–Dans etmeyi bilmem Selim Bey, ama dans etmek isteyen olursa teklifini asla geri çevirmem.
Selim Bey kadehini doldurup etrafa bakındı. Meyhanede dört masa daha vardı. Tavanda dönen vantilatör, sobadan çıkan dumanları sağa sola savuruyordu. Garson sobaya odun attı.
–Dans etmeyi öğrenmek zor değil. Ama hangi dansı, ne zaman ve kiminle yapacağını bilmek gerek. Yoksa ne olur?
–Bilmiyorum. Ne olur?
–Şansını zorlamış olursun.
Şans lafı geçince, Mehmet Efendi’nin yüzü değişti. Elli yıldır şans kapısına uğramamıştı. Ona göre şans doğuştan verilen bir armağandı. Sigara dumanını üflerken, sessizce düşündü:
–Selim Bey, sizinle dans etmek isteyen çok kişi olmuştur. Onlara ne kadar şans verdiniz?
–Şansını zorlayan, içinde ne olduğunu bilmediği bir odanın kapısını açandır. Böyle insanların, karşılaşacaklarının hesabını iç dünyalarında yapmış olmaları gerekir. Bir kere şanslarını zorlamışlardır. Bir daha şans tanımak, onlara karanlık bir odanın anahtarını vermek demektir. Emlak ticaretinden kazandığım hayatla, kendime böyle bir şans tanıma lüksüm yok, Mehmet Efendi.
Dışarı çıktılar. Ayakkabılarının yere vuran sesi kasabanın sessizliğini deliyordu.
İhanetin en belirgin özelliği sessizce gerçekleşmesidir. Özel hayatlarında ihanete uğrayanlar, bu sessizlikle baş başa kalırlar. Sessizlik, ihanetin ömrünü uzatır, sinsice yaşanmasına neden olur. İhanete uğrayanların yaşamlarından ne götürüldüğünü anlamak bazen bir ömür sürer. İçlerindeki yaraların ne zaman kabuk bağlayacağı ise bilinmez.
Uyuyamayan Kadın
Uykusunun gelmesi için eline aldığı süt dolu bardağı yudumlayarak yatağına yattı. Bir yandan sütünü içerken, diğer yandan aşk romanından birkaç sayfayı hızlıca okudu. Kitabı okudukça önce gözleri, ardından bedeni yorgun düştü. Gece lambasını kapattı. Gözlerinin karanlığa alışması kısa sürdü. Uykuya geçtiğini sandı ama her sanış, yaşanan her aldanışa açılan bir kapıydı. O kapının açık olduğunun en güzel kanıtı, sırtüstü yatarken açık kalan gözleriydi.
2000 yılının son altı ayında hayatının en uzun uykusuz dönemini yaşadı. O zamanlar evliliği zor dönemeçlerden geçiyordu. Bekâr iken, evleneceği kişinin nasıl biri olacağını merak ederdi. Hayalinde yarattığı erkek yoktu ama merakından kendini kurtaramazdı. İnsanların dış görünüşlerinden çok, iç dünyalarına önem veriyordu. Bunun pek çok geçerli nedeni vardı; dış güzelliklerin geçici, iç güzelliklerin ise kalıcı olduğuna inanıyordu. Evleneceği kişinin hayatında geçici değil, kalıcı olmasını istiyordu.
Mayıs ayında, ailesinin ısrarlarına dayanamayarak görücü usulü Cemal ile evlendi. Ailesini çok sevdiği için onları kıramadı. İlk altı ay boyunca Cemal’le aralarında çok fazla sorun çıkmamıştı. Sessiz sedasız devam eden evlilik, altıncı ayını doldurduğunda, gördüğü ihanetin ikinci ayını sessizce tamamlamıştı.
Başka bir kadın tarafından aldatılıyordu. Farkına vardığında yalnızlık hissi sardı onu. O his, kendisini ihanetin sessizliğine ortak etti. Artan yalnızlık, sırtında ağır bir yük gibiydi. “Nasıl olur da böyle bir ihanete kalkışabilirdi?” diye düşündü. Kadınlarla kendini kıyaslamayan bir yapıya sahipti; bunun sebebi özgüveniydi. Keşke onun da kendine olan güveni olsaydı. Yaşadığı ihanet karşısında taviz vermedi, tavrını net koydu. İlk fırsatta boşanma davası açtı. Kasım ayının ortasında, mahkeme salonunda Cemal ile yüz yüze geldikleri tek yer, boşanma kararıyla sonuçlanan celseydi.
Boşanmasının ardından yeni hayatıyla ilgili kararlar aldı. İlk karar, bundan sonra tek başına yaşayacağıydı. Yeni hayatında kararsızlığa yer yoktu. İkinci kararı da buydu. Son karar ise bir daha kimseyle evlenmemekti. Bu kararlarından vazgeçmeyecekti. Ailesine açıkladığında, onlardan saygı bekledi. Ailesi zaten üzgündü; kızlarının daha fazla incinmemesi için kararlarına saygı gösterdiler. Kızlarının yeni hayatında mutlu olmasını istiyorlardı. Erkek kardeşi ise her zaman ablasının yanında olacağını söyledi ve destek sözü verdi.
Evli olduğu ve ailesinin yaşadığı Kadıköy’den taşındı. Avrupa Yakası’nda Beşiktaş’ta ev tutarak yeni hayatının ilk adımlarını attı. Boşanma sürecinde karşılıklı olarak evdeki eşyaları eşit paylaştılar. Kendisine düşenleri ikinci el eşya alan bir dükkânda sattı. Yeni evine yeni eşyalar aldı. Eksikliklerini tamamladıktan sonra kendine yeni kıyafetler almaya başladı. Ailesinin maddi durumu iyiydi. Tek başına yaşama kararının ardında yatan en önemli nedenlerden biri buydu. Maddi desteğin yanında, manevi desteği de eksik olmadı.
Boşanmasının üzerinden beş yıl geçmişti. Yeni evinde, kurduğu yeni hayatın tadını yavaş yavaş çıkarmaya başlamıştı. Geçmiş evliliği ve kendi şansı hakkında iç hesaplaşmalar yapıyordu. Kendini yeniden dansa davet edeceği ana kadar bekleyecekti. Saatine baktı; gece saat 02.00’ydi. Yatağında sağ tarafına döndü, başını koyduğu yastığın altına sağ elini soktu. Sabah saat 07.00’de çalacak olan cep telefonunun alarmını duyacağı ana kadar rüya âlemine yolculuğa çıktı.
Yaşanan her şey, ileride tekrar edileceği ana dek hayatın not defterine unutulmaz anılar olarak kaydedilmeye devam edecekti. İstanbul, yirmi dört saat uyumayan şehir olarak ününe ün katarken; şehrin yarı uyanık kalan yerleşim bölgelerinde, yarı uyanık bedenlerin işgal ettiği yataklarda kıpırdanmalar, hayatın olağan akışı sayılıyordu.
Erime Noktası
Yatakta sırtı dönük yatan adam, kızıl saçlı kadının omuzlarında dolaşan parmaklarını hissettiğinde, yavaşça dönerek sırtüstü yatmaya başladı. Kadın, adamın açıkta kalan göğsünde parmaklarını gezdirmeye devam edince, adamın göz kapakları ağır ağır aralandı. Kısık bir sesle:
–Canım, lütfen, dedi.
Adamın dudaklarından çıkan “lütfen” kelimesi, aralarına çekilmek istenen bir duvar misali, yatak odasının duvarlarında yankılandı. Kızıl saçlı kadın önce bu kelimeyi umursamadı, parmaklarını tekrar göğsünde dolaştırmaya başladı. Adam, yeniden hissettiğinde, ses tonunu yükseltmeden uyarıcı bir ifadeyle:
–Türkan, dedi. Sonra sessizce bekledi.
Türkan kıkırdayarak yanıtladı:
– Efendim, aşkım?
–Rahat dur.
Parmaklarını çekmeyerek:
–Neden rahat duracakmışım?
–Ben böyle olmasını istiyorum da ondan.
Adam, sonunda uykusunu bölmeyi başarmıştı.
“Senin istemenle olmuyor”, diye mırıldandı kadın, inatla onu kızdırmaya devam ederek.
Adam, karanlık odanın belli belirsiz tavanına gözlerini dikerek sordu:
–Bu ne demek oluyor şimdi?
–Hakan, seninle sevişmek istediğimi anlamıyor musun?
Hakan, yapmacık bir gülümsemeyi bastırmaya çalıştı. Türkan’ın bunu anlamasının mümkün olmadığını çok iyi biliyordu. Ona dönerek:
–Ne zamandır, istenilen adam oldum? Bunu öğrenmek isterim.
Odada soğuk bir rüzgâr esmişti sanki. En son tartıştıkları an gözlerinde canlandı. O gün, eşine sert çıkışlarda bulunmuştu. Tartışmanın sebebi üzerindeki haklı ısrarıydı; eşinin karşı çıkışıyla sinirlenmişti. Eşi hiçbir zaman kendi babası gibi olamazdı. Babası gibi olmak için olumlu adımlar atmamıştı. Türkan, babasının hoşgörüsünü beklerken karşısında ders vermeye çalışan, kabalaşan, küstahlaşan bir adam bulmuştu.
–Hakan, biliyor musun? Her geçen yıl sana olan inancım azalıyor. Yıllar geçtikçe, bu adamla mı evlenmeyi hak ettim? diye düşünmeye başladım, dedi ve parmaklarını adamın göğsünden çekip sırtüstü yattı.
–Peki, yıllardır şımarıklık dozun azalacağına artıyor, bunu fark etmiyor musun? Artan dozunu ayarlamam konusunda yaptığım uyarıları hiç aklına getirip, “Ben kimim? Yaşım kaç? Bu yaşıma geldim ama şımarıklığımdan ödün veremedim,” tarzında sorular sormuyor musun?
Hakan, zıvanadan çıkmaya başladığını hissediyordu.
–Hakan, yeter! Daha fazla konuşup sinirlenmek istemiyorum. Sırtını dön ve uyumana devam et, dedi Türkan. Sevişmek konusunda ısrarcı davrandığı için kendisine kızıyordu.
Kısa bir sessizlikten sonra Hakan:
–Tabii, işine gelmedi değil mi? Kaçacak yer arıyorsun. Bu durumlarda kaçmak yerine kabullenmeyi bir kere deneseydin… Şu an seninle tartışıyor değil, sevişiyor olurduk. Ama sen dediğim dedik tavrınla devam edip, iki gün sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun. Bence son sözlerimi iyi düşün derim, dedi.
Yattığı yataktan kalkıp holü geçerek mutfaktaki sigara paketini aldı, hırsını sigaradan çıkarmaya başladı.
Türkan, yatakta tek başına kalınca sessizce ağlamaya başladı. Şımarıklığı yeniden gündeme gelmişti. Bu onun suçu muydu, yoksa ailesinin mi? Şımarık olmak kalıtımsal mıydı, yoksa başka bir hastalık mı? Bu soruların bir yanıtı olmalıydı. Gözlerinden süzülen yaşları avuçlarıyla silip, yataktan kalktı. Banyoya gidip yüzünü yıkadı.
Aralık ayı, insanlar arasındaki kapalı kapıları aralamaya hazırlanıyordu.
İstanbul, kışı karşılamaya eskisi kadar özen göstermiyordu. Küresel ısınma, hazırlıkların üstünkörü yapılmasına neden oluyordu. Seneler önce Titanik adlı dev yolcu gemisine kafa tutan buzullar, son yıllarda güneşe dondurma kıvamında tatlar sunuyor, her yalayışta eriyip yok oluyorlardı.
Buzulların erimesine yalnızca güneşi suçlamak haksızlıktı; insanlık da bu sürece katkı sağlıyordu. Buzullar erirken, insanlar aralarındaki dostluk köprülerinin ayaklarına dinamit koyuyor, defalarca patlatıyordu. Bazı geceler gökyüzünde rengârenk havai fişek gösterileri düzenleniyor, ama kimse bu görsel şölenin insanlığın hüzünlü tükenişine katkı sağladığını fark etmiyordu.
Dipnot:
[1] Ritim: Süre kavramından türemiştir. Etkisi yalnızca müzik ve sanatlarda değil, bütün evrene egemendir.
Üçüncü Bölüm
Gölgelerin Ardından
Papatya ve Diken
Aralık 2005
Venüs, adını güzelliğinden almış olmalıydı. Dudaklarından adeta bal damlıyordu. Olduğu yerden, o bal damlayan dudaklara ulaşmak hiç zor değildi. Birkaç adım ötedeydi. Mavi renkli elbisesiyle, önünde duran kadının etrafında aniden dikenler belirmeye başladı. Bu durduk yere ortaya çıkan dikenlere anlam veremiyordu. Dikenlerin arasında duran o güzel kadın ise, cazibesi ve çekiciliğiyle onu papatya tarlasının ortasındaymış gibi hissettiriyordu. Kadına dokunmak, onu kollarına alıp öpmek için bir adım atmak üzereyken, altındaki toprak hareketlendi; o da kendini hızla, derinliğini kestiremediği karanlık bir kuyunun içine düşerken buldu. Bağırmak istedi ama ses çıkaramıyordu. Kendini kısıtlanmış, çıkışsız bir fare gibi hissediyordu. Düşerken, dilinin damağına yapıştığını fark ettiği anda gözlerini açtı.
Nerede, hangi zaman dilimindeydi? Hafızasını yokladı. Yine rüya görmüştü. Gençken ve evliyken gördüğü rüyalar bu kadar korkutmaz, aksine huzur verirdi ona. Üç-dört ay önce okuduğu bir makale geldi aklına, uyku ve rüyalar üzerineydi.
Selim Bey, evinin salonunda uzanmış olduğu üçlü koltuktan kalktı. Üzerindeki yorgunluğu atmak için, yemek masasındaki çalar saate baktı; akşamüstüydü. Etrafındaki eşyaları süzdü. Rüyanın etkisinden kurtulmak istiyordu. Ölen eşi Münevver Hanım yaşasaydı, gördüğü rüyayı anlatmak için sabırsızlanırdı. Yalnızlığın, rüyalarını bile başkasıyla paylaşamamak olduğunu anladı. Yalnızlık, insanı dilsiz yapıyordu; bu, ne kadar acımasızdı.
Acımak konusundaki anlayışı daima katıydı. Ona göre, birine acımak, o kişiye yapılacak en büyük kötülüktü. Acımanın, insanları rencide eden yönünü göremeyen ne çok insan vardı. Düşüncesiz insanlar… Geride bıraktığı yıllarda, çokça karşılaşmıştı onlarla. Konuşmaları ve davranışlarıyla bencilliklerini fark edemeyenler… Hatasını kabul etmeyen bu tür insanlardan olmadığına şükrediyordu.
Canının sıkılmaya başladığını hissetti. Böyle anlarda ne yapacağını çok iyi biliyordu. Üstüne paltosunu aldı ve dışarı çıktı. Rüyadan uyandığında evine kadar giren güneş, yeniden bulutların ardına saklanmıştı. Bu yalancı güneş hareketi ona aldatıcılığın yüzünü gösteriyordu. Çarşı yolunun solundaki sokağa yöneldi. Sokaktan on metre yürüyüp, tek katlı, bahçeli bağımsız evin bahçe kapısını açtı. Kapıya bir kez bastı. Kapı açılmayınca endişelendi, belki evde değiller diye düşündü. Tam geri dönecekken kapı açıldı.
–Gel Selim, içeriye gir, hoş geldin, dedi Pamuk Nine, başının üzerindeki tülbendi çenesinin altında düğümlerken ve gülümseyerek kenara çekildi.
Pamuk Nine’yi her gördüğünde yüzünde tebessüm olurdu. O yaşlara geldiğinde kendi yüzünde de hep tebessüm olmasını dilerdi. Pamuk Nine, hayatını tebessümle sürdürebilen nadir insanlardandı. Ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Yüksekçe divanda oturan Değer Dede'nin elini öptü, başına koydu.
–Merhaba Değer Dede, nasılsın? Dedi.
İhtiyar adam hafifçe doğruldu.
–Merhaba Selim.
Değer Dede’nin elini öptükten sonra, odaya giren Pamuk Nine’nin elini de öptü.
–Pamuk Ninem benim, nasılsın, iyi misin?
Pamuk Nine, Selim’in boynuna sarıldıktan sonra:
–Allah'a şükür iyiyim. Paltonu çıkar, otur şuraya, dedi ve paltosunu aldı.
Değer Dede’nin yanına oturup sırtını sıvazladı.
–Sen nasılsın? İyi misin dedem?
Değer Dede, Selim’in ilgisinden çok memnundu. Aralarında kan bağı yoktu ama sevgisini her fırsatta gösterirdi. Bembeyaz sakalını avucuyla sıvazladı.
–Allah'a şükür iyiyim, bu halimize de şükür. Sen nasılsın?
–Canım sıkılınca uğrayayım dedim, hal hatır sorayım, bir istekleri var mı yok mu öğreneyim.
–Çok sağ ol, gelmekle iyi ettin, diyerek tespih çekmeye devam etti.
Pamuk Nine, sohbeti bölmemek için oturdu.
–Selim, ne yaptın? Evlatlar nasıl, haber alıyor musun?
–Geçen gün büyük oğlanla telefonla konuştum, iyilermiş, ellerinden öperler.
–Sağ olsunlar. Çayı yeni demlemiştik, içer misin?
–Pamuk Ninem, zahmet etme.
–Ne zahmeti! dedi ve mutfağa yöneldi.
Değer Dede’nin gözleri masmaviydi. Deniz tutkusunu ve sevgisini gözlerinin renginden almış olabileceğini hep düşünürdü Selim. Yıllarını sahil kasabasında balıkçılıkla geçirmiş, kış mevsimi gelince de kumsala çekilen, boyaları dökülen sandala bakar gibi yalnızlığı ve suskunluğuyla dururdu.
Değer Dede, bir gün Selim’e Pamuk Nine ile nasıl evlendiklerini anlatmıştı. O zamanlar zıpkın gibi bir delikanlıydı. Doğup büyüdüğü yerde, Pamuk Nine’yi denizden geldiği bir gün, çarşıdaki manavın önünde görmüş ve ilk bakışta âşık olmuştu. Pamuk Nine’nin bembeyaz tenini denizanalarına benzetmişti. Anne babasına haber vermişti. Ailesi oğullarının ısrarı üzerine, aracıları devreye sokmuş, ancak olumsuz yanıt almışlardı. En büyük sebep, Değer Dede’nin balıkçı olması, sürekli denize açılmasıydı. Asıl neden ise genç kızlarının erken dul kalma endişesiydi.
О проекте
О подписке
Другие проекты