Читать книгу «Sanşiro» онлайн полностью📖 — Natsume Soseki — MyBook.
image

Bir

İçi geçmişti. Gözlerini açtığında kadın, kim bilir ne zamandır, yanındaki amcayla konuşuyordu. Bu amca, iki durak önce binmiş bir köylüydü. Tren kalkmak üzereyken deli gibi bağırıp koşarak trene girmiş, gelir gelmez de soyunmuştu; sırtı, çektirdiği bardakların3 izleriyle kaplıydı. Bu yüzden amca, Sanşiro’nun belleğinde yer etmişti. Amca terini silip giyinene ve kadının yanına oturana dek Sanşiro onu incelemişti.

Kadın ise, Kyoto’dan beri Sanşiro’yla aynı kompartımanda seyahat ediyordu. Biner binmez Sanşiro’nun bakışlarını üzerine çekmişti. Her şeyden önce, kadının rengi siyahtı4. Sanşiro, Kyuşu’dan gelip Sanyo hattına5 aktarma yaptıktan sonra, Osaka’ya yaklaştıkça kadın yolcuların renkleri giderek beyazlaşmıştı. Öyle ki, Sanşiro kadınlara baktıkça, memleketinden ayrı düştüğünü hissederek hüzünlenmişti. Ve bu kadın kompartımana geldiğinde Sanşiro, kendine karşı cinsten bir arkadaş bulduğunu hissetmişti. Kadının rengi, Kyuşu rengiydi.

Kadın, Mivataların kızı O-Mitsu’yla aynı ten rengine sahipti. Sanşiro memleketinden ayrılana dek, O-Mitsu yaygaracı bir kız olarak kalmıştı. O yüzden Sanşiro, o kızdan ayrıldığına hiç üzülmemişti. Ancak, şu koşullar altında bakınca, Bayan O-Mitsu gibi biri gözüne kesinlikle kötü görünmüyordu.

Sadece çehreler kıyaslanırsa, bu kadın O-Mitsu’dan çok daha üstündü. Ağzı ufacıktı. Alnı, O-Mitsu’nunki gibi kocaman değildi. İnsanın içine hoşluk veren yüz hatları vardı. O yüzden Sanşiro, beş dakikada bir başını kaldırıp kadına bakıyordu. Bazen, kadınla bakışlarının buluştuğu oluyordu. Mesela, amca gelip kadının yanına çömeldiğinde Sanşiro dikkat kesilmiş, olabildiğince uzun süre kadının halini tavrını gözlemişti. Kadın, tatlı tatlı gülümseyip buyurun oturun demiş ve amcaya yer vermişti. Bir süre sonra da, Sanşiro’nun üstüne bir ağırlık çökmüş ve genç adam uyuyakalmıştı.

Görünüşe göre o kestirirken, kadın adamla ahbap olup sohbete koyulmuştu. Gözlerini açan Sanşiro, sessizce ikisinin konuşmasını dinlemeye başladı. Kadın şöyle şeyler söylüyordu:

“Tabii ki çocuk oyuncakları, Kyoto’da Hiroşima’da olduğundan daha ucuz, hem de daha iyi. Kyoto’da biraz işim vardı, hazır trenden inmişken Takoyakuşi’nin6 yanından oyuncak aldım. Ne zamandan beri ilk defa bizim memlekete dönüyorum, çocuğumu göreceğim için sevinçliyim. Ama kocamın gönderdiği harçlıklar kesildi, mecburen ana babamın köyüne döneceğim. Bu yüzden endişeliyim. Kocam, Kure şehrinde uzun süre bir donanma fabrikasında çalıştı; ama savaş sırasında Lüşon’a7 gitmişti. Savaş bittikten sonra geri döndü. Gelir gelmez de, orada daha iyi para kazanılıyor diye Dalian’a8, gurbete gitti. İlk başlarda ondan haber alıyordum, aylarca düzenli olarak mektup geldi, bir sıkıntım yoktu; ama son altı aydır ondan ne mektup ne de para geliyor. Namussuz bir adam değildir, o bakımdan endişem yok; ama her günü boş boş oturarak geçiremem. Kocam sağ mı, değil mi öğrenene dek elimden bir şey gelmez; o yüzden köyüme dönmeye, orada beklemeye karar verdim.”

Amca, Takoyakuşi’nin adını bile duymamıştı, oyuncaklara da ilgisi yoktu, söze sadece “Evet, evet,” diye yanıt veriyordu; ama Lüşon’un adı zikredildikten sonra sempati belirtileri göstermeye, “Çok yazık olmuş,” demeye başladı. “Benim oğlum da savaşta askerdi, oralarda bir yerde ölüp gitti. Savaşı ne halt etmeye yaptılar anlamıyorum,” diyordu. “Sonrasında hem ekonomi düzelmedi, hem de canım evladım öldürüldü. Hayat her geçen gün biraz daha pahalı hale geldi. Böyle aptalca iş mi olur? Eskiden böyle gurbete gitmeler filan yoktu, hepsi savaş yüzünden. Ama neticede mühim olan inançtır. Eminim kocan sağdır ve çalışıyordur. Biraz beklersen mutlaka sana geri gelir…” Amca böyle şeyler söyleyerek kadına teselli verdi. Nihayet tren durduğunda amca, kadına: “Kendinize iyi bakın,” diyerek keyifli bir tavırla çıkıp gitti.


Amcayla beraber trenden dört kişi indiği halde, vagona sadece bir yolcu bindi. Zaten kalabalık olmayan vagon, artık göze iyice ıssız gelmeye başlamıştı. Belki de bunun sebebi, havanın kararmakta oluşuydu. Bir istasyon işçisi ayaklarıyla pat pat sesler çıkararak trenin üstünde yürüyor, taşıdığı yanan gaz lambalarını tepeden tavandaki bölmelere sokuyordu. Sanşiro, sanki açlığını anımsamışçasına, istasyondan satın aldığı yemeği yemeye başladı.

Tren hareket edeli herhalde iki dakika geçmişti ki, malum kadın ansızın ayağa kalktı ve Sanşiro’nun yanından geçip kompartımandan çıktı. Kadın yanından geçerken, giydiği kuşağın rengi Sanşiro’nun dikkatini çekti. Sanşiro, buğulanmış bir tatlıbalığın kafasını çiğneye çiğneye kadının ardından baktı. Herhalde tuvalete gitmiştir diye düşünerek iştahla yemeyi sürdürdü.

Kadın nihayet geri döndü. Sanşiro, şimdi kadını tam karşıdan görebilmişti. Genç adam yemeğini bitirmek üzereydi. Yemeğine eğilip yemek çubuklarını olanca hızıyla hareket ettirdi, ağzını iki üç kez yemekle doldurdu; ama galiba kadın, halen önceki koltuğuna dönmemişti. Sanşiro, “Acaba?” diye düşünerek kafasını kaldırdığında, kadını tam karşısında dururken buldu. Fakat Sanşiro gözlerini kaldırır kaldırmaz, kadın hareket etti. Sanşiro’nun yanından geçip deminki koltuğuna döneceğine dosdoğru yürüdü, yana doğru ilerleyip pencereden başını çıkardı, sessizce dışarıyı seyretmeye başladı. Sanşiro, sert rüzgârın kadının yüzüne çarpıp yanaklarına inen saçlarını uçurduğunu görüyordu. O zaman Sanşiro, boşalttığı yemek kutusunu var gücüyle pencereden dışarı attı. Kadının penceresi, Sanşiro’nun penceresine bitişikti. Rüzgârın tersine doğru attığı yemek kutusunun kapağı beyaz bir gölge halinde savrulunca, Sanşiro dangalaklık yaptığını fark edip kadının yüzüne baktı. Kadının yüzü, ne yazık ki trenin dışındaydı. Sonra kadın sessizce boynunu içeri çekti ve Hint kumaşı bir mendille, usulca alnını silmeye başladı. Sanşiro, özür dilesem iyi olacak herhalde diye düşündü.

“Affedersiniz,” dedi.

Kadın, “Önemi yok,” diye cevap verdi. Halen yüzünü siliyordu. Sanşiro, ne diyeceğini bilemeyerek sustu. Kadın da suskunlaşmıştı. Sonra, boynunu yine pencereden dışarı uzattı. Üç dört yolcunun her birinin suratları, lambanın ölgün ışığı altında aptal gibi görünüyordu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Yalnızca tren, dehşetli gürültüler çıkara çıkara yola devam ediyordu. Sanşiro gözlerini yumdu.

Bir süre sonra kadının “Nagoya’ya yakında varırız herhalde,” diyen sesini duydu. Gözlerini açtı; kadın çoktan pencere başından ayrılmış, eğilmiş ve yüzünü Sanşiro’ya yaklaştırmıştı. Sanşiro şaşaladı.

“Herhalde,” dedi ama ömründe ilk defa Tokyo’ya gidiyordu ve yollar hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

“Tren biraz rötar mı yaptı dersiniz?”

“Yapmış herhalde.”

“Siz de mi Nagoya’da ineceksiniz?”

“Evet, ineceğim.”

Bu tren, son durağı Nagoya olan bir trendi. Sohbet ise son derece klişe bir sohbetti. Kadın Sanşiro’nun çaprazına henüz oturmuştu ki, sohbet kesildi. Ve yine, trenin gürültüsünden başka ses duyulmaz oldu.

Tren sonraki istasyonda durduğunda, kadın Sanşiro’ya, “Zahmet vermek istemem ama Nagoya’ya vardığımızda kalacağınız yere kadar sizinle geleceğim,” dedi. Tek başına olmaktan korktuğunu söyleyip ısrar etti. Sanşiro, bence sakıncası yok diye düşündü. Ama bu talebi kabul etmeye çok da hevesli değildi. Ne de olsa bu, tanımadığı bir kadındı. Sanşiro biraz tereddüt etti etmesine ama reddedecek cesareti de kendinde bulamadı. Nihayet, “Eh pekâlâ,” gibisinden yarım ağızla cevap verdi. Dakikalar geçti ve tren Nagoya’ya ulaştı.



Eşyalarının çoğunu Şinbaşi’ye9 kargo servisiyle göndermişti, o bakımdan sıkıntısı yoktu. Sanşiro, bilet gişesinden geçerken sadece, hafif bir kanvas çanta ve bir şemsiye taşıyordu. Kafasına lise yıllarından kalma şapkasını takmıştı. Yalnız, mezun olmanın şerefine okul amblemini şapkadan söküp çıkarmıştı. Gün ışığında bakınca, amblemin söküldüğü yerin renginin şapkanın kalanından biraz farklı olduğu seçiliyordu. Kadın peşinden geliyordu. O an Sanşiro, şapkasından biraz utandı. Ama kadın peşine takılmıştı bir defa, iş işten geçmişti. Elbette, kadının gözüne bu şapka sadece pis bir paçavra gibi görünecekti.

İstasyona saat dokuz buçukta varması gereken tren yaklaşık kırk dakika rötar yaptığı için, saat onu çoktan geçmişti. Buna rağmen, sıcak mevsimde olmaları sayesinde, kent sokakları sanki akşam vaktiymişçesine canlıydı. Konukevi desen, istasyondan çıkar çıkmaz iki üç tanesine rastlamışlardı. Ama bu konukevleri Sanşiro’nun gözüne fazla lüks göründü. Elektrik lambaları olan üç katlı binaların önünden kayıtsızca yürüyüp geçti. Elbette, hiç tanımadığı bir yerde bulunduğundan nereye gideceğini bilemiyordu. Sadece, karanlık sokaklara doğru yürüdü. Kadın da, hiç söz etmeden peşinden geldi. Sonunda nispeten ıssız bir sokağa geldiler, bir köşeyi dönünce iki bina ileride, üzerinde “Pansiyon” yazan bir tabela gördüler. Bu Sanşiro’nun da, kadının da beğeneceği kadar kirli bir tabelaydı. Sanşiro dönüp kadına kısaca “Sizce nasıl?” diye sordu; kadın da “Fena değil,” deyince dosdoğru tabelaya doğru gittiler. Kapıda, evli olmayan çiftleri kabul etmiyoruz diye reddedilmeyi beklerken “Ooo, hoş gelmişsiniz, lütfen buyrun, odanız Erik 410 numaradır,” diye karşılandılar ve cevap vermeye bile fırsat bulamadan, 4 numaralı odaya götürüldüler.

Hizmetçi onlara çay getirene kadar, ikisi sessizce karşılıklı oturdu. Hizmetçi çay getirip banyonuz hazır dediği zaman Sanşiro “Bu hanım eşim değildir,” diyecek cesareti bulamayacağını anladı. El havlusunu ensesine atıp “Önce ben gireyim,” diyerek banyonun yolunu tuttu. Banyo, koridordan dümdüz gidince, tuvaletin hemen yanındaydı. Loş bir yerdi ve Sanşiro’ya hayli pis görünmüştü. Sanşiro, kimonosunu çıkarıp küvete atladı ve biraz düşündü. Eliyle suları sıçratarak “Amma acayip bir hale düştük,” diye mırıldandığında koridordan ayak sesleri geldi. Birisi tuvalete girmişti. Sonra o kişi tuvaletten çıktı. Ellerini yıkadı. Elini yıkaması bitince, gelip banyonun kapısını biraz araladı. Girişten malum kadının sesi geldi: “Banyonuza biraz daha su dökeyim mi?” Sanşiro yüksek sesle, “Hayır, kâfidir,” diye cevapladı. Fakat kadın gitmedi. Onun yerine banyoya girdi. Kuşağını çözdü. Sanşiro’yla beraber banyoya girmeye niyetliydi galiba. Hiç de utangaç bir hali yoktu. Sanşiro derhal küvvetten fırladı. Vücudunu gelişigüzel kurulayıp odasına döndü. Yer minderine oturdu, kalbi hâlâ güm güm atıyordu. Hizmetçi, o sırada otel defteriyle çıkageldi.

Sanşiro otel defterini aldı, dürüstçe “Fukuoka vilayeti Miyagu bölgesi Masaki köyünden Ogawa Sanşiro, 2311 yaşında, öğrenci” diye yazdı ama sıra kadının bilgilerini yazmaya gelince ne yapacağını bilemedi. “Keşke kadın banyodan gelene kadar bekleselerdi,” diye düşündü, ama esef etmek faydasızdı. Hizmetçi defteri almayı bekliyordu. Mecburen, deftere “Aynı vilayet aynı bölge aynı köy, aynı soyad, Hana12, 23 yaş” diye yazıp verdi. Sonra da yelpazeyi alıp kendini serinletmeye çalıştı.

Kadın nihayet banyodan döndü. “Sağ olun, sizi de rahatsız ettim,” dedi. Sanşiro, “Önemi yok,” diye cevapladı.

Sanşiro, çantasından defterini çıkarıp güncesini yazmaya girişti. Ama yazacak bir şey yoktu. Bu kadın olmasaydı yazacak bir sürü şey bulurdum, diye düşündü. O sırada kadın, “İzninizle biraz çıkıp geleceğim,” deyip gitti. Sanşiro için günlüğü yazmak büsbütün zorlaştı; çünkü kadın nereye gitti acaba diye merak etmişti.



O esnada hizmetçi, yatak sermeye geldi. Bir tek geniş şilte getirmişti; Sanşiro “Yere iki şilte sermelisiniz,” deyince hizmetçi kadın, “Odanız çok ufak, cibinlik de çok dar,” gibi bahaneler öne sürmeye başladı. Üşendiği açıkça belliydi. “Şimdi şef otelde değil, gelince ona sorup öyle getireyim şiltenizi,” dedi, inat edip o tek şilteyle tek cibinliği serdi ve gitti.

Bir müddet sonra kadın odaya döndü. “Kusura bakmayın, geciktim,” dedi. Sanşiro, kadının ne yaptığını cibinliğin ardından net göremiyordu ama çıngır çıngır birtakım sesler duyuyordu. Bu sesler, kadının çocuğuna hediye diye aldığı oyuncaktan geliyordu herhalde. Kadın, oyuncağı paketine geri sarıp bağladı. Cibinliğin içinden, “Hayırlı geceler,” diye seslendi kadın. Sanşiro, “Hı hı,” diye cevap verirken eşikte oturup yelpazeyi kullanmayı sürdürdü. “En iyisi bu şekilde sabahlamak,” diye düşündü. Ama sivrisinekler vızır vızır saldırıyordu. Cibinlik dışında kalırsa onlardan kaçıp kurtulamazdı. Sanşiro çantasından eprimiş bir gömlek ve bir paçalı don çıkardı, bunları giyerek üstüne çivit mavisi kuşağını bağladı. Bundan sonra iki tane Batı tarzı havlu13 alıp cibinliğin içine girdi. Kadın, şiltenin diğer tarafında yelpazeleniyordu.

“Kusura bakmayın, ben biraz pimpirikli adamımdır, başkasının kullandığı şiltede uyuyamam… Kafama bit filan bulaşır diye korkarım. Kendimce bir çözüm buldum, müsaadenizle.”

Sanşiro böyle dedikten sonra, çarşafın şiltenin kıyısından sarkan kenarını kadının uyuyacağı yana doğru katlamaya başladı. Çarşafla, şiltenin tam ortasını boydan boya kateden beyaz bir sınır çizgisi çekti. Kadın, yattığı yerde yuvarlanarak kenara çekildi. Sanşiro, Batı tarzı havlularını açıp bunları kendi bölgesine yan yana yaydı, yan gelip havluların üstüne uzandı. O gece Sanşiro, elini ayağını bu eni dar Batı havlularından bir santim bile çıkarmadan yattı. Kadının ağzından tek söz bile çıkmadı. O da duvara dönmüş halde yattı ve yerinden kımıldamadı.

Gün ağardı. Yüzlerini yıkayıp kahvaltıya oturduklarında, kadın neşeyle gülümseyerek “Gece size bit gelmemiştir umarım,” dedi. Sanşiro da ciddi bir tavırla, “Evet, gelmedi. Sağ olasınız, sayenizde,” gibisinden bir şeyler söyledi ve başını öne eğip yemek çubuklarını çanağındaki üzüm bezelyelerine14 daldırdı.

Hesabı ödeyip handan çıktılar, istasyona vardıkları zaman kadın, ilk kez, Yokkai şehrine gideceğini söyledi Sanşiro’ya. Sanşiro’nun treni kısa bir süre sonra geldi. Kadınsa, kendi treni henüz gelmediğinden biraz beklemek zorunda kalacaktı. Sanşiro’ya biletlerin kontrol edildiği yere kadar eşlik eden kadın, “Size türlü sıkıntı çıkardım… Sağlıcakla kalın,” diyerek kibarca eğildi. Sanşiro, tek eli çantası ve şemsiyesiyle dolu vaziyette, serbest eliyle o eski şapkasını çıkartıp tek kelimeyle “Elveda,” dedi. Kadın, onun yüzünü uzun uzun süzdü; ama sonra, sakin bir ses tonuyla “Siz cesaretten oldukça yoksun bir insansınız, değil mi?” diyerek sırıttı. Sanşiro, kendini platformun üstüne fırlatılıp atılmış gibi hissetti.









...
8