Genç ana karakterinin ruh halini son derece akıcı bir üslupla anlatan Sanşiro, benim en sevdiğim kitaplardan biri. Sanşiro, etrafında sürüp giden hayatı, tıpkı gökyüzünde süzülen bulutları izlediği gibi izliyor.
Sanşiro’yu şimdiye dek birkaç kez okudum ve kitap beni her defasında bulunduğum yerden alıp o yaşlarıma götürdü. Bence Sanşiro’yu böylesine muazzam bir roman yapan şey, ana karakterin duyduğu heyecan ve korku arasındaki çatışmayı asla açık açık göstermemesi. Bu kitapta psikolojik güçlükler, modern romanlardaki gibi ortaya apaçık bir şekilde konmuyor.
Sanşiro, kendi hikâyesinde yalnızca bir gözlemcidir. Her şeyi olduğu gibi kabul eder ve başına gelenler karşısında sakinliğini korur. Bazen iyi ve kötüye dair yargılarını ifade eder, sevdiği ve sevmediği şeyler için yorum yapar ve hatta izlenimlerini anlatmaya bile kalkıştığı olur; ancak bunlar hep basit teşebbüslerden ibarettir. Enerjisini ve vaktini düşünmeye değil, görmeye harcar. Ağırdır, hatta bazen sakar bile denebilir; ancak adımları asla aksamaz. Natsume Soseki, işte bu masum, ancak özünde entelektüel ve hatta talihli bile denebilecek taşralı gencin yolculuğunu büyük bir incelikle anlatmayı başarmıştır.
Haruki Murakami
Natsume Sōseki1 (Gerçek adı Natsume Kinnosuke; 9 Şubat 1867-9 Aralık 1916) modern Japon romanının en önemli temsilcilerinden biridir.
O zamanlar Edo adıyla anılan Tokyo şehrinde, beş çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya gelen yazar, kendisini istemeyen ebeveynleri tarafından çocuksuz bir aileye verildi ve bu aile tarafından büyütüldü. 9 yaşına geldiğinde kendisini evlat edinen çiftin boşanması üzerine öz anne babasının yanına dönmek zorunda kaldı.
Okulda Çince ve İngilizce öğrenirken Çin ve İngiliz edebiyatlarıyla da ilgilenmeye başladı; 15 yaşına geldiğinde, ileride yazar olmak istediğine karar vermişti. Ailesi bu kararına şiddetle karşı çıkınca Tokyo Kraliyet Üniversitesi’nde mimarlık öğrenimine başladı.
1887’de tanıştığı şair Masaoka Shiki’den haiku2 yazmayı öğrendi. Yine o tarihlerde yazdıklarını “Sōseki” (Çincede “inatçı” anlamında kullanılan bir ifade) mahlasıyla imzalamaya başladı. 1890 yılında aynı üniversitenin İngiliz Edebiyatı bölümüne girdi; okulu bitirdikten sonra bir lisede İngilizce öğretmenliği yaparken üniversitedeki akademik çalışmalarını da sürdürdü. Japon hükümeti tarafından İngiliz edebiyatı araştırmaları için 2 yıllığına Londra’ya gönderildi. Burada oldukça zor günler geçiren yazar, psikolojik sorunların da baş göstermesi üzerine ülkesine geri döndü, üniversitedeki görevinden de ayrıldı.
Edebiyat dünyasına haikularla giren Natsume Sōseki, bir süre renku ve haitaishi türünde şiirler yazmaya devam etti. 1905 yılında Wagahai wa Neko dearu adlı romanının yayımlanmasıyla adını duyurmaya başladı. Depresyon ve başka fiziksel rahatsızlıklarla boğuşan yazarın 7. romanı Sanşiro, ilk kez 1 Eylül-29 Aralık 1908 tarihleri arasında Asahi Shimbun adlı gazetede tefrika edildi. 1909 yılında ise kitap olarak basıldı. 1955 yılında Nobuo Nakagawa yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan roman, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Çekçe, Portekizce, Almanca gibi pek çok dile çevrildi.
2000’li yıllarda dünya çapında ün kazanan Natsume Sōseki’nin yazdıkları bugün 30’dan fazla dile çevrilmiş durumdadır. Siyaset-bilimci Kang Sang-jung’un “Natsume Sōseki bugün yüz yüze geldiğimiz sorunları yıllar önce tahmin etmişti, geleceğe dair öngörüleri onu önümüzdeki yıllarda daha da ünlü bir edebiyatçı haline getirecek,” diye söz ettiği yazar, 49 yaşında mide ülseri sebebiyle yaşamını yitirmiştir. 1984 yılında fotoğrafı banknotlara basılan Natsume Sōseki, yakın tarihin neredeyse bütün büyük Japon yazarlarını derinden etkilemiştir.
Son iki asır boyunca Asyalı ulusların en büyük açmazı, Batı ile kurdukları ilişki olmuştur.
Asyalı için Batı daima, birbiriyle çelişen pek çok şeyi ifade etti. Batı, bir yandan bilim ve teknolojinin kaynağıydı. Bilim, hayatın ta kendisiydi. Çünkü yokluğu Asya’ya ölüm getiriyordu. Örneğin 19. yüzyıl sonlarında patlak veren büyük veba salgını, Asya’da 15 milyon insanın ölümüne neden olmuştu. İngiliz hekimler, vebaya karşı geliştirdikleri bir aşıyı Hindistan’da uygulamayı denediklerinde köylülerce taşa tutuldular. Çünkü halk, insan bedenine acayip maddeler enjekte eden hekimlerin esrarengiz ilminden ürkmüştü.
1842 yılında, İngilizlerin demirden yapılma buharlı gemisi Nemesis, Çin donanmasının ilkel gemilerini roketlerle vurdu. Aynı esnada İngiliz arkeolog Layard, Irak’ta Asur çağından kalma harabeleri araştırıyordu. Layard’ın bilgisi, yörenin Arap halkında korkuyla karışık bir hayranlık uyandırmıştı. “Babam ve onun babası, çadırlarını burada kurdular,” diyordu bir şeyh. “Buna rağmen hiçbiri yeraltı sarayı diye bir şey duymamıştı. Şimdi bak! Frenk’in biri günlerce mesafedeki ülkesinden geliyor, doğruca bu yere gidiyor. İşte, diyor; saray burada, şurası da kapısıdır. Bize ömrümüz boyunca ayaklarımızın altında, haberimiz olmadan yatan şeyleri gösteriyor.”
Çivi yazısının sırrı bir kez çözüldükten sonra, Anadolu’da, Irak’ta, İran’da kurulmuş eski uygarlıkların öyküleri topraktan çıkartıldı, okundu, arşivlendi. Anılmaz olmuş kralların, unutulmuş tanrıların isimleri yirmi asırdan beri ilk kez telaffuz edildi. Batı bir eliyle Asya’nın bileğini büküyor, diğer eliyle Asyalı toplumların tarihini, o toplumların iznini almadan ve fikrini sormadan yazıyordu.
İşte bu noktada Asya, kendini çözümsüz bir açmazın içinde buldu. Batı’yı örnek almamak demek, Batı’nın ezici gücü karşısında yok olmak demekti. Batı’yı örnek almak, yine yok olmak demekti.
Batı, askeri bakımdan güçlüydü. Ama Batı’ya karşı kendini savunmak isteyen bir ülke, Batılıdan tüfek yapmayı öğrenmekle yetinemezdi. O tüfeği üretmek için fabrika kurmak lazımdı. Fabrika kurmak için de, bütün bir “fabrika sistemi”ni benimsemek şarttı.
Avrupalılar, Asyalı ırgatlara “coolie” (kuli) derlerdi; bu sözcüğün, Türkçe “kul”dan türediği tahmin edilmektedir. O ırgatlar öylesine sabırlı ve çalışkandı ki, Avrupalılara birer “kul” gibi görünmüşlerdi. Bir “coolie” en ağır işlerde, en sağlıksız koşullarda, şikâyet etmeden çalışırdı. Fakat o, açık havada çalışmaya alışkındı. Boğucu, kalabalık ve gürültülü bir fabrikada, askeri bir disiplin içinde, bir örnek tulumlar giyerek, saat sekizden akşam sekize dek, makine başından ayrılmamak… Böylesi bir işyeri, Asyalı işçiler için cehennem demekti. Asya, hiç alışkın olmadığı bu çalışma kültürünü ya kabullenecekti yahut Batı tarafından sömürgeleştirilip daha beter bir kulluğun pençesine düşecekti.
Tüfeği üretmek bir sorunsa, kullanmak ayrı bir sorundu. Batı’nın silahlarıyla birlikte, tüm askeri geleneğini de benimsemek kaçınılmazdı. Askerler üniforma giymeliydi. Üniformalar da Avrupai ceketler, gömlekler, keplerdi. Hiçbir toplum, kendi ordusunun üniformasını kendi yerel kıyafetinden türetmeyi başaramadı. Dünyadaki tüm askerler, Avrupalı askerler gibi giyinmeye başladı.
Tüfekler tek başlarına mermi atamazlar. Üretilen her tüfeğin mermi atabilmesi için, orduya bir asker ilave etmek gerekir. Fabrikalar tüfek ürettikçe ordular kalabalıklaştı. Artık savaşçılık bir kastın, bir sosyal zümrenin imtiyazı olarak kalamazdı. İhtiyaç anında, silah tutabilen herkes asker yapılacaktı. Fakat bu askerler ne için savaşacaklardı? Milliyetçilik, vatanperverlik gibi öğretilerle aşılanmamış bir köylü, silah altına alınsa bile firar ediyordu. Çinli komutanlar, genç askerleri urganlarla birbirine bağlıyor, görev yapacakları vilayete kadar o vaziyette yürütüyordu. Çünkü çoğu Çinlinin kafasında “Çin” belli belirsiz bir kavramdan ibaretti. Onlar sadece kendi köylerini, kendi vilayetlerini tanıyordu. Ötesini, kendi memleketleri saymazlardı. Bin kilometre uzaktaki bir sınır ilini savunmak için savaşmak, onların gözünde yabancı bir ülkeyi savunmaktan farksızdı.
Şu halde Batı karşısında güçlü durmak için ekonomiyi, giyim kuşamı, iş anlayışını Batı’ya uydurmak yetmezdi. Toplum, kendini Batılı fikirlere göre yeniden tanımlamak zorundaydı. Kendini Doğulu terimlerle tanımlamayı deneyen toplumlar, o terimlerin çöküşüyle kaosa sürüklendiler. Yönettiği kitleleri bazen “Osmanlılar” diye, bazen de “ümmet” diye tanımlayan İstanbul, kendini Bulgarlar, Arnavutlar, Sırplar, Araplar diye (yani birer ulus olarak) adlandıran toplumları elinde tutamadı.
İşte bu noktada, şu soru gündeme geliyordu: Asyalı bir halk, kıyafetini, ekonomik yapısını, kültürünü, eğitimini Batılı modele uydurduğunda; üstüne kendisini de, milliyetçilik veya sosyalizm gibi Batılı fikirlere göre yeniden kurduğunda, o halk Batı’ya karşı savunulmuş mu olur? Yoksa o halk Batı karşısında yenilgiye uğramış, Batı tarafından ele geçirilmiş mi sayılmalıdır?
İki asırdan beri hiç kimse, bu soruya herkesi memnun edecek bir yanıt vermeyi başaramadı. Günümüzde dünyayı sarsan nice buhranın temelinde, işte bu çözülemeyen açmaz vardır.
Türkiye ve Japonya, tarihsel rolleri bakımından birbirlerinin aynadaki yansıması gibidirler. Japonya, Asya’nın doğu ucundaki ülkedir ve bayrağına, sabah göğüne yükselen güneş resmedilmiştir. Türkiye, Asya’nın batı ucunda yer alır ve bayrağı, hilal ile yıldızdır. Her iki ülkenin resmi lisanı, Orta Asya steplerinde konuşulmuş dillere dayanır. Her iki ülkenin devlet geleneğinde ve folklorunda, Orta Asya şamanizminin izlerine rastlanır. Asya’da asla sömürge statüsüne düşmemiş yalnız üç ülke vardır; bunlardan ikisi Türkiye ve Japonya’dır.
Türkiye ve Japonya, Batı kültürünü en çabuk benimsemiş Asya ülkeleridir. Türkiye, Avrupa’ya komşudur. Türkiye, Avrupa tehdidine karşı kendini korumak için Batılılaşmıştır. Japonya, Amerika’ya en yakın Asya ülkesidir. Japonya, ABD tehdidine karşı kendini korumak için Batılılaşmıştır. Japonya’da imparator, siyasi iktidardan ziyade manevi bir otoriteye sahiptir. Osmanlı padişahları da kutsal birer şahsiyet, birer “halife” olarak hürmet ve itaat görmüşlerdir. Japonlar imparatora, “Mikado” derler. Bu tabir, Japoncada “Yüce Kapı” anlamına gelir. Türkler, padişahın mevkisini “Bab-ı Âli” diye anarlar. Bu tabir de, Osmanlı Türkçesinde “Yüce Kapı” demektir.
1912’de vefat eden İmparator Meiji’nin çağı, Japonya’nın Batılılaşma devri olarak bilinir. Bu dönemde Japonya’nın başkenti Tokyo, baştan aşağı değişmiştir. Sokaklar havagazı lambalarıyla ışıklandırılmış; caddelerde önce atla çekilen, sonra elektrikli tramvaylar boy göstermiştir. Barok tarzda tren istasyonları, banka binaları inşa edilmiştir. Beri yandan, kentin civarında yoksul varoşlar palazlanmıştır. Yeni icat edilen çekçek arabası, bu varoşlarda yaşayan on binlerce vasıfsız işçinin yegâne ekmek teknesidir.
Bu dönemde, yeni neslin Japon sanatçılarını yetiştirsinler diye, İtalya ve İngiltere’den ressamlar ve heykeltıraşlar getirtildi. Erkekler, Avrupalılar gibi giyinmeye, Avrupalılar gibi sakal bıyık bırakmaya başladılar. Kadınlar, bir dönem Batılı kıyafet kuşandıktan sonra, kimonoya geri döndüler. Kabarık, korseli, giyilmesi güç Batılı elbiselerin modası kısa sürse de, kadınların yaşam tarzındaki bazı değişimler kalıcı oldu. Fabrikalardaki kadın çalışan sayısı hızla arttı. Yirminci yüzyıl başladığında, Japonya’daki işçilerin yarısından çoğu kadındı.
Tarih boyunca, geri kalmış ulusların erkek ve kadınları, gelişmiş ülkelerdeki insanların karşı cinsle nasıl ilişki kurduğuna baktılar ve gelişmiş ülkelerin cinsel kültürünü örnek aldılar. Zengin ülkelerdeki kadın ve erkeklerin davranış kalıpları, yoksul milletlerce “ideal” sayıldı.
19. asır İngiltere’sinde cinsellik resmi, kurallı, gizli kapaklıydı. İngiltere cinselliğe o kadar soğuk bakıyordu ki, jinekolog hekimler hastalarını temasla muayene etmez, soru sormakla yetinirdi. Aynı dönemde bazı Asya toplumlarında cinsellik daha serbestçe yaşanıyor, serbestçe konuşuluyordu. Ve Asyalılar, sahip oldukları cinsel özgürlükten utandılar. Bu özgürlüğü bir ilkellik sayarak, İngilizleri taklit ettiler. Onlar İngilizlere benzemeyi başarana kadar, İngiltere bir “cinsel devrim” süreci geçirdi. Eski mazbutluğunu bir kenara bıraktı. Ve Asyalılar, bu sefer de cinsel konularda İngilizler kadar açık fikirli ve hür olamamaktan yakınmaya başladılar.
Aşk, sevgi, evlilik… Bu alanda Batılılaşmanın kendine göre tehlikeleri vardı. Japonya’da, (Bu romanda da adı anılan) Eğitim Bakanı Arinori Mori feminist fikirlere sahipti ve evlenirken, eşinin her bakımdan kendisiyle eşit haklara sahip olduğunu beyan eden bir belge imzalamıştı. Ne yazık ki evliliği tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Eşitlik, Mori’nin umduğunun aksine mutluluk değil, sürtüşme ve kavga getirdi. Bakan, boşandıktan sonra şöyle yazacaktı: “Eğitimsiz bir Japon kadınıyla öyle bir evlilik yapmaya kalkışmam hataydı.”
Sanşiro, işte bu değişim ve bocalama çağında yaşayan, genç bir adam. Naif, saf, dürüst. Bize aşina gelen kaygılarla boğuşuyor. Büyük şehrin aydınlık gecelerinde kayboluyor. Üniversitede tanıştığı bilimsel ve edebi âlemleri yadırgıyor. Aşkla ve ölümle yüzleşiyor. Ve ortasına düştüğü bu yeni dünyayı anlamaya çalışıyor.
Sōseki’nin ince bir mizahla çizdiği bir gençlik portresi bu. Yazılmasından beri geçen bunca yıldan sonra bile, halen güncel, halen taze. Yaşamaya devam eden bir öykü, Sanşiro’nun öyküsü. Öyle canlı ki, kıyısında dolaştığı gölet bugün bile, Tokyo Üniversitesi’nin talebelerince “Sanşiro Göleti” diye anılıyor.
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Sanşiro», автора Natsume Soseki. Данная книга. Произведение затрагивает такие темы, как «становление личности», «первая любовь». Книга «Sanşiro» была издана в 2023 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
