine takılmasından memnundu. Keşke zaman durup bu güzel anlar hiç bitmese diye düşündü. Saate baktı; zaman su gibi akıyordu. İstemese de kalkmak zorundaydı. Çaydan son yudumunu aldı, ayağa kalktı.

–İzninizle ben kalkayım.

Çarşıya vardığında, beyaz flüoresan lambanın aydınlattığı kahvehanenin önünde durdu. İçeride, insanların üstünde ince bir bulut gibi sigara dumanı vardı. Evine doğru yürüdü.

Duvarın Gölgesinde

“Kadın sevdiği adamla, bir ömür boyu beraber olamayacağını biliyordu. Adam da bunun farkındaydı. Hayatlarının arasında örülü olan duvardan, atlayamayacaklarını da öğrenmişlerdi. Duvarın üstü tellerle çevriliydi. Kadın ve adam, duvara her tırmanışlarında, tellere takılıp duruyorlardı. Her takıldıklarında ise kanayan ve acıyan yanlarını görüyorlardı. Aralarında filizlenen aşk, duvarın kendilerine ait olan bahçelerinde, günü geldiğinde solup duracaktı.”

Okuduğu kitaptaki sözler, Sibel’in gözlerini uzaklara daldırmaya yetmişti. Taksim’e doğru hareket eden dolmuşun ön kısmında oturuyordu. Sileceklerin çalıştığını fark eden Sibel, erkek-kadın ilişkilerinde üstünlüğün kimde olduğu konusunda kararsızdı.

Üstünlük erkekteyken, hakaret yağmurlarına engel olmak için ilişkinin sileceklerinin çalışması gerekiyordu. Üstünlüğün kadına geçtiği zamandaysa kıskançlıklar, çekememezlikler, hesap sormalar fırtınalı havayı andırdığında, ilişkinin silecekleri nereye gidildiğini net görmek adına yeniden devreye giriyordu.

Okuduğu kitaptaki kadın ve erkek karakterlerin ilişkilerindeyse herhangi bir üstünlük yoktu. Çünkü ikisinin arasında duran, üstü tellerle örtülü olan duvarın yıkılması gerekiyordu. Bunun olması ise imkânsızdı. Her iki karakter de evliydi.

Seyir hâlindeki dolmuş sola dönerek durdu. Yolculuğun başından beri trafik için homurdanan şoför:

–Buyurun, son durak, dedi.

Dolmuştan inen Sibel, bir süre yürüdükten sonra beş katlı apartmanın kapısının önünde durdu. Omzunda taşıdığı çantasında, iş yerine ait anahtarlığı bulması zor olmadı. Giymiş olduğu siyah renkli uzun mantosunu üzerinden çıkartıp, giriş kapısının yanında duran üçayaklı kahverengi askıya astı.

Bu askılığı, boşanma davası için babasının tanıdığı olan avukatın bürosuna gittiğinde görmüştü. O günden sonra bu türdeki askıları, seyrettiği siyah beyaz filmlerdeki avukatlık bürosu sahneleriyle özdeşleştirmişti. Bu nedenle, bu tür askılara "avukat askısı" demeyi alışkanlık edinmişti.

Sekreterlik görevini üstlendiği iş yeri ise bir avukatlık bürosu değil, mali müşavirlik hizmetleri sunan bir firmaydı. Sabahları iş yerine gelen ilk kişi hep kendisiydi. Ancak her akşam çıkan son kişi kendisi değildi.

Neskafe yapmak için masasının en üst çekmecesindeki, peçeteye sarılı fincanını aldı ve mutfağa doğru yürüdü. Mutfak tezgâhındaki su ısıtıcısına, musluktan su doldurup düğmesine bastı. Tam o sırada kapı zili çaldı. Sibel, sesi mutfaktan duydu ve kapıya yöneldi.

Aslı’yı görünce:

–Günaydın güzelim, hoş geldin, dedi.

Aslı ile kucaklaştılar, yanaklarından öpüştüler. Sibel’in içten öpücüğüne, Aslı da aynı sıcaklıkla karşılık verdi:

–Günaydın canım, hoş buldum.

Sibel, Aslı’ya alıcı gözle bakarak:

–Güzelim, neskafe hazırlıyorum. Sana da yapayım mı?

Aslı derin bir nefes aldı:

–Canımsın. Üstümü başımı değiştireyim, geliyorum.

Aslı’nın odası, Sibel’in masasının karşısındaki koridorun sonundaydı.

Sibel mutfağa döndü. Su ısıtıcısı fokurdayınca, düğmeye tekrar bastı. Lezzetli bir neskafe hazırlamak için bu anı yakalamanın önemini zamanla öğrenmişti. Üç çay kaşığı neskafeyi fincana koyduğu anda, Aslı elinde kendi fincanıyla mutfakta belirdi.

–Tam zamanında geldin, canım.

–Dostlarım zamanlama konusunda iyi olduğumu söylerler.

Sibel, Aslı’nın fincanına da neskafe koyduktan sonra sıcak suyu fincanlara boşalttı. Neskafenin kokusunu çok seviyordu; favorisi fındıklı olandı. Aslı ise sade tercih ederdi.

Fincanları alıp çalışma alanına geçtiler. Sibel, arkasındaki koltuğa; Aslı da sağ koltukta yerini aldı. İlk yudumları aynı anda aldılar. Ardından Aslı konuştu:

–Canım, biliyor musun? Bugün ne yapıp edip erken çıkmam gerek.

Sibel şaşırdı. Aslı hasta olmadığı sürece işi aksatmayan biriydi.

–Hayırdır güzelim? Sen böyle şeyler yapmazdın. Kötü bir şey mi oldu?

–Merak etme, kötü bir şey yok.

–Sevindim. Peki, bugün seni erkenden aramızdan ayıracak olan konu nedir?

–Randevum var. Geçen gün benden bir şey sakladın, biliyorsun değil mi?

–Güzelim, sen hâlâ onu unutmadın mı?

–İşte! Bak, nasıl oluyormuş! Neyse, ben senin gibi saklamayacağım.

–Güzelim ya…

–Bir aya yakındır biriyle telefonda görüşüyoruz.

–Bak sen! O şanslı kim acaba?

–Özel bir bankanın çağrı merkezinde çalışıyormuş.

–Çağrı merkezi mi?

–Evet, Sibel. Bu gece de nöbetçiymiş. Akşamüstü buluşalım dedi, ben de kabul ettim.

–Sana inanmıyorum!

–Neden?

–Ya güzelim! Fotoğrafını bile görmediğin birine, hele bu devirde, nasıl güveniyorsun?

–İnsanların seslerinden nasıl biri olduklarını anlıyorum, desem… Hem, benden gizli saklı hiçbir şeyim yok; bunu sen de biliyorsun.

–Peki, güzelim, kaçta buluşacaksınız?

–Saat dörtte.

Sibel, fincanındaki son yudumu aldı, evraklarını düzeltmeye başladı. Aslı ayağa kalkarak:

–Görüşürüz, hadi kolay gelsin.

Sibel arkasından seslendi:

–Sağ ol güzelim, görüşürüz.

Aslı’nın arkasından bakarken, ses tonlarının ilişkilerde ne kadar önemli olduğunu düşündü. Ama sadece ses tonuna bakarak birine âşık olma fikri ona çok uzak geliyordu. Aslı’nın cesaretine hem şaşırmış hem de hayran kalmıştı.

Tam dosyalarıyla ilgilenirken telefonu çaldı.

–Efendim?

Telefonun ucundaki sesi duyunca şaşkınlıkla:

–Anladım Zeki Bey… Çok geçmiş olsun. Kendinize iyi bakın.

Patronu Zeki Bey’in bir gecede rahatsızlandığını öğrenmek onu şaşırtmıştı. Daha dün sapasağlam odasındaydı.

Bu haberi Aslı’ya da vermek istedi ve dâhili numarayı çevirdi.

–Efendim canım. Ne oldu? Beni ne kadar çabuk özledin böyle?

–Müjdemi isterim.

–Hayırdır, ne müjdesi?

–Zeki Bey aradı. Rahatsızlanmış. Bugün işe gelemeyecekmiş.

–Ya! Sen var ya… Canımsın benim, canım. Şimdi dile benden ne dilersen!

–Ben biraz düşüneyim. Sen çıkarken haber ver, o zaman söylerim.

–Tamam canım. Ben çalışmaya devam edeyim. Görüşürüz.

–Görüşürüz güzelim.

Sibel, Aslı’nın ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Keşke şans, Aslı’ya olduğu kadar kendisine de uğrasa, diye iç geçirdi.

O sırada telefonlar yeniden çalmaya başladı. Bugün, geçmişe göre telefon trafiği erken başlamıştı. Bu yoğunluk arasında fırsat bulabilirse annesini aramayı düşünüyordu.

Sabah sersemliğini sadece insanlar değil, koca şehir de üzerinden atmış gibiydi. Ana yollardaki yoğun trafik azalmaya başlamıştı. Yağmura rağmen hava soğuk sayılmazdı. Pastırma sıcaklarının yaşandığı günlerdi.

Kırmızı Rakamlar ve Beyaz Koltuklar

Camla kaplı bölmenin üzerindeki panoda, kırmızı rakamların neden başka bir renkte yanmadığını düşünüyordu. Neden ille de kırmızı? Aslında renk meselesinin o kadar da önemli olmadığını, 58 numarası yanıp söndüğünde fark etti. Düşüncelerinden sıyrılıp saçmaladığını hissederek, yanmakta olan numaranın yönündeki vezneye ilerledi.

Veznenin arkasında duran zayıf yapılı, kısa boylu, siyah saçlı kadın; yuvarlak yüz hatlarıyla, Türkan’a çocukken izlediği çizgi filmdeki akıllı farenin yuvasını anımsattı. Kadına, büyük cam bölmeden hesap cüzdanını uzattı.

–Hoş geldiniz, size nasıl yardımcı olabilirim? Dedi veznedar, hafifçe gülümseyerek. Ama Türkan, bu gülümsemenin sahte olduğunu hemen anlamıştı.

–Vadesiz hesabımdan 5000 TL çekmek istiyorum.

–Elbette efendim. Kimliğinizi de alabilir miyim?

Kimliğini uzattı. Kadının gözaltındaki torbalara takıldı gözleri; sanki uykusuz bir geceden kalma gibiydi. Bir aksilik çıkmadan işlemin tamamlanması için içinden dua etti. Bankaya her girdiğinde anlam veremediği bir tedirginlik hissederdi. Bu yüzden bankaya gitmekten hoşlanmazdı.

İşlemler tamamlandıktan sonra kadın:

–Türkan Hanım, buyurun. İyi günler dilerim, dedi ve parayla birlikte kimliğini ve hesap cüzdanını uzattı.

Türkan hızla çantasına koyup, dışarı çıktı. Park ettiği yere doğru uzun ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bugünün yorucu geçeceğini önceden bildiğinden spor kıyafetler giymişti. Aracını teslim aldığı görevliye ücreti ödedikten sonra, arabasına binip trafiğe karıştı.

Radyoda çalan müzik, ruhunu dinlendiriyordu. Mağazasına yakın bir mobilya dükkânının önünde park yeri bulunca, arabasını bırakıp içeri girdi. Gözleri hemen sol köşedeki beyaz koltuk takımına kaydı. Mağaza müdürü onu görünce elini uzattı.