Читать книгу «Kızıl Damga» онлайн полностью📖 — Натаниеля Готорна — MyBook.
image

Ortama loş bir hava veren kömür ateşinin de tarif ettiğim etkiyi yaratmada önemli bir katkısı vardı. Duvarlara ve tavana hafif bir kızıllık veriyor ve cilalı mobilyaların üzerine yansıyan ışıltılı parıltılar odayı göze batmayacak rengiyle boyuyordu. Bu çok daha sıcak ışık huzmesi, ay ışığının soğuk ruhaniyetiyle birleşiyor ve hayal gücümüzün yarattığı formlara bir kalp ve insani hassasiyetle dolu duyarlılık kazandırıyordu. Onları sadece donuk ruhani görüntülerinden çıkarıp gerçek kadın ve erkeklere dönüştürüyordu. Aynaya baktığınızda, sihirli çerçevenin derinliklerinde yarı sönmüş kömürün için için yanan ışıltısını, zemindeki bembeyaz ay ışığının huzmelerini ve sonrasında gözünüzde canlandırdığınız o resmin içerdiği tüm parıltılı gölgelerin gerçeklikten daha uzak, yaratıcısına daha yakın olan tekrarını görebilirdiniz. Sonra, tek başına oturmuş bir adam, böyle bir saatte ve böylesine muazzam bir sahneyle karşı karşıya kaldığında eğer tuhaf şeyleri hayal edip onları gerçeğe dönüştüremiyorsa asla bir roman yazmaya çalışmamalıdır.

Ancak, benim açımdan tüm Gümrük Dairesi deneyimim boyunca, ay ışığı da güneş ışığı da şöminedeki kömür ateşinin parlaması da birbirine benziyordu ve hiçbiri üzerimde don yağından yapılma bir mumun parıltısından biraz daha fazla etki yaratmıyordu. Bütün bu duyarlılık sınıfı ve onlarla bağlantılı olan, büyük bir zenginlik ya da değere sahip olmasa da elimdekilerin en iyisi olan yeteneğim beni terk etmişti.

Ancak inanıyorum ki, farklı bir kompozisyon düzeni denemiş olsaydım, maharetlerim hiç bu kadar anlamsız ve verimsiz bulunamayacaktı. Farzımuhal, çalıştığım dönemde Gümrük Dairesinde muazzam hikâye anlatma yeteneğiyle beni her gün güldürmeyi başaran ve kendisine hayran bırakan, hikâyelerinden bahsetmeyecek olursam büyük nankörlük edeceğim, müfettişlerden biri olan eski bir kaptanın anılarını kaleme almakla yetinebilirdim. Eğer onun resimsi tarzının gücünü, canlı üslubunu ve doğanın ona bahşetmiş olduğu benzetmeler konusundaki mizahi renklendirme yeteneğini koruyabilseydim, dürüstçe söylemem gerekirse alacağım sonuç, kesinlikle edebiyat dünyasında yeni bir çığır açabilirdi. Ya da kendime çok daha kolayca yeni bir iş bulmamı sağlayabilirdi. Bu gündelik yaşamın sıradanlığı üzerime böylesine büyük baskı uygularken kendimi başka bir dönemin havasına sokmaya çalışmak ya da sabun köpüğünün kaçınılmaz güzelliği, bazı gerçek durumların kaba dokunuşuyla her geçen dakika yerle bir olurken hiçlikten yaratılacak olan farklı bir dünyanın görüntüsünü ortaya çıkarmakta ısrarcı olmak büyük bir aptallıktı. Bu konuda yapılacak olan en akıllıca girişim, günümüzün saydam özü vasıtasıyla düşüncenin ve hayal gücünün ışığını yaymak ve böylece onu parlak bir şeffaflığa dönüştürmek; çok ağır olmasından dolayı artık taşımakta güçlük çekmeye başladığım yükü ruhanileştirmek ve kararlı bir şekilde, şu anda etrafımı çevreleyen küçük ve önemsiz olayları ve sıradan karakterlerin içlerinde gizli kalan gerçek ve yıkılmaz değerlerini aramak olurdu. Sorun bendeydi. Sadece ben daha derinlerde yatan önemini kavrayamadığım için, önüme yayılan yaşam sayfası böyle sıkıcı ve sıradan görünüyordu. Tam orada, kendini bana sayfa sayfa sunan, tıpkı hızla uçup giden zamanın gerçekliği tarafından yazılmış, hayatım boyunca yazamayacağım kadar iyi bir kitap duruyordu ve sadece benim zihnim onu yazıya dökecek yeterli öngörüye ve kurnazlığa sahip olmadığı için, yazıldıkları hâliyle hızla ortadan kayboluyordu. Kim bilir, belki de gelecekte bir gün, birkaç kırık dökük kısmını ya da bölük pörçük bir paragrafı hatırlayıp yazıya dökebilir ve sayfanın üzerindeki harflerin altına dönüştüğünü görebilirdim.

Bütün bunları çok geç kavramıştım. O anda bilincinde olduğum tek şey, bir zamanlar zevk verecek şeyin, şimdi umutsuz bir çaba olduğuydu. Bu durumda oturup ağıtlar yakmamın hiçbir anlamı yoktu. Sonuç olarak tahammül edilebilir derece kötü bazı hikâyelerin ve denemelerin yazarı olmayı bırakmış, hoşgörülü ve iyiliksever bir Gümrük Müfettişi olmuştum. Hepsi buydu. Ancak, yine de bir kişinin zekâsının gittikçe azaldığına dair bir kuşkuya kapılması kabul edilebilir bir şey değildi ya da bilinçsizce küçük bir şişede duran eter gibi, siz hiç farkına varmadan uçan ve her baktığınızda daha azalan uçucu kalıntıyı göreceğiniz şüphesiyle yaşamak hoş bir duygu değildi. Aslında, bu gerçek şüphe götürmezdi; kendimi ve başkalarını incelerken memuriyetin bir kişinin karakteri üzerindeki etkisi ile ilgili, söz konusu yaşam tarzına pek elverişli olmayan sonuçlara varmıştım. Belki başka bir zaman size bu etkileri daha fazla geliştirerek anlatabilirim. Bu noktada, uzun süredir görevine devam eden bir Gümrük Dairesi memurunun pek çok nedenden ötürü takdire şayan ya da şahsiyetli bir kişiliğe sahip olmasının çok zor olduğunu söylemem yeterli olacaktır; bunlardan birisi, görev yerini elinde tuttuğu süre, diğeri ise dürüstlük niteliğinden kesinlikle emin olmama rağmen, mesleğin doğasının, insanlığın ortak çabasını paylaşmayan türden bir yapıya sahip olmasıdır.

Bu pozisyonu elinde tutan her bireyde az çok gözlemlenebilir olduğuna inandığım başka bir etki de cumhuriyetin güçlü kollarına yaslandığı süre boyunca, kendi içinde barındığı gerçek gücünün ondan ayrılmasıdır. Bu kişi, orijinal doğasının zayıflığı ya da gücüyle orantılı olarak kendi kendine ayakta durabilme yeteneğini kaybeder. Ve bu kişi ancak, doğuştan alışılmadık ölçüde bir enerjiye sahipse ya da bu mekânın büyüsünün etkisinde çok uzun süre kalmadıysa, kaybettiği güçlerini geri alabilir. Savaşan bir dünyanın içerisine mücadele etmesi için kötü bir şekilde itilen bir memur, ancak işten çıkarıldıktan sonra kendine gelebilir ve bir zamanlar sahip olduğu kendi benliğine dönebilir. Ancak bu da çok nadiren gerçekleşebilir. Çünkü bu kişi genellikle konumunu, tamamen harap olana yetecek kadar uzun süre elinde tutar ve daha sonra tüm gevşemiş olan kaslarıyla, hayatın zor patikaları boyunca elinden gelenin en iyisini yapmak için dışarı fırlatır. Kendi zayıflığının tam anlamıyla bilincinde olarak -çelik gibi sertliğini ve esnekliğini tamamen kaybetmiş hâlde- dıştan gelecek herhangi bir destek arayışı içinde, sonsuza dek özlemle etrafına bakar. Onun takıntılı hâle gelen ve sürekli devam eden umudu -her geçen gün tüm cesaretinin kırılmasına ve imkânsızlıkların ışığını yaratan bir halüsinasyon görmesine rağmen, yaşadığı süre boyunca ona musallat olan ve tıpkı koleranın yol açtığı çırpınmaları gibi ona kısa süreliğine işkence ederek ölüme götüren-nihayet ve uzun bir süre sonunda bazı yaşanılan mutlu tesadüfler sayesinde görevine iade edileceğidir. Bu inanç ise her şeyden çok üstlenmeyi hayal edebileceği herhangi bir girişimin özüne ve ulaşılabilirliğine zarar verir. Bir süre sonra amcasının güçlü kolları onu düşmüş olduğu yerden kaldırıp, destekleyecekse bu adam kendini çamurdan çıkarmak için neden bu kadar perişan etsin ki? Neden böyle bir adam, kısa bir süre sonra amcasının cebinden çıkacak bir miktar parıltılı madenî parayla mutlu olacakken yaşamını idame ettirmek için burada çalışsın ya da Kaliforniya’da altın aramaya gitsin ki? Ne yazık ki, böylesine zavallı birinin bu tür bir hastalığı kapması için memuriyeti bu kadar süreliğine de olsa tatmasının yeterli olduğunu gözlemlemek üzücüydü. Sam Amca’nın altınının -yani burada saygıdeğer yaşlı bir beyefendiye elbette saygısızlık etmek istemem ama- bu bağlamda, şeytanın payına düşen büyülü etkiye sahip olduğu yadsınamazdı. Kim ona dokunursa kendine çok iyi bakmalıydı, yoksa ruhuna olmasa bile, daha iyi niteliklerinin çoğunu içeren, sağlam gücü, cesareti, sebatlığı, dürüstlüğü, kendine güvenmesi ve sahip olduğu erkeksi tüm özelliklerinin üzerine bu şeytanın yapacağı pazarlığın aleyhine sonuçlandığını açıkça görecekti.

Beni gerçekten de nasıl iyi bir gelecek bekliyordu böyle! Elbette müfettişin, bu durumdan ders çıkarmasında ya da ne göreve devam etmesi ne de işten ayrılmak yoluyla her şeyi tamamen geri alabileceğini kabullenmesinden değildi bu. Yine de benim düşüncelerim çok rahatlatıcı değildi. Sürekli olarak zihnimde hangi zavallı özelliklerimin gittiğini ve geri kalanının da çoktan ne derece zarar verdiğini keşfetmek için düşüncelerle boğuştuğumdan melankolikleşmeye ve huzursuzlaşmaya başlamıştım. Gümrük Dairesinde daha ne kadar süre kalabilirsem, hayatımı bir insan gibi ne kadar sürdürebileceğimi hesaplamaya çalışıyordum. Gerçeği itiraf etmek, benim en büyük endişemdi; çünkü benim gibi sessiz bir bireyi işten çıkarmak gibi bir politika gütmeyeceklerinin farkındaydım ve istifa etmek de bir kamu görevlisinin doğasına kesinlikle ters olduğu ve bugüne kadar hiç yapılmadığı için, müfettişlik yaparak saçlarım ağarıp yaşlanana kadar, tıpkı eski müfettiş gibi başka bir hayvana dönüşme ihtimalim yüksekti. Benden önceki o çok saygıdeğer dostumun kaderi gibi, memuriyet hayatının sıradanlığında uzun yıllar çalışarak akşam yemeği saatini günün merkezine yerleştirerek ve günün geri kalanında tıpkı o yaşlı köpek gibi güneş altında ya da gölgede uyuklayarak ben de aynı kaderi mi paylaşacaktım? Bütün yeteneklerini ve duyarlılıklarını kullanarak yaşamanın, mutluluğun en iyi tanımı olduğunu hisseden bir adam için nasıl kasvetli bir bakış açısıydı bu! Ancak bütün bunlar sırasında kendime çok gereksiz tehlike sinyalleri vermiştim. Çünkü vilayet benim için hayal edebileceğimden çok daha iyi şeyler düşünmüştü.

Kendi namıma konuşmam gerekire, müfettişliğimin üçüncü yılının kayda değer en önemli olaylarından biri General Taylor’ın34 başkan seçilmesiydi. Memuriyet yaşamının avantajlarına ilişkin tam bir tahmin oluşturmak için, konumunu işgal eden kişiyi düşmanca bir yönetimin başa geldiği zaman görmek gerekir. İşte o zaman onun pozisyonu her sefil faninin meşgul edeceği en sıkıcı ve her ihtimalde hiç olmayan bir konum hâline gelirdi; bu durumda başına gelebilecek en kötü olay, o zaman ona muhtemelen en iyi seçenek olarak görünürdü. Ancak gururun ve duyarlılığın canlı temsili olarak görünen bir adam için, çıkarlarının onu ne seven ne de anlayan ve bunlardan birine olsun ihtiyaç duymasından dolayı, onlardan birine borçlu kalmaktansa, başına gelebileceklere katlanmayı kabullenen bireylerin kontrolünde olduğunu bilmek, yaralayıcı olsa da garip bir deneyimdir. Yarışma boyunca sakinliğini koruyan biri için, zafer saatinde geliştirilen kana susamışlığı gözlemlemek ve kendi benliğinin de bu kana susamışlığın kurbanları arasında olduğunun bilincinde olmak da garipti! İnsan doğasında, komşularından daha kötü olmayan, sadece zarar verme gücüne sahip oldukları için zalimce büyüyen, tanık olduğum bu eğilimden çok daha çirkin özellikleri olan kişiler de vardır. Şayet makam sahiplerinin giyotine gönderilmesi bir metafordan ziyade tam anlamıyla uygulanan bir gerçek olsaydı, samimi inancıma göre, muzaffer partinin aktif üyeleri, hepimizin kafalarını kesmek için fırsat kollarlardı ve bu şekilde kendilerine fırsat tanındığı için de Tanrı’ya şükrederlerdi! Bana öyle geliyor ki -yenilgi anında olduğu gibi zafer anında da sakin ve serinkanlı bir gözlemci olarak kalmayı başaran benim gibi birisi için- bu kötü ve acı dolu intikam ruhu, kendi partimin şu anki Whigslerin yaptığı gibi birçok zaferini asla ayırt etmemiştir. Demokratlar, genel bir kural olarak memuriyetlere el koyarlar, çünkü onlara ihtiyaç duyarlar ve uzun yılların pratiği onları farklı bir sistem ilan edilmedikçe, tersini yapmanın mırıldanılacak bir zayıflık ve korkaklık olarak görüleceği bir kanun hâline getirmiştir. Ancak uzun zafer alışkanlıkları onları fazlasıyla cömert kılmıştır. Onlar fırsat buldukları her vesileyle, ne zaman bağış yapacaklarını bilirler ve hücuma giriştiklerinde her ne kadar baltaları keskin olsa da ağızları nadiren kötü niyetle zehirlenmektedir ve daha kısa süre önce uçurmuş oldukları kelleyi büyük bir hevesle tekmeleme peşinde de değillerdir.

Kısacası, talihim her ne kadar bulunduğum en iyi koşullarda tatsız olsa da benliğimi muzaffer olandan ziyade kaybeden tarafta tutmayı başardığımdan dolayı, kendimi tebrik etmek için birçok nedenim olduğunu görüyordum. Şimdiye kadar, partizanların en ateşlilerinden biri olmasam da artık bu tehlike ve sıkıntı mevsiminde, tercihlerimin hangi partide yattığı konusunda oldukça hassas olmaya başlamıştım; makul bir şans hesaplamasına göre, memuriyetimi elimde tutma ihtimalimin demokrat kardeşleriminkinden çok daha fazla olduğunu görmek bile pişmanlık ve utanç duymama engel olmuyordu. Peki, ama burnunun sadece birkaç metre ilerisindeki geleceği kim görebilirdi ki? Benim başım, kellesi ilk uçurulacakların arasında olacaktı!

Bir adamın kellesinin uçtuğu anın, hiçbir zaman hayatının tam olarak en hoş anlarından biri olmayacağını düşünmeye meyilliyim. Yine de talihsizliklerimizin büyük bir kısmı gibi, o kadar ciddi olmasa bile başına gelebilecek kazanın en kötüsünde bile, bu kişi kendini teselli etmek için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Benim bu özel durumumda, teselli edici konular elimin altındaydı ve gerçekten de onları kullanmak için gerekli olan kadar zihnimin en derinlerine hatırı sayılır bir süre boyunca kalacak şekilde kazınmışlardı. Memuriyet hayatımdan önceki yorgunluğum ve belirsizlik içinde ele aldığım istifa düşüncelerim göz önünde bulundurulduğunda, kaderim bir şekilde intihar etme fikrini kafasında enine boyuna düşünen ve hiç beklemediği bir şekilde cinayete kurban giden bir adamın şansına benziyordu. Gümrük Dairesinde, tıpkı Eski Papaz Evi’nde olduğu gibi üç yıl geçirdim; yorgun bir beyni dinlendirecek kadar uzun bir süreç; eski entelektüel alışkanlıklarından kurtulmak ve yenilere yer açmak için de yeterince uzun bir zaman; doğal olmayan bir durumda yaşamak, herhangi bir insana gerçekten hiçbir avantajı ya da neşesi olmayan şeyi yapmak ve kendimi en azından içimde hâlâ rahatsız edici bir dürtüyü sakinleştirecek bir çabaya girişmekten alıkoymak için yeterince uzun bir dönem. Daha da ileri gidecek olursam, işten atılmasıyla ilgili olarak eski müfettiş de Whigsler tarafından bir düşman olarak görülmekten tam anlamıyla memnun değildi; çünkü siyasal meselelere karşı hareketsizliği, aynı hane halkının kardeşlerinin birbirinden ayrılması gereken dar yollarla sınırlanması yerine, tüm insanlığın buluşabileceği geniş ve sessiz bir alanda istediği gibi dolaşma eğilimi, demokrat arkadaşları tarafından da dost olup olmadığı konusunda kimi zaman sorgulanmasına neden olmuştur. Şimdi, artık şehitlik tacını kazandıktan sonra -artık onu takacağı bir başı olmasa da- bu noktaya, üzerinde uzlaşmaya varılmış gözüyle bakılabilirdi. Sonunda, tıpkı küçük bir kahraman gibi, katılmaktan memnun olduğu partinin çöküşü esnasında, kendisinden çok daha değerli adamlar konumlarını kaybediyorken tek başına zavallı bir hastalıklı olarak sonunda düşmanca bir yönetimin merhametinde dört yıl geçirdikten sonra, pozisyonunu yeniden tanımlamak zorunda kalacak ve o zaman dostane bir yönetimin daha aşağılayıcı merhametini talep etmeye mecbur bırakılmaktansa mahvolması daha uygun görünecekti.

Bu arada, basın benim meselemi de ele aldı ve bir iki hafta boyunca, beni tıpkı Irving’in başsız süvarisi35 gibi kellem uçurulmuş hâlde gazetelerin halka açık sütunlarında, korkunç ve acımasız biçimde, politik açıdan ölü biri olarak gömülmeyi arzulayan bir adamı haber konusu yaptı. Mecazi anlamda kendi politik kişiliğimden bu kadar bahsetmem yeterli olacaktır. Tüm bu süre boyunca, başı omuzlarında güvenli bir şekilde duran gerçek insan, aslında böylesinin her şeyin daha iyi olacağına dair rahatlatıcı bir sonuca varmış; mürekkep, kâğıt ve çelik kalem uçlarına yatırım yaparak, uzun süredir kullanılmayan yazı masasını açmış ve yine bir edebiyat adamı hâline dönmüştü.

İşte şimdi, çok uzun zaman önce yaşamış, eski selefim olan Bay Müfettiş Pue’nun muazzam bir çabayla ortaya çıkardığı eseri devreye giriyordu. Herhangi bir derecede tatmin edici bir etki yaratabilmek adına, uzun zamandır kullanılmadığından pasifleşmiş olan, zihnî mekanizmamın hikâye üzerinde yeniden çalışmaya başlayabilmesi için biraz zamana ihtiyacı vardı. Yine de düşüncelerim sonuçta üstlenmiş olduğum görevden dolayı çok fazla yoğunlaşmış olsa da önümdeki iş gözüme güler yüzlü güneş ışığından hiç memnun olmayan, doğanın ve gerçek yaşamın neredeyse her sahnesini yumuşatan, sevecen ve samimi etkiler tarafından çok az rahatlamış sıkıntılı ve kasvetli bir havaya bürünüyordu. Bu büyüleyici etki, belki de çok başarılı bir devrim döneminden ve hikâyenin kendisini şekillendirdiği kargaşadan kaynaklanıyordu. Bununla birlikte, bu durum yazarın zihninde herhangi bir neşe eksikliğinin bir göstergesi de değildir; çünkü o bugüne kadar, Eski Papaz Evi’nden ayrıldığından beri hiç bu güneşsiz hayallerin kasvetinde gezinirken olduğu kadar mutlu olmamıştır. Bu hacimli kitabı oluşturmama katkıda bulunan bazı kısa makalelerim de aynı şekilde kamusal yaşamın onurlu ve zor koşullarından istemsiz olarak çekilmemden sonra yazılmıştır ve geri kalanı da vadesini çok uzun zaman önce doldurmuş, belki de artık yeni sayılabilecek kadar eski yıllık ve dergilerindeki yazılarımdan bir araya getirilmiştir. Siyasi giyotinin metaforuna devam edecek olursak, bunlar “idam edilmiş bir müfettişin ölümünden sonraki yazıları” olarak düşünülebilirdi ve şimdi sona erdirmek üzere olduğum bu kısa hikâye şayet mütevazı bir insanın yaşamı boyunca yayınlayamayacak kadar otobiyografik olması hâlinde, mezarın ötesinden yazan bir beyefendiye ait olduğu için kolayca mazur görülecektir. Tüm dünyaya huzur dilerim! Dostlarıma dualarımı havale ediyorum! Düşmanlarımı affediyorum! Çünkü ben artık huzur âlemindeyim!

Gümrük Dairesinin yaşanmışlığı artık bir rüya gibi gerilerde kaldı. Hoşça kal dediğim için pişmanlık duyduğum, aksi hâlde kesinlikle sonsuza kadar yaşayacağını düşündüğüm, bir süre önce attan düşerek vefat ettiğini öğrendiğim eski müfettiş ve gümrük gişesinde onunla birlikte oturan diğer saygıdeğer şahsiyetler artık gözümde gölgelerden, hayal gücümün eskiden süslediği ve şimdi sonsuza dek kenara atdığı akbaşlı ve kırışık görüntülerden ibaretti. Altı ay öncesine kadar duymaya fazlasıyla aşina olduğum; tüccarlar, Pingree, Phillips, Shepar, Upton, Kimball, Bertram, Hunt gibi birçok isim -bu çok önemli pozisyonları işgal eden dünyanın önde gelen iş adamları- sadece günlük hayatımdan değil, aynı zamanda hafızamdan da tamamen silinmek için ne kadar az zamana ihtiyaç duymuştu! Bu saymış olduğum isimlerin sadece çok azının simalarını hatırlar hâle gelmiştim. Kısa süre sonra, aynı şekilde doğduğum eski kasabam da çevresinde dolaşan bir sis tabakasının altında zihnimde silinmeye başlayarak hayal gibi görünmeye başlayacaktı; sanki gerçek dünyanın bir parçası değil de bulutlar âleminden bir anda ortaya çıkmış, ahşap evlerinde sadece hayali insanların yaşayıp sade sokaklarının ve ana caddesinin canlılıktan uzak sıradanlığında yürüdükleri bir kasaba gibi, her tarafı pusla kaplı olacaktı. Bundan böyle, hayatımın bir gerçeği olmaktan çıkacaktı. Ben bundan sonra artık başka bir yerin vatandaşı olacaktım. İyi yürekli kasaba halkım bana bu yüzden dolayı kırılmayacaktır; çünkü edebî çabalarımla gözlerinde bir öneme sahip olmak için ve atalarımın yaşadığı, öldüğü bu mesken ve mezarda kendime hoş bir anı kazanmak, çok istesem de bir edebiyat adamının düşüncelerini toparlayabilmesi için ihtiyaç duyabileceği güler yüzlü atmosfer burada hiç oluşmamıştı. Diğer yüzler arasında daha iyisini yapabileceğime emindim ve ayrıca bu tanıdık yüzler, bunu söylemesi gerçekten zor ama bensiz de gayet iyi idare edebilirlerdi.

Bununla birlikte, mevcut ırkın büyük büyük torunları, Antik Çağ’ın merakıyla kasabanın tarihinde unutulmaz izler bırakan, Şehir Tulumbası’nı36 işaret edip çok eski günlerde yaşamış bu zavallı yazar parçasını belki de iyi düşüncelerle anarlar! Ah Yüce Tanrı’m, ne muazzam, ne zafer dolu bir düşünce!

1
...